Fahrenheit 451



Bu yazıyı yazarken dün Vatan gazetesinde yayınlanan Haşmet Babaoğlu’nun köşesindeki yazıdan esinlenmediğimi söylemek ayıp olur.
Filmi izleyeli 1 yıl kadar oluyor. Film;kitapların yakıldığı,insanları düşünmeye iten şeylerin yasak olduğu bir gelecekte geçiyor. Oskar Werner filmde bir itfaiyeciyi oynuyor. Yalnız bu bildiğimiz itfaiyeden biraz farklı olarak ya kedi kurtarıyor ya da kitap yakıyor. Kendisi işini şöyle açıklıyor. “Pazartesi-Miller,Salı-Tolstoy,Çarşamba-Walt Whitman,Cuma Faulkner,Haftasonuda-Schopenhauer ve Sartre yakarız ondan sonra küllerini yakarız bu bizim rutinimiz” diye açıklıyor. İlginç bir meslek. Gelecekte itfaiyeye bildiğimiz anlamda pek ihtiyaç olmuyor.
Benim filmi izlerken en çok, ana temadaki, felsefe ile sosyoloji ile insanların kafalarının bulandırılıp asi,sorgulayan,mutsuz bir toplumun yaratılması yerine, onlara en yüzeyseli, en basiti göstererek mutlu barışçıl bir toplum yaratılmasının fikri çok ilgimi çekti. Bazen insan kendi kendine sormuyor değil. Bu filmler, kitaplar, gazeteler, dergiler vs ne için? Tüm bunlar neden? Neden herşeyi bilmek istiyoruz? Neden merak ediyoruz? Neden öğrendikçe mutsuz oluyoruz, asileşiyoruz, savaşıyoruz? Sanırım pek mantıklı bir sebebi yok. Filminde çıkış noktası bu sorular. Halbuki ‘Big Brother’ 1984’te ne güzel söylemiş: ‘Cehalet mutluluktur.’ diye.
Film bir roman uyarlaması. 1953 yılında Ray Bradbury tarafından yazılmış. Romanın öngördüğü gelecekteki rejim; okumanın, insanoğluna katacağı şeylerin ülke ilkeleri ve rejim için potansiyel bir tehlike unsuru oluşturduğunu söylüyor. Bunun için aslında gazeteler,dergiler yasak değil; sadece içlerinde yazı yok. Herşey resimlerle anlatılıyor. Yani hayal kurmanız engelleniyor. Sadece gazetenin size sunduğu gerçekle başbaşa kalıyorsunuz. Beyninizde sadece o resimlerle kurabiliyorsunuz olayları. Bu durum ise devlet için bir sorun oluşturmuyor. Bu tabiki berbat bir düşünce o rejim içinde doğan nesil için pek bir önem teşkil etmesede, filmde, ‘Böyle uyuşturulmuş bir şekilde yaşamaktansa, kitaplarımın arasında yanarak can veririm.’ diyen kişilerde var. Bu durum kitap yakma memuru olan Guy Montag(Oskar Werner)’ı etkiliyor ve bir kitabı cebine koymasıyla herşey başlıyor. İnsanların bu denli bir suçu ölümü göze alarak işlemesinin sebebini merak etmesinden dolayı insan olma yolunda ilk adımını atmış oluyor.
Karısı Linda’nın ise, kocasını gece gündüz kitap okurken görmesinden sonra; ona ne yaptığını sormasının ardından aldığı cevap, filmi açıklayan en güzel söz: ‘Bilmediğim çok şey var. Öğrenmem lazım..’

3 yorum:

  1. SE7IN said,

    benim bugüne kadar izlediğim en başarılı uyarlamalardan biridir bu film. en azından 1984'ün donukluğu yoktur. muhtemelen truffaut'nun başarısıdır zira 1984 en az fahrenheit 451 kadar iyi bir romandır.

    on 5 Haziran 2007 14:47


  2. Emre said,

    1984 benim taparcasına çok sevdiğim bir romandır. Filmini ise aynı ölçüde yetersiz bulmuştum. F451'in romanını okumadım ama film bence Truffaut'un 400 darbeden sonraki en iyi filmi. Benim bu filmde en çok hoşuma giden insanların ormanda bir araya gelip ellerinde kalan son kitapları okuyup ezberlemeye çalışmalarıydı. Baya bir aklımda yer etmişti bu durum.

    on 9 Haziran 2007 10:07


  3. _kentaur_ said,

    Truffaut yorumu, artık ben daha ne diyeyim,muhteşem olmuş,tekrar tekrar izlemek lazım...1984 ve F451'e ithafen: "Freedom is slavery"...Bilmek lanetlenmek demek değil midir ki?

    on 17 Eylül 2007 11:33