Burn After Reading


Coen’lerin birçok sinema eleştirmeni ve izleyicisine göre tepe noktaları olan No Country For Old Men’den sonraki ilk filmleri. Aslında bu yüzden de birçok haksız eleştiriye uğruyor ve gereksiz kıyaslamalar içinde yer alıyor. Coen’lerin diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmi de dayanamadım ve vizyona girmeden izledim, ancak vizyona girdiği ilk gün çok sevdiğim Emek Sineması’nda yeniden izleme şansı buldum.

Film aslında yok yere meydana gelen olaylar serisi, hatta talihsiz serüvenler dizisi de diyebilirim. Başta Frances McDormand, George Clooney, John Malkovich ve Brad Pitt olmak üzere çok önemli bir oyuncu kadrosu var. Ethan-Joel ikilisi senaryoyu yazarken oyuncuları düşünmüşler ve karakterleri ona göre oluşturmuşlar. Bu durumda Brad Pitt’in saf karakteri ile John Malkovich’in gergin karakterlerini ve gerçek hayatta nasıl insanlar olduklarını düşünmeden edemiyorum.

Yaklaşık elli yıldır bıkmadan usanmadan izlediğimiz, zaman zaman kendimizi kaptırıp üzerinde düşündüğümüz komplo teorileri ve ajan filmlerinin güzel bir parodisini yapmış Coen’ler. (Konu hakkında yazacağım bir paragraf ya da birkaç cümle bile filmden alacağınız keyfi düşürebilir, bu yüzden gerek duymadığım bu bölümü geçiyorum.) Olayın tamamen absürt olması, karakterlerin normal vatandaşlar olması ve olayların bir türlü hiçbir yere bağlanmayışı ile çok başarılı bir film olmuş Burn After Reading. Tek talihsizliği sanırım No Country For Old Men sonrasına denk gelmesi, herkes daha “ağır” bir film bekliyordu. Aslında No Country For Old Men Coen’lerin şimdiye kadar sinema adına öğrendikleri ve tecrübe ettiklerini birleştirdikleri baş yapıtlarıyken, Burn After Reading hiçbir şey bilmedikleri dönemde sinemadan aldıkları tadı yansıttıkları daha “özel” filmleri diyebilirim. Sadece adı bile aslında filmi diğerlerinden uzak tutmamız gerektiğini anlatıyor.

Sinema adına ülkemizdeki en seviyeli ve güzel yayın olan Altyazı’nın Aralık sayısında Fırat Yücel Burn After Reading’i ve dahil olduğu türün diğer örneklerine kıyasla neden güzel olduğunu açıklayan güzel bir yazı yazmış. Keyifli zaman geçirmek için filmi izlemenizi, daha iyi anlamak için de yazıyı okumanızı tavsiye ederek yazımı sonlandırıyorum.

1 yorum

Ensemble, c’est tout


Başrollerini Audrey Tautou ve Guillaume Canet'in paylaştığı Anna Gavalda romanından uyarlama Claude Berri filmi. Romanı okumadığım için uyarlamanın başarılı olup olmadığını söyleyemeyeceğim, ancak kitaptan bağımsız bir film olarak değerlendirdiğimde pek başarılı bulmadığımı söyleyebilirim.

Audrey'in oynadığı Camille karakteri ailesinden kopup bağımsızlık yemini etmiş genç bir ressam. Bir binanın çatı katında pek kötü koşullar altında yaşıyor ve temizlikçilik yapıyor, yeteneklerini kullanmayı ve daha iyi bir iş yapamayı reddediyor. Bu noktada filmin cevaplaması gereken önemli sorulardan birisi "bu kız neden ailesinden kopmaya çalışıyor" cevapsız kalıyor. Birkaç kez annesini görüyoruz, varlıklı olduğu kesin ve kızını küçümsüyor ama nedenlerini bilmiyoruz. Bu konuda Türk Sineması yönetmene yardımcı olabilirdi ama eksik kalmış sanırım. Camille apartmanın giriş katındaki Philibert (Laurent Stocker) ile karşılaşıyor, önce bir merhaba, ardından gelen yemek davetiyle arkadaşlık gelişiyor. Philibert, Franck (Guillaume Canet) ile beraber kalıyor. Aslında epey farklı tipler, Philibert daha sakin mizaçlı, insanlara güvenen, önceliği hayatın akışı yerine sessizce durmasında olan birisi. Franck ise agresif ve hareketten yana, kadınlarla ilişkilerinde de Philibert'e göre daha agresif ve her şeyin sonucunu çabucak görmek istiyor. Hasta bir büyükannesi var, aşçılıktan kalan zamanlarda onu görüyor.

Karakterlerin bir araya gelmesi pek zor olmuyor, çatı katı soğuduğunda üşüyen ve hasta olan Camille'i Philibert eve getiriyor, birkaç gün hasta yatan Camille kalktığında da evi benimsiyor ve oraya yerleşiyor. Buralar tam anlamıyla damdan düşer gibi olduğundan olayın sanırım Fransız rahatlığıyla bir ilgisi var diyerek geçiyorum, zira bu kadar basit biçimde başkasının evine yerleşen bir insanın varlığına inanamıyorum. Ayrıca o insan ailesinden uzak, temizlikçilik yapan ve çatı katında yaşayacak gurura sahip bir karakterdeyse bu aşamayı sadece karakterleri bir araya getirmek için alel acele gerçekleştirmek komik duruyor. Philibert yeni birisiyle tanışıyor, tiyatroya merak salıyor ve değişmeye başlıyor. Franck önceleri Camille ile epeyce çatışıyor, yavaş yavaş da beklediğimiz şekilde bir aşka yelken açıyor. Tüm klişeleri selamlayan, varlığı başından belli ve hoş durmayan bir aşk filmin sonuna kadar pazarlanıyor. Özellikle "aşık olmayacağız" kısmında yüzüme bir gülümseme yerleşti, ancak pek olumlu olduğunu söyleyemeyeceğim.

Filmi sevenler genelde karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini oluşma aşamasında kimliklerini kaybetmediklerini söylüyorlar. Philibert, Franck ve Camille'i kendi hayatlarında izleme şansını pek elde edemiyoruz oysa ki, birkaç kez restorana, iki kez temizlik firmasına bir kez de tiyatroya gitmekle olmuyor. Kartpostal satıcısı bir tarihçi olan Philibert'i daha çok merak ediyorum, ya da Franck'in geçmişinden sadece bir yatak sahnesinde bahsetmesini istemiyorum. Daha fazla detay, daha çok süre gerektiriyor ama yönetmen sanırım hızı seviyor!

Fransız filmleri dendiğinde aklına ilk olarak Jeux D'enfants ve Amelie getiren bir neslin temsilcisiyim. O filmlerin yarattığı atmosferi, anlatımlarını ve müziklerini benimsedim. Hep soğuk ve itici bulduğum Fransızları o filmlerle sıcak denizlere çektim. O iki filmin başrol oyuncusunu alarak bir film yapıyorsanız benim neslimin sinemaseverine daha iyi cevap vermelisiniz, çünkü ucuzlatılmış ve hızlandırılmış filmleri kabul etmemiz zor. Bu filmi de kabul etmedim, izlerken çok sıkıldım ve geçen zamanıma bolca yandım. Ayrıca olayların ışık hızıyla gerçekleşmesi ve ana karakterin çatıdan gelmesinden dolayı filmin Türkçe ismini "Damdan Düşer Gibi" olarak belirledim, her şeyiyle uyduğunu düşünüyorum. Yönetmenin de daha başından oyuncu tercihleri ile kolaya kaçtığını düşünüyorum, birçok saf ve en ince duyguların insanı daha Audrey Tautou ve Guillaume Canet'yi gördüğünde yüzüne gülümsemeyi yerleştiriyor. Özetleyeyim ki sonuç olsun;

Uyarlamaların büyük bir çoğunluğu koskoca bir kitabı film süresine yaymakta sorun yaşarlar, bu da doğal olarak kitabı okuyanları rahatsız eder. Ancak Ensemble C'est Tout kitabı okumayanların bile yeterince boşluk bulmasını sağlayacak kadar özensiz olmuş, sevmedim, sevemedim.

1 yorum

Sonbahar


“Sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…”

19 Aralık 2000 tarihini, Hayata Dönüş adlı korkunç operasyonu hatırlatması açısından çok önemli bir film bu. Yusuf on yıl kaldığı hapishaneden bu kıyımın yarattığı ruhsal yaraları ve açlık grevinin bedenindeki fiziksel sonuçlarıyla Karadeniz’deki köyüne dönüyor. Durmadan öksürüyor, ciğerleri iflas etmiş, suskun, ölümü bekliyor.

Eğer Hayata Dönüş operasyonunu, F tipi cezaevlerini bilmiyorsak bu filmden çok şey öğrenmemiz mümkün değil. Sadece bilenlerin anlayabileceği bir acıyı hissettiriyor film. Bu nedenle önümdeki sırada oturan teyze, ağlayan arkadaşına “film sadece bu, gerçek değil, hadi yeter” diyebiliyor. Ona dönüp gerçek bu demek istiyor, herkesin izlediği o korkunç kıyımın görüntüleri bir filmden değildi demek istiyorum, F tipi cezaevlerini, ölüm oruçlarını anlatmak istiyorum, ama keşke ben değil de Özcan Alper anlatsaydı bunu, hissettirmekten fazlasını yapsaydı diye düşündüm önce. Kullanılan birkaç arşiv görüntüsü dışında keşke Yusuf’un yaşadıklarına dair de görüntüler olsaydı. Yusuf’un anlatmasını beklemiyorum, o her şeyi belki içinde yaşayıp susmuş, ama hiç olmazsa rüyaları daha öfkeli olsaydı, daha fazla şey söyleseydi. Yusuf bir kez bağırdığında ve o sesler yankılanıp çoğaldığında sevindim, bu kadar suskunluk izlerken öldürecekti beni. Ama yönetmen anlatmak için böyle sessiz ve içsel bir yolu tercih etmiş diyerek kabul ettim sonra filmi, keşke insanlar anlamak için daha fazla çaba gösterebilselerdi.

Yusuf öyle kocaman dalgaların önünde gözünü bile kırpmadan duran bir adam olmuş. Gürcü kızı Eka da başka bir hayattan aynı dalgaların kıyısına gelmiş. Ülkesindeki çocuğuna bakabilmek için burda fahişelik yapmak zorunda kalmış. İkisinin hikayesi birleşiyor, daha iyi birleşebilirmiş gibi gelse de ikisinin masada karşılaşan bakışları bile birleştirmeye yetiyordu sanki hikayelerini. Sonra Mikail var, Yusuf’un çocukluk arkadaşı, hep eskileri andıkları, aşkların, hayallerin değiştiğini, gitmenin, kalmanın hapishanesini pek konuşmadan paylaştıkları Mikail.

Çektiği acıları gözlerinde taşıyan insanlara bakmak zordur; içlerindeki çok önemli bir şey alınıp da yaşamaya bırakılmış insanlara, acılarını toparlayıp baba evine dönenlerin yüzlerine bakmak zordur, anne “on yıl çay içmedim, yemek yemedim” derken onun yüzüne bakmak zordur… Onur Saylak gerçekten çok başarılı bir oyunculukla Yusuf’un acılarını, suskunluğunu, annesiyle bu konuşamama üzerine kurulu ilişkisini çok iyi aktarıyor -oyunculuk demeye bile dilim varmıyor, film boyunca Yusuf oymuş gibi geldi bana.

Görüntüler de çok güzel, Karadeniz’de geçen bir filmde, sanırım rol çaldığı için mecburen bir karakter oluyor doğa. Sessiz ormanlar, hırçın dalgalar, karla kaplı yaylalar hep bir ruh haline denk düşüyor. Bu yüzden çok güzel görüntüler var filmde.

Uzun süredir bu kadar etkilendiğim bir film izlememiştim. Bu bağıra bağıra anlatmayı değil sessizce hissettirmeyi seçen bir film. Senaryoda gördüğü bazı eksiklikleri bile unutuyor insan Yusuf kendini karlara attığında ya da tulum çalarken. Özellikle tulum çalarken..

0 yorum

Suspiria

“Bu filmin son 12 dakikasından daha korkunç bir şey varsa o da ilk 92 dakikasıdır.”

İzleyici beklentisini en tepeye çıkaran bir sloganı var Suspiria’nın. 1977 yılında Dario Argento tarafından yazılıp yönetilen bir renk şöleni.. Kırmızı, yeşil ve mavinin korkutuculuğu ile daha ilk sahnesinden itibaren izleyicinin tüm dikkatini ve ilgisini üzerine çekmeyi başaran ender kaliteli korku filmlerinden. Benim “bir grup gencin tek tek öldürülmeyi beklediği filmler” olarak nitelediğim teen-slasher’ların gudikliğinden oldukça farklı, oldukça başarılı, oldukça korkunç bir korku filmi.

Suzy Bannion (Jessica Harper) isimli bir genç kızın bale okumak için Amerika’dan Almanya’ya gelir. Bu garip bale okulu öğrencilerinden 2 tanesinin yine garip ve iğrenç şekillerde öldürülmeleri sonucu Suzy, olayı araştırmaya karar verir. Doktor Frank Mandel (Udo Kier)’den bu enteresanlıklara bir anlam verebilmek için yardım ister ve sonunda bale okulunu yapan kişinin “Black Queen” ismiyle bilinen bir cadı olduğunu öğrenir. Okul yöneticisinin, öğretmenlerinin, çalışanlarının garip tavırları ve elindeki tek reel bulgu olan “Gizli! İris!” sözleri, onu sırra ve sona doğru sürükleyecek, fiştekleyecektir..

-Bir filmin konusunu anlatmak onu izlemekten zor oluyormuş, bunu anladım.-

Goblins grubunun o insanı çıldırtabilecek müziklerini de yadsımadan şöyle demek lazım belki de: Ses ve görüntü kullanımında ustalığın sonuna dek hissedilebileceği bir film Suspiria. Hem buradaki “Katil kim, ne oluyor yahu?” endişesi, fazla tanıdık geldi bana. Sanki hani bu bir öncü film olmuş John Carpenter, Wes Craven gibi abilerime. Var yani sanki öyle bir şey?

Gelelim filmin, bana göre olmamışlarına:

Bir kere diyaloglar çok basit. Koca koca insanlar çocuklar gibi konuşuyorlar. Lakin Baba Argento bize şunu söylüyor: “Oğlum bu senaryoyu 12 yaşındaki çocuklar oynasın diye yazdı lakin ben bu filmi bu şekilde oynattıramazdım. Senaryoyu da değiştirmeyince böyle bir absürdite oldu. Pardon.” Peki baba, büyüksün. Ancak o cadı ikonografisi? Yani milenyum insanı pek tırsmıyor bu tip hadiselerden. Ne bileyim Bush var, Gomeda varken..

Şakası bir yana, 30 yıl önce böyle bir film çekebilmek bir kere cesaret ve sermaye istiyormuş. O gözümüze batan renk olayı var ya, işte ona “Technicolor” deniyormuş ve bir hayli pahalıymış. Masraftan kaçınılmamış. Gitmişler gişe kaygısı olmadan yapmışlar filmi. Yalnız öncesinde Goblins grubundan soundtrack için parça istemiş Argento amca. Sizsiz olmaz demiş. Önce müzik olayını halletmiş, sonra üzerine görüntüyü koymuş. Başlı başına bir korku unsuru olmaya yeten elleriyle filmin ilk birkaç dakikasında güzelim bir kızın kafasına camlara vuran da bizzat o’ymuş. Sonra o delik deşik edilen göğüskafesi ve hala çarpmakta olan kalbi delme deliliği? Hah onu da Dario abi yapmış. Erinmemiş.

Ben iflah olmaz bir korku izleyicisi olarak çok sevdim filmi. Oradan buradan araştırdım ve gördüm ki daha birsürü güzel detay var filme değer vermem için bende baskı kuran. Mesela senaryosu sıradan görünen bir film için önyargı besleyemem artık. Çünkü Dario Argento filmlerinde bu hep varmış: Giallo denirmiş adına. ‘Sarı’ manasındaymış. “Bak bu filmin konusu sıradan ama izlediğinde öyle olmadığını anlayacaksın küçüğüm” gibi bir mizahi yanı varmış yani işin. Öğrenmenin sonu yok.

Psikolojik şiddet’i, baskı’yı odağa alan ve saçmalamayan her filmi seven benden de bu beklenirdi zaten. Hepinize korkusuz bir hayat diliyorum.

1 yorum

Pola X

Herman Melville‘in 1852 yılında yazmış olduğu Pierre ou Les Ambiguites’in başharflerine bakın ve sonuna bir X ekleyin. İşte Pola X’in ortaya çıkışı.

1999, Fransa-İsviçre-Almanya-Japonya yapımı olarak geçen Pola X’in X’i, bence yönetmen Leos Carax‘ın kendi soyadının sonundaki X’e bir gönderme. İzleyemediğim için hayıflandığım Les Amants du Pont-Neuf (Köprü Üstü Aşıkları)’un yönetmeni Carax, Aladin müstear adıyla yazdığı A la Lumière (Işıkta) isimli kitabıyla ortalığı kasıp kavuran burjuva yazar Pierre’in (Guillaume Depardieu) hayatına çevirmiş kamerasını.

Pierre, sevgilisi Lucie (Delphine Chuillot) ile evlilik planları yapmaktadır. Pierre’in ablası Marie (Catherine Deneuve)’de bunu desteklemekte hatta acele etmeleri gerektiğini düşünmektedir. Pierre ve Lucie’nin mutluluğu, aniden ortaya çıkan Pierre’in kuzeni Thiabult (Laurent Lucas) ile değişir. Bu sırada yeni romanı üzerinde uğraşan Pierre, Lucie’ye bir kadın yüzünden bahsetmiştir. Rüyalarına giren bu kadın yüzü, yakın zamanda Pierre’in gerçek hayatında da karşısına çıkar. Bu, ona ailesinin tek çocuk olmadığını söyleyen ve kızkardeşi olduğunu iddia eden Isabelle (Yekaterina Golubeva)’dir. Bu, tam da Pierre’in beklediği olaydır. Hayatından sıkılan ve ona esas mutluluğu vereceğine inandığı “gerçeğin arkasındaki yüz”ün gelmesi için bekleyen Pierre, Isabelle’den ve onun hikayesinden çabucak etkilenir ve Lucie de olmak üzre her şeyi geride bırakarak, Isabelle’le birlikte Paris’e gider. Isabelle, Pierre ve Isabelle’in yanındaki mülteci Petrutsa ve küçük kızı, Paris’e uyum sağlamak zorundadırlar. Kuzeni Thibault’tan yardım isteyen Pierre, onun umursamazlığı ve kendisini tanımazlıktan gelmesi üzerine bir otele yerleşmeleri gerektiğine karar verir ama orada çok kalmayacaklardır. Sokaktan geçen iyi giyimli bir adama çok pis koktuğunu söyleyen küçük kız adamın tokadıyla yere yığılır, başına taşa vurur ve ertesi gün ölür. Pierre, Isabelle ve Petrutsa daha sonra, “hard-rock” müzk yaparak rahatlayan, silahlı, garip bir örgüte sığınırlar ve orada yaşamaya başlarlar. Para sıkıntısı çeken ve bunu halletmeye çalışan Pİerre, tanıdığı bir yayımcı olan Margherite (Patachou)’den bir miktar avans ister ama ondan belki de tüm hayatını ve toy arzularını yerle bir edecek cümleler işitecektir: “-Dünyanın kötü gerçeklerini dünyanın yüzüne vurma ihtiyacı, neredeyse dünya kadar eskidir. Musil’in ne dediğini biliyorsun: ‘Bir devir, o devrin cefası çekilmeden değiştirilemez.’.” Elbette bu sözler Pierre için yeterli olmayacaktır.. Isabelle ve Pierre birbirlerine iyice alışmışlardır ve kendilerine yalan söylememeye karar verdikleri bir gece birlikte olurlar. Kısa süre sonra Pierre’in ablası Marie, Pierre’e diplomat babası Georges Valombreuse’den kalan motosikletle kaza geçirir ve ölür. Bu, uzun süredir birbirinden ayrı olan Pierre ve Lucie için dönüm noktasıdır. Lucie, fırsatını ve bir yolunu bularak, Pierre’e ulaşır ama Thibault ve Lucie’nin kardeşi bunu istememektedir. Bunu kısa süreliğine hallederler ve Pierre, Isabelle, Lucie; yani Bermuda Şeytan Üçgeni, o garip yerde beraber yaşamaya başlarlar. Pierre Lucie’ye ve hatta kimseye Isabelle ile birlikte olduğunu söylememiştir. Çünkü bu onları sırrıdır. Ancak Isabelle’e de gerçekleri tam olarak anlatmamış ve Lucie’nin onun kuzeni olduğu yalanını uydurmuştur.

Maddi durumu iyice zorlaşan Pierre, yine Margherite’dan yardım dilenir. Margherite, Pierre’in Aladin ismiyle yazan kişinin kendisi olduğunu canlı yayında açıklayarak gündem yaratabileceğini söyler ama bu gerçekten trajik bir deneme olur. Pierre canlı yayında tutulur kalır ve sahtekâr diye yaftalanır. Sinir boşalması yaşadığı o gece, önüne gelen tüm arabaların dikiz aynalarını kırar.. elbette yolda bir başka şoför tarafından tartaklanıp, topal kalıncaya kadar. Monsieur Roc takma adıyla yazdığı 3 bölümlük romanı da, bir başka yayımcı tarafından çalıntı olmakla itham edilince, artık Pierre için de yolun sonu görünmüş gibidir.

Pierre, Isabelle ve Lucie yürüyüşe çıktıkları bir gün, zaten ruh sağlığı pek de iyi olmayan Isabelle, bindikleri vapurdan kendini sulara bırakır. Gece hastanede onu Thibault ziyaret edecek ve Lucie ile Pierre arasındaki ilişkinin derinliğinden bahsederek Isabelle’i Pierre’e karşı kışkırtacaktır. Bir de not bıracaktır Pierre’e: “Orospun ve itlerin olmadan, yüzyüze konuşmaya gel!”.

Pierre, sığındıkları yerden aldığı iki silahla, Isabelle’in kal ısrarlarına rağmen ayrılır ve işlek bir caddeye bakan bir mağazanın önünde, Thibault’un ağzına iki adet namlu sokar. Ve ateşler. Olay yerine sonradan gelen Lucie ve Isabelle, Pierre’i polislerin yanında bulurlar.. bunlara daha fazla dayanamayan Isabelle, kendini yoldan geçen bir kamyonun önüne atar ve tüm hikaye sonlanır.

Gelelim benim diyeceklerime…

Pola X, üzerinde konuşulası bir film. Burjuva hayatını, hiç tanımadığı “hayâl” için terk edebilecek kadar yüce bir adam olan Pierre ile, onun mutluluğunu kıskanan kuzeni Thibault; her şeyiyle Pierre’e gelen Isabelle ile de, her şeye rağmen Pierre’den kopamayan Lucie’nin hastalıklı, karmaşık,’hard’ öyküsü. Toplumun en fazla fikir ayrılığına düştüğü konulardan biri olan ensest‘e kamerasını çeviren, cesur ve merak uyandıran bir yönetmenin elinden çıkmış 128 dk’lık bir macera. Diyebilirim ki bu film, siyahın tüm renklerin bir bileşimi olduğunu kanıtlayacak kadar renkli ama bir yandan da zifiri bir yapım. Filmde onlarca enfes fotoğraf, kare var. İnsanın topluma ve hatta kendine yabancılaşmasının pek de sürükleyici olmayan bir sunumu. Hele ki Issız Adam tartışmalarının ayyuka çıktığı şu dönemde, kendilerine bile ıssızlaşan 3 insanın hikayesi bana çok iyi geldi. Film boyunca belki de herkes ilerleme kaydederken, çöken bir Pierre görüyoruz. Saçı sakalı birbirine girmiş, topal kalmış, pejmürdelik konusunda dilencilerin bile sadaka verebileceği bir şekle girmiş Pierre bize, inandığı doğruların peşinden giden bir adam olarak gaz bile verebiliyor. Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözü film ilerledikçe daha da yüksek sesle yankı buldu kulaklarımda. Tercihlerin yol ayrımı olduğunun ve yol ayrımlarının kesin ve geri dönüşsüz olması gerektiğinin bir kez daha farkına varırken, düşünür buldum kendimi. Scott Walker’ın müzikleriyle, tutarsız (belki de sapmalı) bir akışı olan bu filmi severek izledim.

Sanırım mütemadiyen kafamızdaki sorulardan kurtulma yollarını arıyoruz ve sorular arttıkça da karışıyor kafamız. Bir noktadan sonra çok fazla irdelemiyor ve işleme geçiriyoruz geçici taslaklarımızı. Çok seviyorsak ve bu sevgi hastalık derecesine geldiyse, artık sevdiklerimize ve kendimize de zarar vermeye başlıyoruz.

Evet, dünya güzel bir yer değil ve bazen hepimiz Pierre gibi, şu cümleyi kurabiliyoruz: “Bazen, neredeyse hayatımdan pişman oluyorum.”

İyi hayatlar.

0 yorum

Polis

Yalnızca geçtiğimiz ay dahi 9 kez izlediğim Onur Ünlü filmi, çok seviyorum..

Mesleğinde ulaşabileceği en üst mertebeye ulaşmış bir polis olan Musa Rami (Haluk Bilginer)’nin absürdlüklerle dolu hayatından bir kesit.. Şiirsel, komik, öykünmeci ve farklı. İddiam şu ki, Türk Sineması’nın kültlerinden biri olacak. Neyse..

Musa Rami bilinçli, zaman zaman sabit fikirli ama iyi bir polistir. Uzun zamandır peşinde olduğu bir mafya babasının en küçük oğlunu öldürmüş ve başına büyük bir iş açmıştır. Polis merkezinden de çeşitli ultimatomlar almakta ama bildiğini okumakta, yani “boğa sürüsüne kanlı pelerin sarkıtmakta”dır. Bu sırada bitirme tezi için kendisiyle irtibata geçen Funda (Özgü Namal)’ya da aşık olmuş ve iyiden iyiye karmaşık hissetmeye başlamıştır. Tam bu sıralarda, ağzından ve burnundan kan gelmeye başladığını fark eder ve doktora gider. En fazla 2 ay ömrü kaldığını, beyninde kocaman bir tümör olduğunu öğrendiğinde yıkılır. Üstüne üstlük psikolojisi çok da iyi olmayan kızı Sevgi, intihar mı cinayet mi belli olmayan bir şekilde ölünce, Musa Rami, olayı İzmitliler’in yaptığını düşünür; “annen iyi olacak” diye söz verdiği torunu Ece’ye karşı mahcup düştüğü için de kendisini affetmez. Bir polis emeklisi olan Hayri (Settar Tanrıöğen)’den illegal yollarla silah temin ederek intikamını almayı koyar aklına. Başarısız bir girişim sonucunda masum birini yaralar ve birsürü insanın yaralanmasına sebep olur. Üzerine dinamit sarıp, canlı bomba olarak Tayfun İzmitli’yi öldürmeye gider ancak yakalanır. Önüne bir aile fotoğrafı konur ve sadece tek kişinin hayatını kurtarabilme şansı olduğu, bir kişiyi seçmesi gerektiği söylenir. Musa Rami, bu ândan sonra hayatında bir şeylerin hiç de iyi gitmeyeceğini ve çok da fazla şansı olmadığını buram buram hissetmeye başlar…

Ben çok sevdim Polis’i. Taxi Driver’ın “You talkin’ to me?!”sine yapılan göndermesinden, final sahnesinde Musa Rami’nin adeta bir Kadir İnanır’a dönüşmesine kadar çok sevdim. Musa Rami’nin kendisinden yaşça çok küçük bir üniversite öğrencisine duyduğu aşk yüzünden çocuklaşmasını, yalan söylemesini, Kazakistan’lı satranç oyuncusunu “o kıza finalde yenileceksin” mesajını verirkenki agresif halini, kendisi gibi Funda’ya aşık olan Komser Yılmaz (Ragıp Savaş)’a “onu tavlayamazsın” derkenki alaycılığını…

Polis, kasıtlı olarak absürd bir yapım. (Onur Ünlü’nün vaktinde Murat Menteş’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide not aldığı “Öldürmek kesin konuşmaktır”ı filmde Musa Rami’nin mottosudur. Girit Paradoksu’na inanan ve kurşunun namludan çıktıktan sonra gittiği yolu sürekli ikiye bölmesinden ötürü aslında bir insanı teorik olarak kurşunla öldürmenin mümkün olamayacağına inanan komik bir adam Musa Rami. Fizikle bunun değillenmiş olması, bu mantığın çürütülmüş olması onun için herhangi bir şey ifade etmiyor. Ona göre “hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değil.”.) Çocuklarını, torunlarını birer ikişer kaybetse de, tutunmaya çalışan bir âşığın hayatı, girdabı. Tekvin Sûresi’yle intihardan cayan bir adamın. Kesin konuşan bir adamın. Kocamış ama cesur bir kavalyenin: Funda’nın Sensiz Saadet Neymiş’inde dudakları ve gözleri ve yüzü ve saçları ve boynu santim santim titreyen birinin yani.

Demem o; Haluk Bilginer gibi biri kalkıp Musa Rami oluyorsa bunda bir iş var. Sevgiden bahsedildiğinde eli silahına giden bir polisin hayatından bir kuple. İzlemeyenlere tavsiyem, bir şişe rose şarap ve önyargısızlık. Çünkü Türk Sineması’nı ittire ittire de olsa ilerletecek işler yapacağını nezdimde kanıtlamış şair eskisi bir yönetmen ile karşı karşıyayız. Ve onun şiddeti vallahi dertten.

0 yorum

Güneşin Oğlu

Onur Ünlü’nün Polis’ini önce pek sevmemiştim. Çünkü onun “Ah Muhsin Ünlü” kimliğiyle yazdığı şiirlerinden haberim yoktu. Önce filmin bu tuhaflığını yadırgayıp sonra tam da onu sevdim. Üstelik Özgü Namal fobimin de çok yoğun olduğu bir döneme gelmişti film.

Güneşin Oğlu’nu ise hemen çok sevdim. Yönetmeni de röportajlarında soruyu soranı her an kalkıp ya öpecekmiş ya da dövecekmiş gibi verdiği cevaplarından daha bir sevdim. Son olarak büyük bir laf ederek “Sinemamızın Onur Ünlü’ye ihtiyacı var” dedim. Çünkü tahammül edilemez Recep İvedik, Osmanlı Cumhuriyeti gibi filmlerin çekildiği bir sinema ortamında en son ne zaman içinde gerçekten zeka olan bir filmi izleyip güldüm hatırlamıyorum.

Filmin sloganı yönetmeni tarafından da ısrarla belirtildiği gibi “fantastik mavra” (mavra: gevezelik, palavra). Bu da olay örgüsünü biraz anlatılamaz kılıyor. Kısaca güneş tutulması sırasında doğan çocuklar yıllar sonra başka bir tutulma sırasında kontrolden çıkıyor ve bedenden bedene yolculuk etmeye başlıyorlar. Bedenler de ayrı bir alem tabi ki. Bu kısır döngü ise insan yine kendisine kaçar denklemiyle çözülüyor (kimin kime kaçtığı, kimde saklandığının cevabı filme kalsın). Filme gülerken bir yandan da nasıl bağlayacak acaba diye endişelendim, tabi dağınık da kalabilirdi, ama şu her şey kendi içinde tutarlı olsun dikeniyle zehirlenmiş aklım kıpırdandı durdu. Neyse ki güzel bağlanıyor, felsefi göndermeleri ve Polis’e göndermeleriyle de pek güzel tamamlanıyordu film.

“Sekiz günde yazılıp on günde çekilen film hangisidir?” diye de bir soru kattı sinema tarihimize bu film. Filmle ilgili en çok konuşulan şeylerden biri de buydu. İzlerken bu halinin, hızının filmin ruhuna uygun düştüğünü düşündüm, ama bazen keşke burayı ağırdan alsaydı daha iyi çekebilirdi de dedim. Biraz aceleyle anlatmıştı belki, ama özgün hikayesi ve oyunculuklarıyla o kadar farklı bir film ki bu, belki tam da böyle kalmalıydı. Filmi izlerken de aklıma gelmiş miydi bilmiyorum; yoksa Burak ve Fırat ile dün gece yaptığımız muhteşem sohbetten sonra mı böyle düşündüm, emin değilim. Ama Onur Ünlü’nün filmin bir köşesinde durduğunu ve her şeyi gülümseyerek izlediğini düşündüm şimdi.

0 yorum

Issız Adam


Bir Çağan Irmak filmi.

Alper kendi restoranında aşçılık yapar, arta kalan zamanlarında kadınlarla birlikte olur, bomboş hayatının acısını da eski türk pop müziği plaklarıyla dindirmeye çalışır. Bir gün kitapçıda karşılaştığı Ada’nın peşine takılır ve onu tavlar. Ada ise onun tam tersi kişilikte uyumlu, sakin bir insandır. Dizlilerde çalışmış ancak onun hızından bıkmış ve kendi kostümcü dükkanını açmıştır, çocuklara kostüm diker. Önce Alper ile ilgilenmez, ama kendini de durduramaz. İyi gider gibi görünen ilişkileri Alper’in annesinin gelişiyle çözülür. Ada, anne Müzeyyen ile çok iyi anlaşır. İlişkinin derinleştiğini gören Alper annesi gider gitmez Ada’dan ayrılır. Üstelik tam da kızımız, annenin yaptığı zeytinyağlı dolmaları iştahla yemek üzereyken (sanırım filmde en çok buna üzüldüm, Ada’nın yarım kalan iştahına). Alper kendi sığ hayatına döner. Ada da kendi yolunu çizer.

Beş yıl sonra karşılaşırlar. Ada İngiltere’ye taşınmış, evlenmiş ve bir kızı olmuştur. Saçlarını da iğrenç bir modelde kestirmiştir. Alper ise iş arkadaşının oğluyla sinemaya gelmiştir. İşte tam bu noktada yönetmenin içindeki melodram canavarı ortaya çıkar; geri dönüşler ve iç sesler kullanarak ağlatmayı seçer yönetmen. İzleyiciyi histerik bir ruh haline sokana kadar uğraşır. Sinirleri sağlam olanlar dayanır, ama benim gibi her şeye ağlayanlar kendilerini tutamazlar. Ada’nın Müzeyyen’i ziyaretini, Alper’in çocukluk odasında ağlayışını da gösterir yönetmen. Buraya kadar dayananlar bile kızın sevgilisinin odasından anı olarak bir masal plağı almasıyla yıkılırlar. Oysa ki Ömer Kavur yıllar önce “Kırık Bir Aşk Hikayesi”nde aynı finali ne kadar da incelikle çekmişti. Hüngür hüngür ağlatmak yerine ıskalanmış bir aşkın sızısını hissettirmeyi seçmişti.

Klişelerden örülü hikayesini oyunculuklar bayağı kurtarmış aslında. Kağıt üzerinde eminim korkunç görünen “mavi bir telaş” gibi sözleri en azından katlanılır kılmış oyuncular. Üstelik arada kaldığına, aslında özünde başka bir insan olduğuna oyuncunun bakışları ikna etmeye çalıştı “biraz” bizi, yoksa senaryonun da Alper’in nasıl bir insan olduğuyla ilgili çok bir fikri yoktu sanki (şarkılar ve yemekler halleder). Bazı anlarda aslında iyi bir film olabilirmiş gibi hissettim, yönetmeni başka yolları tercih etseymiş. İnsanların birbirlerine döktükleri gözyaşı miktarıyla bahsettikleri bir film olmaktan fazlasını isteseymiş…

Fatih Özgüven; “Çağan Irmak’ın son filmine layık bir seyirci olamadım korkarım. Olamadığım gibi, sineması hakkındaki merak defterini de kapattım. Üç film yeter.”* demişti Radikal’deki köşesinde. Ben de Ulak ile biraz umutlanmıştım; başka yerlere mi gidiyor sineması diye, ama bu filmden sonra merak etmiyorum artık Çağan Irmak filmlerini.


* Radikal Gazetesi, 13.11.2008

Yazının tamamı buradan okunabilir.

2 yorum

Üç Maymun


Üç Maymun önceki Nuri Bilge Ceylan filmlerine benzemiyor. Onun filmlerinden hoşlanmayanlar bile bu filmi sevebilir. Zaten daha şimdiden film, diğer filmlerinden daha fazla izleyici sayısına ulaşmış durumda. Ama bu sefer de karanlık ve kasvetli bir film çekmiş yönetmen. Buradan yine izleyici kaçırabilir.

Kısaca söz edeyim konusundan. Film bir araba kazasıyla başlıyor. Yerde yatan bir ceset ve direksiyonda ne yapacağını bilemeyen, bir süre sonraysa kaçan bir adam var. Servet bir politikacı ve seçim öncesi adının böyle bir olaya karışmasını istemiyor. Şoförü Eyüp’ten hapisten çıkınca vereceği toplu para karşılığında kazayı üstelenmesini istiyor. Eyüp kabul ediyor. O içerdeyken karısı ve oğlu baş başa kalıyorlar. Tamamen anne ve oğlun hikayesini anlatıyor film bu kısımlarda. İş bulamayan oğlu İsmail’e üzülen Hacer, onun araba alıp iş yapabilmesi için Servet’ten para istiyor. Bu da Servet ile aralarında bir ilişki başlatıyor. Önce İsmail öğreniyor bu ilişkiyi, Eyüp de hapisten çıkınca seziyor. Film de zaten bu suskunluklar, bilip de konuşmamalar üzerine kuruyor hikayesini. Gerçekten çok rahatsız edici bir dönem başlıyor buradan sonra. Hacer’in Servet karşısında kendisi küçültmesi, Eyüp’ün çaresizliği, oğlun Servet’i öldürmesiyle parçalanan ailenin tekrar başka bir cinayet etrafında toparlanır gibi olması.

Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında verdiği Üç Maymun kurgu günlüğünü okudum hemen filmden sonra, yönetmenin kurgu aşamasında tuttuğu bir günlük bu. Nuri Bilge’nin kurgu konusunda çok titiz olduğunu neredeyse herkes bilir. Ama benim bu günlükten anladığım şey sadece hassaslık ya da titizlik değildi, sanki kafası karışıktı biraz, bu da elinde çok fazla malzeme olmasıyla da ilgili değildi sanki sadece. Acaba en farklı filmi olduğu için miydi bu, yoksa kendisi de bu filmden emin değil miydi? Bilemedim. Aklımda pek çok soru işareti vardı. Yine Altyazı Dergisi’nin Ekim sayısında yer alan röportaj biraz azaltsa da bu işaretleri tamamen silemedi. Özellikle Hacer karakteri beni çok rahatsız etti. Ölen küçük oğul babanın ve abinin rüyalarına giriyordu da nasıl anneye değmiyordu hiç. Ben aslında kadını hiç anlamadığımı fark ettim filmde. Sanki erkek bakışı altında ezilip gitmişti ve gerçek bir karakteri yok gibiydi.

Filmin başında açılan parantezin filmin sonunda kapanmasını bazen seviyorum, ama bu sefer sevmedim. Sonunda Eyüp’ün oğlunu kurtarmak için çaycı Bayram’dan Servet’in cinayetini üstlenmesini istemesini pek inandırıcı bulmadım. Her ne kadar Eyüp başına bir kez gelmiş bir şeyi daha kolay isteyebilir olsa da, hayatında yarattığı yıkımlardan sonra bunu bu kadar kolay dillendiremez diye düşündüm. Üstelik Eyüp dolaşmaya çıkıp da kahvenin camını tıklattığında anladım bunu ondan isteyeceğini, önce yok artık dedim. Röportajı okuduktan sonra da Fırat Yücel’in görüşüne hak verdim. “Bayram sanki sadece bu sahne için vardı”. Keşke o ikinci kez tekrar eden intihar blöfü sahnesini de eşi Ebru Ceylan’ı dinleyerek çıkarsaymış yönetmen. Her ne kadar filmde olmasının nedenini kendince açıklıyorsa da -kadının bir bedel ödemeye hazır olduğunu göstermek- ben nefret ettim o intihar sahnesinden.

Oyunculuklarsa beni çok şaşırttı. Hatice Aslan’ı sevmeyeceğimden emindim, sevmedim. Ama Yavuz Bingöl ve Rıfat Sungar çok iyi iş çıkarmışlar. Yakın planların baskısı altında bir an bile ezilmemişler. Yönetmen her planda çok titizlenmiş, sesi de anlam yaratmak için çok iyi kullanmış -nefes dublajları bazen fazla olsa da. Gökhan Tiryaki’nin de görüntülerine diyecek yok. Ama işte senaryoda içime sinmeyen şeyler var. Belki birkaç kere daha izlersem…

1 yorum

El Laberinto del Fauno



Yani Pan'ın Labirenti ve hatta daha doğru bir deyişle "büyüklere masallar"... Guillermo del Toro'nun 2006'da çektiği, Türk sinemalarında 2007'de gösterilen, benimse az önce gözümde yaşlarla sona erdirdiğim pek güzel bir film El Laberinto del Fauno. Yönetmenin diğer filmlerine, ki aralarında Blade'ler ve Hellboy'lar gibi çok tutulan filmler de vardır, aşina olmadığım için karşılaştırma yapamıyorum ne yazık ki. Ve fakat Harry Potter, Narnia Günlükleri vb. fantastik çocuk (sensin çocuk!!) romanlarından aparılmış filmleri seven bünyeme pek leziz geldi Pan'ın Labirenti.

Yönetmenimiz Meksikalı olmakla birlikte filmimiz 1944 yılının içsavaştan yeni çıkmış İspanya'sında dağların, ormanların içindeki bir değirmende geçiyor. Değirmen, Franco'cu sadist bir Yüzbaşı'nın gözetimindeki bir bölük (ya da tabur ya da manga ya da her neyse artık) askerin kontrolü altında ve hatta bu askerlerin kışlası durumunda zira ormanlık arazide saklanan çok sayıda komünist kaçak var ve sizin de tahmin edebileceğiniz üzere sadist Yüzbaşı'nın (Sergi Lopez) görevi, ve dahası hayatının amacı, bölgeyi bu "pis kızıllar"dan temizlemek. Ha bir de bir erkek çocuk sahibi olup kendisi gibi "şerefli" bir asker olan babasının adını çocuğuna vermek... Bunun için eskiden üniformalarını diken terzinin dul karısı ile evlenip karnı burnundaki kadını (Carmen/Ariadna Gil) 8-10 yaşlarındaki kızını (Ofelia) değirmene getirtiyor, ki zaten film de böyle başlıyor.

Karakterlerimize gelirseeekkk... Esas kızımız Ofelia (Ivana Baquero) biraz hayalci bir çocuk, onun da en sevdiği şey peri öyküleri okumak. Perilerin varlığına ise güveni kesinlikle tam. Zaten sonradan gördüğümüz kadarıyla bir şey biliyormuş da güveniyormuş kendisi, pek de boş değilmiş yani. Yüzbaşı'dan zaten yukarıda bahsettik. Kendisini tanımlayacak kelime tam anlamıyla sadist, ha bir de Amerikalıların bir lafı var ya hani "daddy issues" diye; bu ağbimizde de ondan var çok net anladık. En zayıf noktasının "kibir" olduğunu kendi ağzıyla söylüyor bir de filmin bir yerinde, hem de kendisinin karşısında dikilme cesaretini gösterebilen tek kişiye yani değirmenin kahyası Mercedes'e (Maribel Verdu). O Mercedes ki bu adamın gözünün önünde ormandaki kardeşinin liderlik ettiği komünistlere yardım ve yataklık ediyor da kimsenin ruhu duymuyor. O Mercedes ki Ofelia'nın hayattaki tek koruyucusu haline geliyor. O Mercedes ki Yüzbaşı'yı bir güzel Joker'e dönüştürürken hepimizin içinin yağları eriyor. Ve bir de o Mercedes sözlerini unutsa da çok güzel ninni söylüyor.

Aslında sadece ninni değil filmde çalan bütün müzikler çok başarılı (Javier Navarette). Dahası makyaj ve görüntü efektleri bundan daha gerçekçi olamazdı gibi geliyor (Pan'a, ziyafet masasında oturan adama ve dikiş sahnesine dikkat). Senaryo kimilerine zayıf gelebilir belki ama bütün havayı bir anda ciğerlerinize çektiğinizde azotun %1lik eksikliği çok da anlaşılmıyor. Özellikle filmdeki fantastik öğelerin aslında birer siyasi eleştiri olduğunu kavramaya başladığınız anda film ilk başta olduğundan da dolu görünmeye başlıyor göze. Yalnız filmin belki de en zayıf noktası sonuydu. Yani gerçekten de peri masalı olması için elinden geleni yapmış del Toro ve illa ki mutlu sonla bitsin diye uğraşmış. Halbuki Yüzbaşı yüzüne açılan o delikle yere düştüğünde bitseydi keşke film, o zaman çok daha etkili bir son olabilirdi. Ama yine de "Bir masumun kanını dökmek yerine kendi kanınızı döktünüz, en doğrusunu yaptınız Majesteleri!"

İzleyiniz, izletiniz... Adamotuna dikkat ediniz, büyü diye bir şey gerçekten var olabilir.

0 yorum

Addicted to Love

Eğlenmek için film ararken Meg Ryan filmografisinden bulduğum bir film oldu bu. Aslında romantik komedi yaparken bir yandan da ince ince bu türle dalga geçen bir film olduğunu görmek keyifliydi. Filmin konusundan çok yönetmenin onu işleyiş şekli ilginçti.

Sam bir astronomdur. Her gün gökyüzünü izlerken yapmayı sevdiği bir şey daha vardır. Öğleleri parka bakıp sevgilisi Linda’yı izlemek. Bu açılış sekansı filmin devamı için önemli bir ipucu sunuyor aslında, filmin hemen başında sevgilisini bir araç yardımıyla uzaktan izleyen Sam, filmin sonuna kadar da onu sadece teleskop, dürbün vb. araçlarla izlemek zorunda kalır. Linda iki aylığına iş için New York’a gider, ancak dönmez. Sam terk edildiğini bir mektupla öğrenip yola çıkar. Linda’nın yeni sevgilisi Anton ile yaşadığı evin karşısındaki terk edilmiş daireye yerleşir. New York’tan aletlerini getirtir ve sürekli onları izlemeye başlar. Camera Obscura sayesinde görüntüyü duvara yansıtır, duvarı beyaza boyayıp odayı bir sinema salonu haline getirir. (Bu sahne estetik olarak gerçekten çok güzeldir. Boyadıkça Linda’nın görüntüsü duvarda yavaş yavaş belirir.) Ancak seslerini duymaz Sam, kendi hayal gücüyle sesleri tamamlar. Anton’un eski sevgilisi Maggie’nin ortaya çıkıp eve yerleşmesiyle görüntüye ses de eklenir. Sam onun getirdiği seslendirme aletlerine önce karşı çıkar, ama sesin varlığına da hemen alışır. (Evet tanıdık geldi değil mi, sinemaya önce görüntü sonra ses gelir) Ne tesadüf ki Maggie de fotoğrafçıdır, onun da gözetlemekle ilgili bir işi vardır. (tabi ki Rear Window!) Maggie’nin amacı intikam, Sam’in amacı ise Linda’nın ona dönmesini sağlamaktır. Birbirlerine yardım etmeye karar verip her akşam onları izlerler.

Anton ve Linda evde film kahramanları gibidirler, sevişirler, kavga ederler, ancak gerçeklikten uzaktırlar sanki, biraz düz halleri vardır. Bir gün onlar yokken daireye giren Maggie ve Sam onların giysilerini giyip, onlar gibi davranırlar, onların yatağında sevişirler. Her gün duvarda/filmde izledikleri insanların yerine koyarlar kendilerini. Bu sahne bir özdeşim parodisi değil de nedir?

Sonunda amaçlarına ulaşırlar, asıl istediklerinin birbirleri olduğunu anlayarak.. Yönetmen, Maggie ve Sam ile bir romantik komedi kurarken, onların duvarda izledikleri Anton ve Linda ile de bu türle dalga geçiyor sanki. Filmin bu katmanlı hali ve yönetmenin sinema üzerine düşünerek filmi kurduğunu hayal etmek tahminimden daha fazla eğlendirdi beni.

0 yorum

Elling

Petter Næss iyi ki "farklı" olana ilgi duyuyor. Elling ile bilmediğimiz ya da az tanıdığımız bir dünyaya giriyoruz. Dört yıl sonra ise “Mozart and the Whale” ile bizi yine aynı dünyaya sokuyor yönetmen. Umarım daha fazla böyle filmler çeker.

Film, Elling’in annesinin ölümü nedeniyle evden zorla çıkarılmasıyla başlıyor. Elling annesiyle birlikte genellikle evde yaşamıştır, 40 yaşındaysa annesinin ölümüyle evden çıkarılır. İki yıllık bir tedaviden sonra Norveç Hükümeti gerçek dünyaya alışabilmeleri için Elling ile hastanedeki oda arkadaşı Kjell Bjarne’yi Oslo’nun merkezinde bir eve yerleştirir. Sosyal görevli Frank ara sıra onları kontrol edecek, durumlarında düzelme görülmezse tekrar hastaneye gönderileceklerdir. Film eve yerleşmeleriyle başlar.

Elling dışarı çıkmaktan hoşlanmayan, kibar, temiz ve düzenli biridir. Kjell Bjarne ise onun tam tersi olarak pis ve kabadır, kadınlara ve yemeğe karşı özel bir ilgisi vardır… Dış dünyaya tamamen kapalı bir ev hayatı kurarlar. Elling’in deyimiyle eğer dışarı çıkacaklarsa bir evleri olmasının ne anlamı vardır. Bu dünya Frank’ın telefonları ve eve gelip gitmesiyle sarsılır. Yönetmen bunu görsel bir üslupla da belirgin hale getirir. Genellikle sabit olan kamera telefon çaldığında ya da kapı vurulduğunda yani dış dünyadan bir müdahale olduğunda sallanır. Telefonları açmayan, markete gidemeyen Elling, Frank ile sık sık tartışır. Ne zaman dışarı çıksa baş dönmesi ve korku onu takip eder. Neredeyse kasılıp kalmış gibi yürür Elling, önüne bakıp kaygılı küçük adımlar atar. Ama evde rahat ve mutludur. Kjell Bjarne ile aynı odada uyurlar, aralarındaki iletişim de sınırlı ama iyidir. Ancak bir gün merdivenlerde buldukları sarhoş hamile bir kadınla hayatları değişir. Tabi ki Elling önce değişime direnir, ama bir kez değişim başlamıştır. Kjell Bjarne kadına aşık olup ne yapacağını bilemez hale gelir. Elling ise içinde saklı olan şiiri keşfeder ve şair olma yolunda ilerler. Hatta dışarı çıkıp bir arkadaş bile edinir.

Aslında bir başarı öyküsü bu. Bir restorana gidip yemek yiyebilmek, birinin “yürüyelim mi” sorusuna evet diyebilmek bazı insanlar için güney kutbunu tek başına geçmekten daha zordur. Elling ile Kjell Bjarne de bu dünyadan çıkmayı başarıyorlar. Filmin sonunda onları barda bebeğin doğumunu çevrelerindeki birçok insanla kutlarken görüyoruz.

Per Christian Ellefsen ve Sven Nordin çok başarılı bir oyunculuk sergiliyorlar. Film o pek çok kendini iyi hisset filminden daha umut verici ve etkisi kesinlikle daha uzun sürüyor.

0 yorum

You've Got Mail


Nora Ephron’ın başrollerinde Meg Ryan ve Tom Hanks ikilisinin oynadığı 1998 yapımı filmi. Film romantik komedi türünün en önemli örneklerinden birisi, ayrıca internet üzerinden tanışan insanları konu edinmesi bakımından da benim hatırladığım ilk filmlerden.

Kathleen Kelly (Meg Ryan) annesinden kalma “shop around the corner” isimli bir kitapçıyı işletmektedir, kitapçıda kurduğu düzen de hayatı gibi sessiz ve sakindir. Çocuklara masal okuyan, müşterilerine arkadaş gibi davranan ve onlarla gerçekten ilgilenerek bir “hizmet” sunan iyi bir kitapçı sahibidir. Frank Navasky (Greg Kinnear) isimli bir köşe yazarıyla beraber yaşamaktadır. Aşka pek benzemeyen bu ilişkisinde aradığını bulamayan Kelly internet üzerinden birisi ile tanışır. Shopgirl takma adıyla internette dolanan Kelly, Ny152 takma adındaki kişiyle birçok şey paylaşır. Bu sırada Kelly’nin dükkânının karşısına devasa kitapçılardan Fox & Sons Book Shop açılır, Fox’ların varisi Joe Fox ile tanışır ve ikili birbirlerine sürekli gerilirler. Zamanla işler iyice kötüleşir ve Kelly dükkânı kapatmak zorunda kalır.

Konu hakkında daha fazla şey anlatmayayım, zaten izlemeye başladığınızda hemen çözersiniz, romantik komediler insanı zorlamaz. Bu yüzden de romantik komedi izlediğinizin bilincine vararak bu filmi izlerseniz epeyce gülümseyip neşelenebilirsiniz, ama aradığınız kaliteli film ise bu filmde size zayıf gelecek onlarca şey vardır, başka yola sapabilirsiniz.

Türkiye’de gösterime “Mesajınız Var “olarak giren bu filmi daha önce birkaç kez izlemiştim, kısa zaman önce yeniden izledim ve beni yine gülümsetip neşelendirdi. Hatta içinde Hugh Grant olmayan en iyi romantik komedilerden birisi olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. İnsanların bu tarz filmleri senaryo ve oyunculuk kelimelerini kullanarak eleştirmesini doğru bulmuyorum, bu türde kıstas izleyicinin mutluluğu olmalı. Böyle olunca da bunlara değinmeden yazımı sonlandırıyorum, iyi seyirler.

1 yorum

Tatil Kitabı

Tatil kitabı, Nadir Öperli ve Yamaç Okur’un yapım şirketi Bulut Film’in ve Seyfi Teoman’ın ilk filmi. Bu isimleri Altyazı Dergisi’nden hatırlayanlar olacaktır. Yapım şirketi kurmaları beni Türk Sineması’nın geleceği açısından umutlandırdı.

Film Silifke’de geçiyor ve o klişe ifadeyle taşra sıkıntısını ele alıyor. Taşra deyince hemen aklımıza Nuri Bilge Ceylan sineması, Yumurta ve Beş Vakit filmleri geliyor. Ama Tatil Kitabı bunlardan farklı, illa bir benzetme yapacaksak Beş Vakit’e benzediğini söyleyebiliriz. Baba karakterine bakışı ve diğer karakterleri işleyişi nedeniyle. Ama bana kalırsa yeni bir filmi hep öncekiler üzerinden tanımlamaya çalışmak ve ona göre yerini belirlemek filme baştan yapılmış bir haksızlık. Bırakalım film kendini anlatsın.

Tatil Kitabı, okulun tatile girmesiyle başlıyor. Ali kendisine öğretmeni tarafından verilen tatil kitabını okul çıkışında bir çocuğa kaptırıyor. Amcasından borç isteyip kitabı almak istiyor yeniden ama kırtasiyede bulunmuyor, ancak şehre giderse bulabilirmiş. Hemen vazgeçip parasını amcaya geri veriyor –şehir çok uzak Ali’ye. Kendisine sorulan “karne noldu” sorusuna cevap vermiyor. Evde de aynı soru soruluyor, yine cevabını duymuyoruz. Ali’nin derslerinin iyi olduğundan nedense şüphemiz yok, çünkü öyle bir çocuğa benziyor o, sessiz, çalışkan ama sıkıntılı -onun farklı bir çocuk olduğunu filmin başında çok güzel bir planla veriyor yönetmen, onu diğer çocuklardan ayırıp bir tepeye çıkarıyor. Babası çalıştırmaya başlıyor Ali’yi, ona bir kutu sakız alıp satmasını söylüyor. Ama o öyle pek bağıra bağıra sakız satacak bir çocuk değil. Sessizce oturup bekliyor ya da evde annesine satıyor sakızlarını, zaten onları da kaptırıyor. Şimdi böyle anlatınca filmin çocuğun gözünden anlatılan bir büyüme hikayesi olduğu sonucu çıkarılabilir, ama öyle değil. Askeri okulu bırakıp üniversitede işletme okumak isteyen abiye de, kocasının bir metresi olmasından şüphelenen anneye de, Ankara’da üniversite okuyup geri dönen ve babadan kalan kasap dükkanını işleten amcaya da aynı mesafeden bakıyor film. Ali üzerinde bu kadar durmamın nedeni onun da istemediği okulda okuyacak abiye dönüşmesi, onun adına da doğru kararların başkaları tarafından alınacak olması, şimdi tatilini planlamaya çalışan okul ya da babanın yaptığı gibi hayatını birilerinin planlayacak olması. Ali de sanki biraz farkında bunun ve ondan sıkıntılı böyle. Çünkü baba hastalanıp komada da olsa varlığını hissettiriyor hep, çünkü amca, babanın arabada bıraktığını söylediği paranın ve metres sorusunun peşinden giderken ona dönüşüyor. Başlangıçta yeğenine vereceği kararda arkasında olacağını söyleyen amca, babanın rolünü üstlenmesi gerektiğini anladığında baba gibi konuşup onun gibi davranıyor. Filmin başında limon işçilerini toplayan arabayı babanın sürdüğünü görüyoruz, filmin sonundaysa aynı planda arabayı amca kullanıyor. Bu durumu Seyfi Teoman o kadar güzel anlatmış ki sözü burada ona bırakmalı; “evet işte muhafazakarlığın nasıl kendini tekrar edip, kendini yeniden kurduğunu göstermeye çalıştım. Özellikle oradaki yapıya da bir şey atfetmek istemiyorum. Sonuç olarak bir toplum var ve kendini belli bir yapıda devam ettiriyor. Nasıl yapıyor bunu? En temel şey aile. Aile nasıl devam ettiriliyor? Burada da en temel şey konformizm; konformizm üzerinden devam ettiriliyor. Herkesin çocukları için düşündüğü uygun bir meslek vardır da çocuk onu yapsın istenir ya, aynı şey işte, bu da konformizm. Ailenin, çocuklarının orduda olmasını istemesi gibi, senin de doktor olmanı istiyordur, mühendis olmanı istiyordur. Sonuç olarak konformizm kolay olanı seçmektir…” *

Filmi üzüntüyle izledim. Ali’nin önce abiye sonra babaya dönüşeceğini düşünmek, amca gibi farklı da olsa sonunun aynı olacağını hissetmek biraz boğdu beni. Çok güzel bir çocuk Ali, filmin başında ve sonunda aynı sıkıntıyla ve önüne bakarak okula gidiyorsa da belki önümüzdeki tatili başka türlü geçer. Neyse daha fazla boğulmadan oyunculuğa da değinmeli. Taner Birsel’in varlığı amca karakterini bambaşka kılıyor, Tayfun Günay da Ali’nin bütün sıkıntısını hissettiriyor, diğer karakterler aksasa da iyi, ama babayı oynayan oyuncu neyse ki çabuk ayrılıyor filmden. Film “benzerlerinden” farklı bir yerde duruyor benim için, umarım Bulut Film ve Seyfi Teoman hep böyle devam ederler.

*Altyazı Dergisi Eylül 2008

1 yorum

The Royal Tenenbaums

2001 yapımı bir Wes Anderson filmi. Gene Hackman, Gwyneth Palthrow, Ben Stiller, Anjelica Huston, Luke-Owen Wilson ve Bill Murray gibi isimlerin rol aldığı farklı bir sinema deneyimi de diyebilirim sanırım..

Royal ve Ethelin evliliğinden doğan iki çocuk Chas ve Richie ile bir de evlatlık Margot farklı özellikler barındıran Tenenbaum çocukları. Baba Royal aşağılık adamın teki, zaten pislik olmak onun tarzı, istese de iyi bir adam olamıyor ve son derece vurdumduymaz.. Etheline anne, ama işinde gücünde ve pek işlenmese de çocuklarına çok bağlı değil. Richie kafasından saç bandı eksik olmayan, üvey kardeşi Margot’a küçüklüğünden beri aşık olan bir Tenis oyuncusu.. Chas ise babasını dava edip elinden her şeyini alan küçük girişimci, detaycı iş adamı.. Margot Tenenbaum, evlatlık kız, sır küpü, oyun yazarı.. Bir de “her zaman bir tenenbaum olmak isteyen” komşu çocuğu, Richie’nin arkadaşı Eli Cash var. Kısa bir süre de olsa aralarında en başarılı olan da Eli oluyor, o da bir Tenenbaum olmak istiyor ama en çok benzediği de Royal, sanırım olmayan babaya çekme durumu..

Tenenbaum çocukları küçüklüklerinden beri dahi olarak biliniyorlar, hepsinin de başarılı olması bekleniyor. Basın toplantıları düzenliyorlar, yaptıkları işlerde son derece başarılılar ama işler öyle gitmiyor, olmaları gereken yere varamıyorlar ve sonuç büyük hayal kırıklığı.. Hepsi farklı farklı sebeplerden çuvallıyorlar ve baba evine dönüyorlar.. Bunu duyan baba Royal, efsanevi yardımcıları, muhteşem karakter Pagoda’nın da yardımlarıyla hasta numarası yaparak eve sızmayı başarıyor.. Ondan sonrası da şenlik..

The Royal Tenenbaums’ı geçtiğimiz günlerde yeniden izledim. Film başlar başlamaz yüzünüze bir gülümseme yerleşiyor ve onu hep koruyorsunuz, çok farklı bir yapım.. Hakkında yazmak istedim ama bu normal bir film yazısı olmadı, zaten film de normal değil. Karakterleri, olayı işleyişi ve anlatım şekliyle tarzı olan bir film The Royal Tenenbaums, sanki kült olsun diye çekilmiş.

2 yorum

Half Nelson


Dan Dunne, siyahi öğrencilere öğretmenlik yapar. Müfredata uymadan dersler verir, bildiğini okur. Öğrencileri pek başarılı değildir, ancak onu severler. Bütün bunlara bakınca idealist öğretmen filmlerinden birini daha izleyeceğinizi sanabilirsiniz, ama hiç de öyle olmuyor. Hatta çok başka bir yöne doğru gidiyor hikaye. O idealist öğretmenlerle ilgili de pek çok klişeyi yıkıyor. İşini iyi yapıyor Dan de, ancak onun bir sorunu var. Hem de aslında öğrencilerini koruması gereken bir şeye bulaşmış durumda; uyuşturucu. Ve uyuşturucuyla tuvalette yakalanan da öğrencilerinden biri değil, kendisi oluyor.

Vazgeçmiş bir öğretmen nasıl olur? Bir keşten öğretmen olur mu? Bu soruları düşündüm film boyunca. Aklıma okuldayken bir arkadaşımın söylediği şey geldi Dan’e bakarken: “Bunca bıkkınlıktan sonra öğrencilere ne öğretebilirim ki?” Yorgun, bıkkın bir öğretmen bu da, Irak’la ilgili söylediklerinden de anlıyoruz ki ülkesine öfke dolu. Eski sevgilisine hala aşık, kedisi var ve yalnız. Geceleri takılıp sabahları kalkıp okula gidiyor ve çocuklara diyalektikle tarih öğretiyor. Ama okuldan sonra ortaya çıkan bir sorunu var. Aslında yalnız olduğu, kimselerle yakın olamadığı bu hayattan vazgeçtiği için mi uyuşturucu bağımlısı, yoksa bağımlı olduğu için mi vazgeçmiş bilmiyorum. Ama sanki hep biraz uzakmış Dan ve bu son kaçınılmaz olmuş, diye düşündüm onun dalgın bakışlarına bakıp..

Karakteri bir yana bırakırsak öğrencilere derste biraz da çaktırmadan Amerikan tarihinin karanlık yüzünü gösteriyor Dan “normal” bir müfredatla öğrenemeyecekleri. Öğrencilerinden bir tek Drey ile yakınlık kuruyor, öyle hepsini kurtarmaya çalıştığı falan yok diğer benzer filmlerin aksine. Onunla arasında gelişen dostluk, Drey’in onu tuvalette uyuşturucuyla yakalamasından sonra başlıyor. Drey bu dünyaya uzak değil, abisi satıcılıktan içeri girmiş ve abisinin patronuyla görüşüp satıcı olma yolunda ilerliyor. Ama uyuşturucudan uzak durması için o kadar iyi bir örnek var ki önünde; her gün derse girip ona bir şeyler öğretmeye çalışan öğretmeni gözünün önünde yok oluyor. Drey’i de bu dünyadan uzaklaştıran onu o halde görmek oluyor. Dan; “ben senin arkadaşın değilim” diyerek kızsa da Drey’e, aslında film boyunca bir tek onunla gerçekten konuşuyor. Bu dostluk başkaları tarafından “yanlış” görülse de filmin en doğru anlattığı şey oluyor. Bu yakınlık sonunda Dan’in sakallarını kesmesi, Drey’in o dünyadan uzak durmaya çalışmasıyla ikisinin hayatını düzene sokan bir şey gibi görünüyor, ama aslında öyle değil. Çünkü derste zıtlıklardan, değişimden bahsediyor olsalar da hayat ve insanlar öyle kolay değişmiyor.

Daha sonra Lars and The Real Girl’de izleyip çok seveceğimiz Ryan Gosling burda daha zayıf, çekici olması dışında Lars’ı aratmayacak bir iş çıkarıyor Dan rolünde de. Diğer oyuncular da iyi, ama zaten bu tek adam filmi ve o da dalıp ya da uçup gittiği sahnelerde çok başarılı. Onun soğuk hali, donuk bakışları Lars’a olduğu gibi Dan’e de çok uygun düşüyor. Araya ders olarak giren Amerikan tarihinden seçilen parçalar da çok iyi. Belki dersler daha iyi işlenebilirdi ya da tekrarlardan oluşuyor gibi eleştiriler getirilecektir filme, ama ben bu kadarını yeterli buldum, çünkü aslında tarih de insan hayatı da tekrarlardan oluşuyor.

1 yorum

Im Juli


2000 yapımı Fatih Akın filmi…

Elbette bir temmuz günü başlar masal ve başladığı yerden çok kısa bir zaman öncesine döner.. o kadar kısadır ki ne yıl değişir ne de ay.. hafta bile bir ucundan diğerine yetişmeye çalışmaktadır daha. İşte bu kadar kısacık zamanda insanın hayatını kökten sarsacak olaylar ancak bir masalda gerçekleşebilir/gerçek olabilir.

En başa döndüğümüzde bagajında bir ölüyle yolculuk yapan İsa (Mehmet Kurtuluş) yolda Daniel ( Moritz Bleibtreu) ile karşılaşır. İsa, sivri burunlu çizmeleri, siyah gözlükleri ve sert yüz çizgileriyle olsa olsa bir kötü adam olabilir. Henüz başlarından ne geçmekte olduğunu bilmediğimiz bu iki adamın karşılaştığı an^da tek görebildiğimiz; her yanıyla üstünden kötülük akan İsa^nın bir türlü kötü adam olamayışıdır. Oysa ilk bakışta bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde Daniel^i olduğu gibi bırakmasını bekleriz İsa^nın.Bunu dener de -bir çocuk gibi durup durup gaza bastığı arabasına Daniel^i almayı içine sindiremez gibidir-. Bırakmayı da sindiremez ki kötülüğünün yıkanabilir bir boya olduğunu düşündüğümüz gibi devamında aslında masallarda tek kötü olduğunu hatırlarız. Kötü kraliçe olur.

Daniel^in böyle bir yolda ne işi olabildiğinin yani onun asıl yolculuğunun, tamamlanmamış yolculuğunun başına geçeriz böylece.

Daniel, bir okulda stajyer öğretmenlik yapmaktadır. Sakin mizacında sakinden öte bir ifadesizlik durumu baskındır. İçinde bir yerde gömülü hareket etme kabiliyeti.

Juli (Christiane Paul)-ki ismi aylardan biri gibidir, Temmuz ayı değildir. Temmuz ayı denilerek direkt anlamlı bir isme dönüşmemelidir- bir tezgahın başında durmuş, aşık olduğu adamı bekler. Adını bile bilmediği bu adama aşık olduğunu ise yüzünün ışıldamasında yaşarız. Aşkın nedensizliğinin güzelliği ışıldar. Daniel Juli^nin karşısına geldiğinde bir şans yüzüğüne sahip olacaktır. Şans yüzüyle kaderini çizer Juli, Daniel^le ortak olacağı kaderi.

“Kendini gerçekleştiren kehanet” kavramı vardır - ki kendisine özel bir sevgim var- . Şans yüzüğünün kehanetinde güneş resmedilir ve Daniel^in gözleri güneşi seçmeye başlar. Gördüğü ilk güneşin ise peşine düşer.

Oysa Juli^nin kehanetinde kendi resmi de yer almaktadır. Burada da “evren” devreye girer. Her yaz başı aynı köşe başında bekleyip ilk duran arabanın gidiyor olduğu yeri kendisine tatil yeri olarak belirleyen Juli^nin önünde tabi ki Daniel^in arabası durmak zorundadır.
Böylece masalımızın kahramanlarının kim olduğundan artık daha emin olarak dinleyebiliriz olanları.

0 yorum

birdy



Birdy ( Matthew Modine), Vietnam savaşında bir çatışma sırasında kaybolmuştur. Kayboluşundan bir ay sonra bulunduğunda ise hiç konuşmadığı için kim olduğu bile uzun süre öğrenilememiştir. Kimliği tespit edildikten sonra onu uyandırabileceği düşüncesiyle en yakın arkadaşı Al (Nicolas Cage), bulunduğu hastaneye getirilmiştir.

Birdy, kuş pozisyonunda sessizce odasında beklerken; kendisi gibi savaşta yer alan Al, artık sahip olduğu çelik çene, yüzünde sargılarla ve çok daha derin savaş yaralarıyla karşısına çıkar. Kadınların dostluklarından çok daha farklı işleyen iki erkeğin dostluğunda yer alan eylemselliği Birdy’nin ve Al’ın hatırlayışlarından izlemeye başlarız.

Birdy sadece uçabildikleri için kuşlara tutkuyla bağlıdır. Uçamayışın önündeki tek engelin buna inanmamak olabileceğini düşünen Birdy, kendisini anlamaya en yakın duran Al’la dostluğu boyunca bu tutkusunun yaşantılarına onu da ortak etmiştir. Ancak gittikçe gerçeklikle rüya arasındaki sınırın belirsizleştiği Birdy için dünya silikleşmektedir. Al, Birdy’nin gözlerinde kendisini görememeye başladığında savaşa katılır.

Şimdi ise bu kafeste ikisi vardır. Ordu ona bir kez dahil olduğunuzda hem bedeninize hem ruhunuza sahip çıkar, sizin yerinize her tür kararı verme yetisine ve yetkisine sahiptir. Bu kafesten kurtulmanın tek yolu; uçabilmektir gerçekten de..

1 yorum

An American Crime


Bu aslında bir film hakkında yazamayacak hale gelmenin, yazamamanın yazısı, çünkü ne kadar soğukkanlı düşünmeye çalışsam da olmuyor. Bazı filmlerden sonra çıkıp dolaşmak, temiz hava almak, yıldızlara bakmak, güzel şeyler hatırlamak istersiniz ya öyle bir film bu.

Film gerçek bir hikayeden yola çıkıldığını belirten bir yazıyla başlıyor, ve bu not film boyunca aklımızdan çıkmıyor. İzlerken, “bu bir gerçek” diyoruz. “Hayır, bu bir gerçek”.

Filme mesafeli bakmak, sadece bir film olarak değerlendirmek istiyorum, ama olmuyor. Gertrude Baniszewski’nin evinde para karşılığı baktığı Sylvia Likens’a yaptığı ve yaptırdığı şeyleri soğukkanlılıkla düşünemiyor, yazamıyorum. Evet hasta bir kadın ayakta zor duruyor ve etrafta koşuşturup duran çocuklarına bakamıyor, ama öyle büyük bir öfkesi var ki, keşke bu öfkeyi bambaşka şeylere yönlendirebilse. Üstelik sadece onunla da bitmiyor ki diyelim kendince çocuklarını korumak ve hayata olan nefretini kusmak için bir şeyler yapmalı, çıkışsızlığını birine ödetmeliydi (hayır onu biraz bile anlamak istemiyorum). Ama ya çocuklar, ya herkesin gelip nedenini bilmeden Sylvia üzerinde söndürdükleri sigaralar, vücuduna yaptıkları dövmeler ve korkunç işkenceler, ya evden yükselen çığlıklara “karışmayalım” diyerek sırtını dönen komşular… Bütün bir toplum içten içe hasta ve aslında daha 1966 yılında çürüdü mü? “Neden kimse yardım etmiyor?” sorusu beynimi kemirip durdu, neden kimse birine söylemedi, polise gitmedi, en azından kardeşi nasıl olup da ablasının ölümünün bir parçası oldu…

Çok korktum ben bu filmden. Şiddetin normal, sıradan hale geldiğini görmek kanımı dondurdu. “Hadi sen de yap, korkuyor musun” denilerek bir insana yapılanlar, bir tür okul sonrası etkinliğine dönüşüp hayatın normal bir parçası haline gelen şiddet.. Başka pek çok korkuya kapılmama da neden oldu film, günümüzde insanlar şiddeti görmeye o kadar alıştılar ki, bu duyarsızlık şimdi neler yaptırabilir insanlara bilemiyorum. Çok değil daha dünkü gazetede iki genç kızın cesedi yanında güneşlenen İtalyanları düşündükçe korkmamak da mümkün değil.

Mahkeme tutanaklarından gerçekleştirilen senaryosu çok iyi filmin. Yönetmen de bu senaryodan kurgusu iyi, sarsıcı ve etkileyici bir film yaratmış.. Ama yine de kimseye izleyin diyemiyorum. Catherine Keener’ın gerçekçi oyunculuğu, Ellen Page’in yüzünden silinen gülümsemesi, gerçek bir olaydan alınmıştır ibaresi, insanlar.. Çok korkunç bir film bu.

1 yorum

Buda as sharm foru rikht


Utanç adıyla gösterime giren filmi binbir zorlukla izlemeyi başardım. Öncelikle sadece Kanyon’da gösterildiğinden izleyemedim. Kendine defter alamayan bir kızın hikâyesini öyle bir sinemada izlemenin yaratacağı utanç bir yana zaten filmi sadece bir hafta gösterimde tutarak bu utancı yaşamaya bile fırsat bırakmadı salon -daha fazla dayanabileceklerini de düşünmemiştim aslında. Bir haftalık bir kayıp durumundan sonra Alkazar Sineması’nda ortaya çıktı. Nihayet izleyebildim. Filmi izleyememe süreci gözümdeki önemini artırdı ve beklentimi de hayli yükseltti; bu, filmin yarattığı bir durum olmasa da. Ama neyse ki hayal kırıklığı yaşamadım.

Çocukların gözünden anlatılan bir hikâye bu. Baktay kendisine defter alıp komşunun oğlu Abbas gibi okula gitmek ve komik hikâyeler öğrenmek ister. Ama ne annesini ne de defter için gereken parayı bulur. Evden yumurta alıp satarak parasıyla defter almaya çalışır. Nihayet başarır da. Ama kalem almaya parası yetmez, annesinin rujunu alıp okula gider. Ama okula gitmek öyle kolay bir şey değildir orda. Yolda gördüğü çocuklar ruju olduğu için onu günahkâr olmakla suçlarlar. Ayrıca okul da bir türlü gözükmez. Bulduğu okul erkekler okuludur, kızlar okulunda ise ona yer yoktur. Rujuyla bir yer bulsa da kendine bu pek kalıcı olmaz. En azından okulu bulmuştur, dönüş yolunda ise aynı çocuklar onu terörist olmakla suçlarlar, kendileri artık Amerikan askeridir. Kızları dışarıda bırakıp onlardan sadece ruj kullanan günahkârlar yaratan sistem çocukların oyunlarına da bulaşır, onlar da terörist olurlar.

Filmin çok ağlatacağını düşünmüştüm. Ama garip bir biçimde yer yer gülümsetebildi bile. Mohsen Makhmalbaf’ın 20 yaşındaki en küçük kızı Hana Makhmalbaf bu ilk uzun metrajlı filminde ilerde iyi bir yönetmen olacağının sinyallerini veriyor. Çocuk oyuncular konusunda da oldukça şanslıymış yönetmen. Neredeyse her karede görünen Nikbakht Noruz çok iyi gerçekten. Ağlamaktan gülmeye değişen ruh hallerini yansıtmakta o kadar başarılı ki oynamış demeye dilim varmıyor. Belki de yönetmen ona ayak uydurmuştur.

Alkazar Sineması’nın Kanyon’dan daha sabırlı davranmasını umuyorum bu filme karşı. Umarım ikinci haftasını görür de daha fazla insan izleme şansı bulur.

0 yorum

Le Diner De Cons

Le Diner De Cons'un yeri ayrıdır bende, ablamlarla gittiğim ilk filmdir, Ortaköy Feriye'de izlediğim sanırım "ilk ve tek" filmdir.. Aslında Francis Veber'in yazdığı bir tiyatro oyunudur ama 1998 yılında kendisi tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

Pierre Brochant ve arkadaşları her hafta bir yemek organize edip salaklarla eğlenirler, bu geleneksel yemeklerine "dîner de cons" yani "salaklar sofrası" adını verirler.. Herkes bulabileceği en salak insanı bulur ve gecenin sonunda salağı en fazla eğlendiren şampiyon olur.. Tabi ki yemeğe çağrılan salaklar konudan bihaberdirler ve oraya tamamen farklı nedenlerle çağrıldıklarını düşünürler.. Yemeğe kısa bir süre kala hala kendi salağını bulamayan Pierre, son günde François Pignon'u bulur.. Pignon maliye bakanlığında çalışan ve kibrit çöplerinden maketler yaparak hayatını geçiren "temiz" bir adamdır, fazla konuşur, sakar ve ciddi anlamda salaktır.. Acımasız bir oyun oynayan ve diğer insanlarla eğlenmeyi yaşam felsefesi haline getiren Pierre bu salak adamın yaptıkları sayesinde gecenin salağı olur, karısını kaybeder, vergi denetimine girer..

Filmin izlediğim en komik filmlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle François Pignon rolüyle Jacques Villeret ve Pierre Brochant rolüyle Thierry Lhermitte muhteşem iş çıkartmışlar.. Konunun ahlaki inceliği ve salak dediğimiz insanların tutundukları "aptalca görünen" şeylere neden o kadar asıldıklarını da arada açıklamasıyla bütüne varıyor film.. Finali ile de mesajından önce güldürmeyi istediğini anlatıyor ve güldürme kısmında kusursuz..

1 yorum

Wristcutters: A Love Story


Wristcutters: A Love Story 2006 yapımı bir Goran Dukic filmi. Aslında "Tom Waits filmleri" etiketiyle de incelenebilir, tabi ki bu,  böyle bir etiketin olmasını istememden kaynaklanıyor da olabilir.. Dead and Lovely ile açılıyor ve şarkı filmin oluşmasına büyük katkıda bulunmuş gibi.. Yazının devamı konuyu epey bir açık etmektedir, her ne kadar öğrenince keyif kaçıracak şeyler olmasa da benden uyarması..

Filmin açıldığı sahne oldukça etkileyici.. Zia (Patrick Fugit) Tom Waits'ten Dead and Lovely'i açıyor, dağınık odasını topluyor ve hayatına bir kesik atıp yaşamın diğer tarafına geçiyor, nedeni gençlik, nedeni aşk görünümlü yalnızlık, nedeni süslenmiş bir iki anı belki, bilemiyoruz.. Yaşamını kendisi bitirenler yani bitiş düdüğünü beklemeden dünyayı terkedenler ayrı bir alanda toplanıyorlar ve belki de son düdük çalana kadar yaşamlarına devam ediyorlar.. Renkler ve gülümsemeler alınmış, hayatın görünen "sevimli" yanları diğer dünyada bırakılmış. Bu düşünce ve yaratılan dünya hoşuma gitti açıkçası, zaten intihar ederek boyut değiştiren insanların o noktaya gelmesine sebep olan eksiklik çoğu zaman gülümsemeler ve renkler değil midir?

Zia, öteki dünyada Eugene (Shea Wingham) ile tanışır.. Eugene değişik bir adamdır, göçmen bir yaşamdır, tarzı, duruşu, konuşması farklıdır ve yapacak hiçbir şeyi yoktur.. Ailesine garip bir şekilde bağlıdır, hatta o aile topluca intihar dünyasına gelmiştir, beraber yaşamaktadır. Zia, uğruna yaşamı bıraktığı sevgilisi Desiree'nin (Leslie Bibb) de intihar ettiğini ve aynı yerde olduklarını öğrenir ve onu aramak için Eugene ile yola düşer.. Yolda "yanlışlıkla" intihar dünyasına gelen Mikal'i arabalarına alırlar, Mikal intihar etmediğinden yetkilileri aramaktadır, dünyaya dönmeye çalışmaktadır.. Böylece Zia-Mikal ikilisi arayışlara sürüklenirler, belki de arayışın yolunda birbirilerini yakalarlar.. Mikal yanlışlıkla düştüğü dünyada bir şeyleri değiştirmeye çalışan, gülümsemeyenlere ters bakan başlı başına bir renktir.. Zia arayışının sonuna gelip Desiree'yi bulsa da rengini bulamadığını anlar..

Eugene'in bir iki sahnesine inanılmaz güldüm ve filme ısındım, zaten değişik bir dünya yaratılmış, Tom Waits ile süslenmiş ve akıcı bir anlatımla desteklenmişti.. Eugene karakterinin Gogol Bordello vokali Eugene Hütz'ten alınması, Tom Waits'in bir çeşit melek olması, müzik ile sinemanın birbirini iyi desteklemesine örnek olacak ditelikteydi.. Filmin sonu pek Hollywood havasında bitse de çok sevdim, tekrar tekrar izleyebileceğim filmler arasına yerleştirdim..

3 yorum

DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri

8 Temmuz’da başlayan belgesel film günleri 13 Temmuz’a kadar devam ediyor. Filmler Fransız Kültür Merkezi ve Pera Müzesi’nde izlenebilir.

Tony Gatlif'in kızı Elsa Dahmani’nin "BBB: Bir Çeşit Ev” filmiyle 7 Temmuz Pazartesi akşamı Fransız Kültür Merkezi'nde açılışı gerçekleşen belgesel günlerinde ayrıca birçok ödüllü belgesel de ilk kez seyirciyle buluşacak.

Sinema Yazarları Derneği, 40 yıldır verdiği Türk Sineması Ödülleri’ne belgesel filmleri de kattı. Sinema eleştirmenlerinin seçimleriyle yıl sonunda verilecek olan ilk “SİYAD En İyi Belgesel Ödülü”nün aday filmleri de DOCUMENTARIST programında yer alıyor..

Ayrıca DOCUMENTARIST kapsamında 12-13 Temmuz'da Nick Fraser'ın sunacağı “Neden Belgesel, Neden Demokrasi” başlıklı bir masterclass da var.

Filmlerle ve programla ilgili ayrıntılı bilgi.

0 yorum

Made in Europe


Onbeşinci Altin Koza Film Festivali’nde büyük jüri ödülü, en iyi yönetmen ve tüm erkek oyuncularına (Teoman Kumbaracıbaşı, Murat Öncül, Ali Çelik, Murat Makçı, Murat Kılıç, Ruhi Sarı, Mustafa Kırantepe, Hasan Şahintürk, Barış Yıldız, Emin Gürsoy, İnan Temelkuran, Güven İnce, Kadir Çermik, Ali Rıza Kubilay, Öner Erkan, A. Mümtaz Taylan, İnan Ulaş Torun ve Aykut Kayacık) kazandırdığı en iyi erkek oyuncu ödülleriyle gündeme gelen İnan Temelkuran’ın ilk uzun metrajlı bağımsız filmi.

Amerika’nın Afganistan’a girdiği gecede üç farklı Avrupa şehrinde geçiyor film. Farklı insanlar, ama ortak hikayeler, aynı kavgalar var bu şehirlerde..

İlk hikaye Madrid’ten. Ali ülkeden çıkmak zorundadır. Bu nedenle bir araya gelen ve onun gibi dönercide çalışan arkadaşları Ali’yi uğurlamak isterler, ancak her zamanki sıkıntılar, kavgalar gölge düşürür bu duruma.

İkinci hikaye Paris’te geçiyor. Yine burada çalışmak, yaşamak zorunda kalan Türkler var ve yine tartışmalar, yabancı bir ülkede yaşama zorlukları.. Bu bölüm diğerlerine göre oyunculuk açısından daha iyi, ama yönetmenlik oldukça amatör yine.

Son olarak ise Berlin.. Ülkeler, şehirler, insanlar değişiyor ama hikayeler aynı. Burada da ülkede kalmaya ve yaşamaya çalışan yabancılar, yine bir dönerci etrafında gelişen hikayeler.

Film sadece diyaloglardan oluşuyor, ben çok yorulduğumu ve sıkıldığımı hissettim tartışan bu adamlardan. Tamamen kamera karşısında edilen sohbetler şeklinde ilerleyen bir senaryoda yönetmenin bazen araya görüntü serpiştirmesini ya da ses efekti kullanmasını da anlayamadım. Ayrıca şehirlerin hiçbir önemi yok film için, çünkü hiçbir özel anlam ifade etmiyorlar, mekanlar genelde, ev, kahve, dönerci.. Başka bir üslupla daha iyi anlatabilirmiş hikayesini sanki, -tabi diyaloglar dışında bir senaryosu da olsaymış- çok da iyi oyuncuları varmış, ama bu malzemeden dümdüz bir film yapmış yönetmen.

2 yorum

Ben X


"Sürekli rahat olmamı söylüyorlar, ama beni rahat bırakmıyorlar."

Farklı olmanın zorlukları üzerine gerçek bir olaydan yola çıkan bir film Nic Balthazar’ın 2007 yapımı filmi. Ben, çocukluğundan beri farklılığı yüzünden doktora gitmek zorunda kalan bir gençtir. Değişik teşhisler sonunda en sonunda otistik teşhisi konulmuştur. Hislerinin olmadığını söylemektedir doktorlar, seslenince bakmadığı, kendi içine gömülüp durduğu için. Ben gerçeklerin acımasızlığından bilgisayar oyunları sayesinde kaçar. Orada yarattığı güçlü karakter ve Scarlite ile kurduğu ilişki, ona bir kaçış yolu sağlar. Okulda çok fazla zorluk yaşar, onun farklılığı sınıftakilerin en büyük eğlencesidir. Hayatı boyunca her zaman böyle olmuştur, ama son zamanlarda iyice küçük düşürücü boyutlara ulaşmıştır. Ben’in aklında tek bir şey vardır; kendi ölümü, sürekli onu planlamaktadır. Hatta bir liste bile hazırlamıştır intihar şekilleriyle ilgili. Ama Scarlite ile kurduğu hayali ilişki onu hayatta tutar.

Ben’in dünyası bilgisayar oyunu ve gerçek arasında gidip geliyor, yönetmen de buna göre bir üslup yaratmış, görsel olarak oyun ve gerçek arasında gidip geliyoruz. Ben, gerçekte ezilirken hep çok güçlü olan oyun karakterini düşünüyor ve her sabah oyundan hayata dönüp aynaya baktığında kendi “ezikliğinden” nefret ediyor. Bunun yanında Ben’in ailesiyle ve öğretmenleriyle olan konuşmalar da var. Bu kısımda ise belgesel bir tavırla yakınlarının Ben hakkındaki görüşlerini dinliyor ve ona biraz daha dışarıdan bakıyoruz. Aslında üç bakış açısı var denebilir filmde. Ben’in iç sesi sayesinde kendisini diğer insanlardan nasıl ayırdığını, yakınları sayesinde onun diğer çocuklardan farkını, “diğerleri” sayesinde yani Ben’i hiç tanımayan ve asla tanıyamayacak olanlar sayesinde ise tamamen uzak, üstten, toplumsal sakat bir başka bakış açısı.. Aslında çok basit bir isteği var Ben’in ve ailesinin, onlar normal bir çocuk istemiyorlar, onlar Ben yüzünden değil hep diğerleri yüzünden sorun yaşamışlar ve istedikleri tek şey “rahat bırakılmak”.

Film boyunca o kadar çok geriliyoruz ki, kendimizi kaptırıp Ben’in gerçekten bir şiddet patlaması yaşamasını bekliyoruz; iki seçenek var gibi görünüyor önünde, ya onu ezenlerin başında yer alan iki çocuğu yok edecek, ya da kendini.. Neyse ki Ben bizim göremediğimiz üçüncü seçeneği görüyor da yeniden doğuyor kendi ölümüyle. Anlatmak istemiyorum finalini ama Svefn-g-Englar’ın da çalınmaya başlamasıyla rahatladığımızı söyleyebilirim. Filmin sonunda yöntemin inandırıcılığı önemini kaybediyor, film boyunca dersini almalı diye düşündüğümüz insanlar dersini alıyor. Hem de hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yöntemle. Üstelik herkes kendi çocuğunun gerçekten zalim tarafıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Daha fazla şey anlatmadan susayım ve geçtiğimiz film festivalinde yer alan bu filmin yakında gösterime gireceğinin müjdesini vereyim. Bu arada Greg Timmermans’ın Ben rolünde çıkardığı çok başarılı oyunculuk için bile izlenmeli film.

4 yorum

61. Uluslararası Cannes Film Festivali

14- 25 Mayıs tarihleri arasında devam edecek festival dün gece Fernando Mereilles'in, ''Blindness'' filmiyle açıldı.

Jüri başkanlığını Sean Penn’in yaptığı yarışma bölümünde Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” filmi de “Altın Palmiye” için yarışacak. "Blindness'' ve “Üç Maymun” dışındaki yarışma filmleri şöyle;

Atom Egoyan "Adoration", Steven Soderbergh ''Che'', Kornel Mundruczo ''Delta", Laurent Cantet ''Entre les murs", Jia Zhangke ''24 City'', Matteo Garrone ''Gomorra'', Paolo Sorrentino ''Il Divo'', Clint Eastwood ''Changeling", Philippe Garrel ''La Frontiere de l'aube'', Lucrecia Martel "La Femme sans tête", Jean-Pierre & Luc Dardenne "Le Silence de Lorna", Pablo Trapero ''Leonera'', Walter Salles ''Linha de Passe'', Eric Khoo ''My Magic'', Wim Wenders "The Palermo Shooting", Philippin Mendoza ''Serbis'', Charlie Kaufman ''Synecdoche, New York'', James Gray "Two lovers", Arnaud Desplechin "Un conte de Noel", Ari Folman "Waltz with Bashir.

Bizi yakından ilgilendiren bir diğer durum da Fatih Akın’ın ''Un Certain Regard'' (Belirli Bir Bakış) adlı yarışma bölümünün jüri başkanlığını üstlenecek olması. Ayrıca festivalin ''Klasik Filmler'' gösteriminde Metin Erksan'ın ''Susuz Yaz'' filminin gösterilmesi.

Beni en çok meraklandıransa Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi olan "Synecdoche, New York''. Neler yapmış olabileceğini düşünürken bile heyecanlanıyorum, filmin kadrosunu bir yana bıraksak da..

Kapanışında “Altın Palmiye” ödülünü Robert de Niro’nun vereceği festival, Barry Levinson'un yönettiği "What Just Happened" filminin gösterimiyle 25 Mayıs Pazar günü sona erecek.

daha fazla bilgi

2 yorum

Le Temps Qui Reste

Fransız sinemasının "kötücül" tabir edilen eşcinsel yönetmeni François Ozon'dan, konusunun rahatsız edici sadeliğine rağmen izleyicide güçlü bir etki bıraktığını düşündüğüm 2005 yapımı bir drama.. 77 dk gibi kısa bir süreye sığdırılabilmiş birçok tema, birçok altmesaj var 'Veda Vakti'nde.


Ozon'un "Erkek Melodramı" nam "Ölüm" üçlemesinin bu ikinci filmi,
başarılı bir moda fotoğrafçısı olan Romain (Melvil Poupaud)'in yaşamından birkaç aylık bir kesit sunuyor. Eşcinsel olduğu, zaman zaman kokain kullandığı ve erkek sevgilisi Sasha (Christian Sengewald) ile birlikte yaşadığı tüm ailesi ve çevresi tarafından bilinen, 31 yaşında yakışıklı bir adam Romain. Ailesi ile ilişkileri asla 'istendiği gibi' değil. Anne va babasının boşanmamış olmalarına duyduğu şaşkınlığı dile getirirken ya da kocasından ayrılmasının üzerinden henüz az bir süre geçmiş olan kızkardeşi Sophie (Louise-Anne Hippeau)'ye yaklaşırken rahatsız edici derecede bir açıksözlülüğü, doğrusu patavatsızlığı olan bir adam o.. Yalnızca büyükannesi -babasının annesi-'yle bir görebiliyor kendisini. Vee, ölümcül bir kansere yakalandığı haberini de sadece ona verebiliyor.

Sasha'dan ayrılıyor. Ailesinden kopuyor. Tokyo'daki çekimlere gitmeyi çok istese de, işini askıya alıyor.

En fazla 3 aylık ömrü kaldığını öğrenen, bambaşka hayatları, bambaşka hislerle kucaklayacağının daha kendisi dahi farkında olmayan Romain'in öyküsü Le Temps Qui Reste. Sarsıcı bir sunum.

Çocukluğunuzla aynada karşılaştığınızı ve kiliselerin kutsal suların birlikte işediğiniz sevgilinizin, sizi ilk öpüşünün gözlerinizin önüne geldiğini düşününüz. Veyahut, kocası kısır olduğu sizden onunla yatmanızı isteyen bir çiftin bu teklifine verilebilecek hazır bir cevap bulamadığınızda, "kendi hayatını yitirirken, bir başka hayat yaratabilme şansı"nı refüze ettiğinizi.. Sürreal donörlük. Neyse.

Eşcinsellik'i alttan altan filmlerinde övmekle eleştirilen sıradışı bir yönetmen olan François Ozon ile Gouttes d'eau sur pierres brûlantes sayesinde tanışmış ve kendisinin Swimming Pool, 5x2 isimli filmlerinden sonra Angel'ında bir nefes alıp bu adamın yaptıklarını sevdiğimi itiraf etmiştim ki bu film, hepsinden daha özel bir tat bıraktı hafızamda.
Güzel müzikler, samimi oyunculuklar ve ölümden kurtulanamayacağı gerçeğini her seferinde izleyiciye hatırlatma derdinde deli bir yönetmen'den oluşuyor bu film.

2 yorum

Revolver


"The greatest enemy will hide in the last place you would ever look."



Snatch ile kalbimizde yer almayı becerebilmiş yönetmen Guy Ritchie'nin, 2005 yılında çektiği filmi. Hapishaneden yeni çıkmış bir adam (Jack), büyük mafya patronu Macha ve nereden çıktığı belli olmayan glof meraklısı Zach (the Sopranos 'dan çıkmış bi kılıkla tabii ki, mafya denince ilk akla gelenlerden) ve Avi'nin kesişen -ya da kesiştirilen- yolları üzerine kurulmuş film.


Nahiyesinde çokça mafya öğeleri barındıran filmimiz- ki aslında pe de meraklısı değilimdir bu filmlerin- Jack'ın Macha'dan alacağını istemesiyle başlıyor. Bir de nereden geldiği ilk başta belli olmayan kartvizitler var; daha sonra Jack'in hayatını kurtaracak ya da başka bir açıdan bakıldığında tamamiyle dibe batıracak olan kartvizitler.


Eğer 3 gün ömrünüzün kaldığını öğrenirseniz yapacağınız şeyler ne olurdu? Bu soru sorulduğunda aslında filmin ufacık bir falsosu var; çünkü çoğumuz zaten yüklü miktarda sahip olduğumuz parayla kendimize ufak bir cennet kurarız, 3 günü böyle kurtarırız ama Jack, Avi'nin teklifini biraz da peşinde Macha'nın adamları olamsı sebebiyle kabul ediyor ve Avi ve Zach için çalışmaya başlıyor.


Filmi diğer klasik mafya filmlerinden ayıran özelliği, Jack'in hapishane arkadaşları olan usta bir dolandırıcı ve satranç ustası olması. Oldukça tehlikeli olan bu karışımın ortakları, mükemmel bir formül yapıyorlar kendilerine; kesin bir dolandırıcık formülü ki bu formülü öğrenen Jack'da bunu kullanıp paraya para demiyor bir anlamda.


İşin içine kimsenin yüzünü göremediği ancak O'nun herşeyi gördüğü Mr. Gold girince de film, hafif bir Dövüş Kulübü havası alıyor ki açıkçası ben Gur Ritchie'den daha yaratıcı birşey beklerdim; Snatch filminin hastası olan bir insan olarak bu kadar kolay bir şekilde filmin bağlanması beni çok rahatsız etti açıkçası. Özellikle klostrofobik Jack'in asansorde alteregosu Mr. Gold ile olan muhabbeti ve gereksiz bir Fight Club göndermesi -oldukça aleni ve oldukça gereksiz kanımca- fazlasıyla uzundu; herkes kendi kendine kendisiyle konuşur, tamam, Mr Gold'u ancak bu şekilde seyircilere hissettirebilirde bu da tamam, ama bu kadar uzun, gürültülü ve dediğim gibi fazlasıyla Fight Club havası estiren bir monologa hiç mi hiç gerek yoktu. Keza Mazcha'nın kendi iç hesaplaşmaları da gereğinden uzun tutulmuş gibi geldi. Ancak Ray Liotta'nın hayat verdiği Macha karakterinin devamlı solaryumda olması ve , sanırsam, evin yaklaşık bütün odalarına solaryum cihazlarının yerleştirilmesi, özellikle her daim bronz gezen arkadaşlarımızın seveceği bir detay olmuş.


Filmin en hoş taraflarından birisi Avi ve Zach'in gerçek kimliklerinin ortaya çıkması. Jack ve Mr. Gold ile uğraşan bünyelerimz, filmin sonunda ipuçları tekrar gösterildiğinde nasıl oldu da düşünemedim şeklinde hayıflanıyor. Yoksa Zach gibi bir Sopranos karakterinin kitaplarla ne işi olsun?


Filmde herkes unutulsa bile unutulmayacak bir karakter var ki o da memur giyimli tetikçimiz. Görmediği insanları, örneğin bir üst kattaki adamı, kafasına ateş ederek öldürebilecek kadar isabetli atışlar yapan ve sonrasında da hiçbirşey olamamış gibi yoluna devam eden tetikçi Sorter,gerçekten çok başarılı, bir o kadar da vicdanlı bir karakter olmuş.


Biraz fazla eleştirdim galiba filmi ama bence bulunduğunda izlenebilecek bir film. Bir kaç sahne hariç temposuyla seyirciyi sarıyor, ayrıca içinde barındırdığı bilmeceleri "kimin kim olduğu yorumu" ile filmi izlerken film üstüne düşünmenizi sağlıyor. İzlemekten pişman değilim,bir daha olsa yine izlerim.

0 yorum

Waitress

Adrienne Shelly’nin 2007 tarihli üçüncü filmi Waitress ve ne yazık ki son filmi. Apartmanında tesisatçıyla yaşadığı bir gürültü tartışması nedeniyle 1 Kasım 2006’da öldürülmüş Shelly, yazdığı, yönettiği ve oynadığı filminin gösterildiğini görememiş.* Bu bilgiyle izlendiğinde film, benim gibi film boyunca ağlamayı neredeyse hiç kesmemek mümkün.

Jenna (Keri Russell), çok güzel turtalar yapan bir aşçı ve garsondur. Kıskanç ve baskıcı kocasından kurtulmak için para biriktirir. Ancak bu sırada hamile kaldığını öğrenir. Bebeği istemediği halde kürtajı hiç düşünmez, ama planlarını da değiştirmez. Para biriktirmeye devam eder, turta yarışmasını kazanıp yeni bir hayata başlamak ister. Bütün bunlar olurken kasabaya yeni bir jinekolog gelir. Kocasının tam tersi olan Dr. Pomatter kibar ve ilgilidir. Aralarında önce bir seks ilişkisi başlar, daha sonra ise bu güzel bir yakınlığa dönüşür. Jenna’nın hamileliği ilerler, onun tek istediği hala hayatını değiştirmektir. Yüzünde her zaman her şeye katlanabilen bir ifade vardır. Bunun da nedeni yaptığı “Earl’ün bebeğini istemiyorum”, “Kendine acıyan zavallı hamile” gibi adlar verdiği turtalarıdır. Üzgün olduğu anlarda kafasında hep yeni turtalar planlar, bu nedenle de sadece hayatta kalmaz aynı zamanda güçlü de kalır. Ama asıl gücü kucağına bebeğini aldığında kazanır.

Birlikte çalıştığı ve çok yakın olduğu Becky (Cheryl Hines) ve Down’un (Adrienne Shelly) hediye ettiği kitap sayesinde bebeğine mektup yazar Jenna. İkinci rahatlama alanı da budur. Muhteşem güzellikteki ilk mektubundan sonra bu mektuplar –turta isimleri gibi- ruh haline göre şekillenir. “Sevgili bebek” ile başlayan mektuplar, bazen “sevgili lanet bebek”e dönüşür. Özellikle sakladığı paralar ortaya çıkınca, kocasına açıklama olarak bebeğe beşik almak için para biriktirdiğini söylemesinden sonraki mektubu inanılmazdır; “Sevgili lanet bebek, eğer beşiğini nasıl aldığımızı öğrenmek istersen anlatacağım. Senin beşiğin benim yeni bir hayata başlayabilmek için biriktirdiğim parayla alındı. Seni beşiğe her yatırışımda şöyle düşüneceğim; lanet bebek, lanet beşik, bu lanet hayata sıkışıp kaldım.”

Ama neyse ki bu hayata sıkışıp kalmaz Jenna, filmin sonunu söylüyorum farkındayım, ama bunu söylemekten gerçekten keyif alıyorum ki Jenna özgürlüğünü kazanır, yepyeni bir hayata başlar. Filmi izlerken Fırat Yücel’in Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında yazdığı yazıyı düşündüm. Bir kadın olarak ben bile Jenna’nın iki erkekten birini seçip o hayatı yaşayacağını düşündüm. Evli olmasına rağmen Dr. Pomatter ile birlikte kaçabileceklerini sandım. “Yeşilçam Melodramları” dediğimiz filmlerin düşünce yapımızı nasıl etkilediğinden söz ediyordu yazısında Fırat Yücel*, üstelik sadece erkeklerin değil ne yazık ki bu konuda kadınların da düşünce yapısını etkilemiş ve “iki erkekten biri” seçeneği bir tür ezber haline gelmiş. Oysa Jenna üçüncü seçeneği, özgürlüğü seçiyor. Bebeğini kucağına aldıktan sonra, yanındaki iki erkeği de flu olarak görüyoruz ve hastaneden kocası parayı ödemediği için kovulsa da dimdik çıkıyor Jenna, turtalarından ve kızından oluşan yepyeni bir hayatı seçiyor. Artık gözleri üzgün bakmıyor, ama içlerinde hala hayatın anlamı saklı.

Ben çok ağladım evet, yukarıda söylediğim nedenler yüzünden, ama film çok da eğlenceli zaman zaman. Bir kadının özgürlük yolunun pastalardan geçmesi fikri beylik gelebilir ilk bakışta, ama öyle değil. Çünkü bunlar sıradan turtalar değiller; Jenna’nın kendini ifade şekli, aslında bir anlamda da günlükleri onlar.

Ayrıca bu filmle ilgili güzel bir de haber var. Altyazı'nın desteğiyle film "Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali" kapsamında 9 Mayıs Cuma saat 19.00’da Kızılırmak Sineması’nda gösterilecek. Hem yönetmeni anmak, hem de Juno’dan sonra bozulan hamilelik, özgürlük gibi konulardaki algımızı düzeltmek için filmi izlemeli. (Ankara'da bulunanlar bu gösterimi kaçırmamalı, diğerleriyse mutlaka bir yolunu bulup izlemeli). Ayrıca Keri Russell’ın Jenna rolünde çıkardığı harika performansı görmek için de.. Bir tür sanat eseri sayılabilecek turtaları en sonunda hak ettiği şekilde görmek de güzel.

*Altyazı Dergisi, Mayıs 2008

0 yorum