Ghost World

Çok geç kalınmış, arkadaş tavsiyesi sayesinde neyse ki daha fazla geç kalınmadan izlenmiş 2001 yapımı çizgi romandan uyarlama Terry Zwigoff filmi. Yönetmen ne yapmış etmişse hemen bulup izlemek istiyorum, diğerleri için de geç kalmadan.

Enid ve Rebecca liseden mezun olurlar. Koleje gitmeyip hemen iş bulmak ve birlikte ev tutmak gibi hayalleri vardır. Kendilerini yaşıtlarından, hatta dünyanın geri kanalından farklı görürler. Tuhaf denilebilecek insanlara yakınlık duysalar bile onlara da sivri dillerini uzatmaktan geri durmazlar. Rebecca bir kafede iş bulup çalışmaya başlar. Enid ise önce geçebilmek için yaz okulunda sanat dersleri almak zorundadır. Hemen iş ve ev hayatına atılmak için de can atmaz. Gözlem yapmaktan, insanları izlemekten hoşlanırlar. Gazetede kişisel ilanlardan buldukları Seymour’a bir randevu verip onu uzaktan izlerler, sonra evine kadar takip ederler. Bir plak sayesinde hayatına da girer Seymour, Enid’in. Seymour’ın “tuhaflığını” çekici bulmaya onun plak koleksiyonuyla ilgilenmeye başlar. Aralarında biraz garip de olsa bir arkadaşlık oluşur. Daha fazla ayrıntıya girmeyeyim, ki çok güzel detayları var filmin, bu pek kaba bir özet oldu.

Çok zekice yazılmış bir senaryosu var filmin, neredeyse her karesinde toplumsal bir eleştiri var. Ama bu senaryoya o kadar güzel yedirilmiş ki, hiçbirinin altı kalın kalın çizilmiyor. Enid’in bir fast food dükkanındaki ilk iş gününde büyük seçim olsun mu diye soramadığı, çok şişman bir kadına bol tereyağlı mısır verirken tiksindiği sahne çok eğlenceli, bu kadar yerinde bir eleştiriyi doğrudan fast food’u ele alan filmler bile yapamadı. Sanat derslerinde fincanın içine atılmış bir pedin dahiyane bulunması, bir afiş üzerinden yapılan ırkçılık eleştirisi.. O güzel detaylardan sadece birkaçı.. Ayrıca liseden mezun olmuş genç birinin önünde sadece hemen bir iş bulup gündelik hayata karışma, ya da koleje gitme seçeneklerinin olmasını da eleştiriyor film. Bir ütü masasına, bardaklara heyecanlanmaları bekleniyor onlardan, girdikleri ilk işte tutunmaları, hayatlarının geri kalanını hemen planlamaları… Hiç gelmeyecek bir otobüsü beklemek ve ona binip gitmek belki de bu seçeneklere en iyi alternatifi oluşturuyor. Neyse ki Enid de bu çok doğal bocalamalardan birini yaşayıp ne yapmak istediğini soruyor kendine ve o otobüsün çağrısına uyuyor.

Enid’in eskiden her şey daha mı iyiydi sorusuna Seymour’ın verdiği cevap filmin incelikle söylemek istediği şeyi özetliyor sanki. “Bilmiyorum, insanlar hala birbirlerinden nefret ediyorlar, ama bunu nasıl saklayabileceklerini daha iyi biliyorlar.” Biraz o saklı olana bakıyoruz sanki, insanları takip edip evlerine kadar vararak..

Oyunculuk konusunda da çok doğru seçimler yapılmış; Thora Birch ve Scarlett Johansson rollerinde çok iyiler; ama Steve Buscemi, Seymour karakteriyle inanılmaz.. Çok da güzel bir soundtrack’i var filmin, Seymour’ın plak koleksiyonundan oluşan. İzlendikten sonra kesinlikle hemen dinlenmeli.

4 yorum

Juno

“Sevimli jenerik ve gülümseten karakterler, güzel müzikler, basit ama etkili senaryo, küçük ve samimi bir film.”

Juno için yapabileceğim tanım budur, bu tanımın son dönemde ön plana çıkan bağımsız filmler için de gayet ideal olduğunu görebilirsiniz. Juno da böyle bir film.. Keyif veriyor ama bir yandan da “bu tarz filmler yapmanın dahi bir şablonu oluşmaya başladığı” düşüncesiyle ürkütüyor..

Erkek arkadaşı ile girdiği ilişkiden sonra hamile kalan 16 yaşında bir karakter.. Yaşıtlarından farklı, hatta okuldakilerin garip diye nitelendirdiği çocuklardan.. Ailesine durumu açıyor, önce kürtaj düşünse de sonra karnındaki varlığın canlı olduğu fikriyle vazgeçiyor ve çocuğunu büyütecek bir aile bulmaya karar veriyor.. Juno^nun ailesi de bu arayışa ortak oluyor ve bebeği sahiplenecek bir çift buluyorlar. Burada hikayeye o çift de dahil oluyor ve senaryo yan unsurlarla güçleniyor, ana konuyu destekliyor.. Bu ikisi arasındaki bağlantı zaman zaman güçlense de bana göre sert ve ters bir şekilde kopuyor..

Filmin özellikle senaryo dalında ödüller almasını pek anlayamıyorum, Akademi üyelerinin “bir ödül verelim, bağımsızları da yanımızda görelim” düşüncesi sanırım bu, ya da film sonunda oluşan gülümsemenin etkisi.. İyi bir film Juno, ancak karakterlerin tepkileri ve hikâyenin gidişatı biraz zorlama gibi duruyor. Filmlerde gerçekçilik aramam ancak bir babanın kızının hamile olduğunu duyduğunda gözlerinde oluşacak ifadesi önemlidir, burada kabulleniş biraz hızlı gibi.. Yine ana karakterimizin sorunlu ya da farklı olduğunu bilmeme rağmen nedenlerini anlamak isterim, film Juno^nun neden “farklı” olduğunu da anlatsın isterim, burada dayatma kabul edemem.. Bunları göremedim maalesef.

Aynı şekilde zorlama bir ilişki gibi duran ve sadece bir araçmışçasına incelenen erkek arkadaş (ya da partner diyebilirim, sonuna kadar öyle duruyor) karakteri de filmin sonunda güzel şarkılara eşlik edecek bir aşık pozisyonuna biraz hızlı geçiyor gibi, eğer bir müzik grubu ve arkadaşlık söz konusuysa senaristin bunu bize hiç anlatmadan kabul ettirmesi de garip kaçıyor.. Sanırım filmin samimi duruşu ile geldiği noktada izleyicisine her şeyi koşulsuz kabul ettirebileceklerini düşündüler, çoğu izleyici için de haksız sayılmazlar.. (ayrıca yine “bu tarz” filmlerin süresi de bellidir, fazla yayılamaz)

Ayrıca son olarak filmin verdiği mesajlara da şaşırıyorum, 16 yaşında anneliğin kürtaj düşüncesine bariz üstünlüğü var, filmde gördüğümüz en sevimsiz insanların “Şimdiki kadınlar” derneğinde olması başka bir şey anlatmıyor sanırım.. Son zamanlarda mesaj kaygısı gütmediği belli olan filmlerin bir noktada ne anlattığını şaşırması hadisesi Juno için de geçerli. Across The Universe* savaş karşıtıyken hikâyenin çıkarları gereği barışçılara bomba yaptırmıştı, Juno da “doğurun gitsin” der gibi, anlam veremiyorum bu duruma.. Bebeğin yeni annesi olacak karakterimizin de filmin en sinir bozucu varlığı olması ve bebeğe kendi istediklerine göre bir hayat dayatacağı belli olmasına rağmen “iyi anne” gibi gösterilmesini de kabullenemedim. Çocukları için her şeye karar veren ebeveynler maalesef göründükleri kadar düşünceli ve iyi değiller, sadece yaşayamadıklarını yaşatmak için bebek yetiştirirler. (evet saksıdaki çiçek gibi)

Aslında çok iyi bir Tv dizisi olabilirdi bu hikâyeden, böylece Juno^nun çocukluktan kadınlığa ve anneliğe geçişini, karnında taşıdığı varlığın etkilerini üzerinde hissetmesini biraz daha iyi anlayabilirdik. Sadece şu kullandığım resimde bulunan “hamburger telefon” anlatmak zorunda kalmazdı Juno^nun çocukluğunu..

Sözün özü, Kimya Dawson ve The Moldy Peaches^ın güzel müzikleriyle süslü, oyuncaklı bir jeneriğe sahip, Ellen Page^in iyi oyunculuğu ile renk kattığı “zaman geçiren” filmlerden birisi Juno.. Aslında üzerine düşünmeyi gerektirmeyen ve Pazar günü evde oturup izlenebilecek filmlerden birisi, siz de benim yaptığım hataya düşüp biraz düşünürseniz “küçük ve samimi” film gözünüze farklı görünecektir.. (Yazı bittiğinde anladım ki çok gerilmişim aslında filme..)

*(Across The Universe gayet mesaj veren bir film olabilirdi aslında The Beatles şarkılarıyla ama farklı bir şeydi aradıkları sanırım, başka bir yazının konusu)

2 yorum

Bana Şans Dile

Mustafa Hakkında Herşey (ayrı olmalı aslında bu) ve Babam ve Oğlum'un yanında dizi filmleriyle de adını iyice duyurmuş genç yönetmen Çağan Irmak'ın, ilk kez 14. Uluslararası Ankara Film Festivali’nde izleyicilerle buluşmuş,. ilk uzun metrajlı filmi.

Babasız büyüyen, anne sevgisini tatmamış bir şekilde yetişen, okuldaki arkadaşlarının saygı duymadığı, önemsemediği; hayatı boyunca meramı dinlenmemiş ezik bir tip olan Bahadır (Rıza Kocaoğlu)'ın, bir gün okuduğu liseye silahla gelmesi ve tüm sınıf arkadaşlarını rehin alıp, onlardan, onların en önemli sırlarını mikrofonla sınıf penceresinden haykırmalarını istemesi, medyaya, çevreye ve daha doğrusu kendilerine karşı en azından bir kez samimi olmalarını istemesi ama bunu yaparken de kesinlikle etik değerlere bağla kalmaması ekseninde incelenebilecek filmin beni tatmin etmediğini ve senaryodaki "vurucu" olması planlanmış birkaç cümlenin gerek çekim, gerek cast, gerekse filmin tüm doğası ele alındığında fazla yavan kaldığını söyleyerek açmak isterim divanı.

Film gerçekten Çağan Irmak'ın gelişimi açısından önemli ipuçları veriyor. Bana Şans Dile için "İlk denemesi de olsa, başarılı!" demek ben de isterdim ama film yönetmenin diğer ürünlerinin kıymetini bilmemiz için bizlere imkan sunuyor. Basit bir "arıza çocuk" psikozu, karakterin yansıtmasının beklendiği şiddeti siliyor bir ânda. Özgüvenden yoksun edebiyat öğretmeni rolünde gerçekten sırıtan bir Deniz Uğur; günübirlik ilişkiler yaşayan umarsız anne Nilgün Belgün; film boyunca sinirlenmemiz için arada "ben buradayım!" mesajı veren Volkan Severcan, hatta tüm kadro çok kötü. Satanizm, baba baskısı, terfi uğruna-şöhret uğruna yapılabilecekler ve cinsel kimlik arayışı gibi kavramlar kenar süsü olsun diye serpiştirilmiş ama çok eğreti durmuş. Problemli ana karakterle duygusal ânlar yaşaması için monte edilmiş Melisa Sözen'i sabit performansıyla ayrı tutarak genel bir değerlendirme (izninizle bir de tahmin) yapmam gerekirse;

Çağan Irmak ukte olarak kalmasını istemediği için hayata geçirmek istediği bir işi kotaramamış diyebilirim.
Zaten çok da uzun olmayan süresi, sıradan içeriği ile televizyon dizilerinden önce bir dem, ama yalnızca bir dem alınabilecek bir yapım benim için Bana Şans Dile.

Hepinize şans dilerim.

1 yorum

Milyang

Chang-dong Lee, İstanbul Film Festivali’nden tanıdığımız bir yönetmen. 2002 yapımı filmi Oasis’i izlediğimde kelimenin tam anlamıyla aptallaşmıştım. İki özürlü insanın aşkıyla öyle sorular soruyordu ki yönetmen, insan kendi düşüncelerinden bile emin olamıyordu. Bu iki insanın aşkını, birinin diğerini istismar etmesi olarak yorumlayan insanlardan mısınız, yoksa neden olmasın diyenlerden mi, peki bu iki insanın sevişmesine bakabilir misiniz, kendinizden utanmadan bu filmi izleyebiliyor musunuz? Sınırları zorlayan bir yönetmen olduğunu göstermişti Chang-dong Lee ve 2007 yapımı filmiyle bir kez daha gösteriyor ki sınırlarla işi yok.

Shin-ae, kocasının ölümünden sonra onun doğduğu kent olan Milyang’a oğluyla yerleşir. Bir piyano okulu açar ve yatırım için arsa bakar. Başkaları tarafından biraz tuhaf bulunduğundan onların arasına karışmak ister. Burası küçük bir şehir olduğundan da kısa zamanda bir çevre edinir. Milyang’a geldiğinden beri özellikle Jong Chan yanından hiç ayrılmaz. Ancak onun arsa bakması ve okul açması bazılarına parası olduğunu düşündürür ve fidye için çocuğu kaçırılır. Verdiği parayı yeterli bulmayan fidyeci, çocuğunu öldürüp nehre atar. Katil küçük bir yerde saklanamaz hemen yakalanır. Shin-ae bu olaydan sonra sinir krizleri geçirmeye başlar ve tam krizlerinden biri sırasındayken kiliseye girer. Tanrı’yı bulduğuna inanır sonra, tanrı’nın ona huzur verdiğine. Ama kocasının ve oğlunun kaybının yerine koyduğu tanrı da ona ihanet eder, kendisine verdiği huzurun aynısını oğlunun katiline de verir.

Bu filmde başka tehlikeli soruların peşinden gidiyor yönetmen. Shin-ae’nin oğlunu kaybetmesinden sonraki dönemde yaşadıkları aslında sadece isyan ve acıyken, tanrı’yı içinde bulduğunu sandığı dönemden sonraki hali ise neredeyse delilik.. Çünkü kendi ağzından söylediği bu soru onun canını çok fazla yakıyor, “Ben onu affetmeden tanrı hangi cüretle affeder?” Onu delirtmeye başlayan da bu soru oluyor. Önceleri sadece gördüklerine inanan biriyken sonra tanrının varlığına inanmaya başlıyor; ama bu ona daha fazla acı veriyor. Artık yaptığı her şeyde tanrıyı kızdırmaya çalışıyor. Shin-ae filmin başından sonuna kadar birçok değişiklik yaşıyor. Filmin sonunda kendi saçlarını keserken gördüğümüz kişi artık başka biri. Yaşadığı kayıpların acısının onu nereye getirdiğini o kadar iyi görüyoruz ki, filmin sonunda ona bakarken bizim de canımız acıyor. Filmi sözlerle anlatmak pek mümkün değil, bütün çığlıklara ve acıya rağmen sessiz bir film bu ve görsel olarak çok güzel..

Do-yeon Jeon, Shin-ae karakteriyle inanılmaz bir oyunculuk çıkarıyor. Shin-ae’nın çektiği acıyı ve nasıl bambaşka birine dönüştüğünü tamamen hissediyoruz.. Filmin başından sonuna kadar geçirdiği dönüşümü, yaşadıklarının etkisini yüzünde görüyoruz, gerçekten çok etkileyici bir oyunculuk.. Kang-ho Song da hiçbir şansı olmasa da Shin-ae’nın peşinden ayrılmayan Jong Chan rolünde oldukça iyi. Film 142 dakika, ama kesinlikle süresini hissettirmeyen filmlerden ve İstanbul Film Festivali’nin bu yılki programında.. Bence bu yönetmeni takip etmekte fayda var, Oasis gibi başka bir film izleme deneyimi sunuyor bu filmiyle de. Ayrıca Milyang’ın kelime anlamı “Gizli Günışığı”ymış bunu bilmek farklı okumalara da yol açabilir sanki.

1 yorum

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali


Nisan’ı yılın en güzel aylarından biri haline getiren İstanbul Film Festivali’nin programı açıklandı. “Sinemada İnsan Hakları, Uluslararası Yarışma, Ulusal Yarışma, Akbank Galaları, Yıllara Meydan Okuyanlar, Dünya Festivallerinden, Genç Ustalar, Amerikan Bağımsızları, Ntv Belgesel Kuşağı, Mayınlı Bölge, Geceyarısı Çılgınlığı, Kadının Adı Var, Canlandırma Sineması, 68 ve Mirası, Siyad 40 Yıl’ın En İyileri, Marc Caro: Hayallerde Kaybolmak, Milos Forman; Asilere Övgü, Orhan Aksoy | Michelangelo Antonioni | Ingmar Bergman | Deborah Kerr | Alain Robbe-Grillet | Michel Serrault | Edward Yang | Artun Yeres Anılarına Gösterim” gibi bölümlerle 200 film var festivalde.

Hangi filmden bahsetmeli bilmiyorum, Zabriskie Point, Easy Rider, One Flew Over the Cuckoo’s Nest filmlerini bir kez de perdede izleme şansından mı, yoksa sabırsızlıkla beklediğimiz Into The Wild ve I’m Not There’i artık izleyecek olmamızdan mı?.. Bir yandan L'Avventura, Vargtimmen ve Anayurt Oteli filmleriyle usta yönetmenleri anmanın hüznünü yaşarken, diğer yandan her zaman inanılmaz bir keşif vaat eden Mayınlı Bölge ve Genç Ustalar bölümlerindeki sürprizlerin heyecanını yaşayacak olmamızdan mı?.

Uluslararası jüri başkanlığını ünlü görüntü yönetmeni Michael Ballhaus’un yapacağı yarışmada Michel Gondry’nin son filmi Be Kind Rewind var. Semih Kaplanoğlu’nun başkanlığındaki Ulusal Yarışma’da ise Hüseyin Karabey’in filmi Gitmek ve çok merak ettiğim Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı filmleri var. Bunlar dışında Haneke’nin yeniden çektiği Funny Games, Mike Leigh’in Happy-Go-Lucky, Wes Anderson’ın The Darjeeling Limited filmleri de programda ilk gözüme çarpanlardan. Ayrıca filmlerin yanında festivalin etkinliklerinin de mutlaka takip edilmesi gerekiyor. Çünkü festival boyunca Bilsar Binası’nda devam edecek “L’Avventura’yı Yeniden Kurgulamak” sergisi filmler kadar heyecan verici. Heyecan yazıp duruyorum sürekli farkındayım, ama hissettiğim tam olarak bu. Bu kadar çok filmi bir arada görmek şimdiden elimi ayağıma dolaştırıyor bile.

Nadine Labaki’nin Sukkar Banat filmiyle 5 Nisan’da açılacak festival 20 Nisan’a kadar Beyoğlu Emek, Beyoğlu Atlas, Beyoğlu Fitaş, Beyoğlu ve Kadıköy Rexx sinemalarında, festival kitapçığı 15 Mart'tan, biletlerse 22 Mart’tan itibaren satışta.

Programla ilgili daha ayrıntılı bilgi için www.iksv.org/film/index.asp

6 yorum

Hitchcock Classics



Vanity Fair dergisi Hollywood Portfolio sayısını Hitchcock'un 11 filminden 11 sahnenin canlandırılıp fotoğraflanmasına ayırmış. Psycho, Rear Window, Marnie, North by Northwest, The Birds, Dial M For Murder, Lifeboat, Rebecca, To Catch a Thief, Strangers on a Train, Vertigo filmlerinden kareler Charlize Theron, Scarlett Johansson, Javier Bardem, Naomi Watts, Keira Knightley, Jennifer Jason Leigh, Emile Hirsch, James McAvoy, Renée Zellweger, Gwyneth Paltrow, Robert Downey Jr., Tang Wei, Josh Brolin, Casey Affleck, Eva Marie Saint, Ben Foster, Omar Metwally, Julie Christie, Jodie Foster, Seth Rogen ve Marion Cotillard ile yeniden sahnelenip fotoğraflanmış. Titizlikle gerçekleştirildiği belli olan bu çalışma sonunda ortaya gerçekten inanılmaz sonuçlar çıkmış. Fotoğrafların tam boyutlu hallerine
burdan ulaşabilirsiniz

2 yorum

Anayurt Oteli


Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından uyarlanan 1986 yapımı Ömer Kavur filmi.

Öncelikle kitaba ve filme olan hayranlığımı belirtmek istiyorum. Ömer Kavur’un filmlerini art arda kendisiyle ilgili bir belgesel* hazırlama aşamasındayken izlediğimde şaşırmış ve sarsılmıştım. Türk sinemasının en iyi yönetmenlerinden biriyle karşı karşıya kalmanın şaşkınlığı geç kalmış olmanın üzüntüsüne karışmıştı. Kendisiyle tanıştıktan sonra ise o filmleri ancak böyle sakin, mütevazı ve titiz bir insan çekebilirdi diye düşündüm, onu az da olsa tanıdığım için kendimi şanslı saydım.

Anayurt Oteli, Akrebin Yolculuğu, Gizli Yüz, Türk Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında her zaman yer alacak filmlerden, özellikle Anayurt Oteli bir romandan yapılabilecek en iyi uyarlama.. Kitabın ruhunu korumak bir yana, sanki kitaba yeni sayfalar eklemiş Ömer Kavur, karakteri ve romanı zenginleştirmiş.

Kitabın ve filmin konusu kısaca; Zebercet babasından kalan Anayurt Oteli adlı bir oteli işleten sorunlu bir karakterdir. Otelde kısa bir süre sonra kalıp geri döneceğini söyleyerek ayrılan gizemli bir kadına tutulur. Bundan sonra otelde zaman bir türlü ilerlemez Zebercet için, artık sadece o kadını bekler, temizletmeyip aynen koruduğu kadının odasında zaman geçirir ve onu beklerken gittikçe karanlığa sürüklenir. Müşteriler, az da olsa gidip gelen aynı yüzler, ilerlemeyen zaman, hiç gelmeyeceği halde beklenen kadın, psikolojik sorunlarını iyice su yüzüne çıkarır. Oteli kapatıp kendisine yardım eden bir kadınla birlikte yalnız kalır. Ara sıra dışarı çıkar, ama bu çıkışlar onun yabancılığını daha fazla arttırır.

Ömer Kavur gerçek bir yönetmenlik başarısı sergilemiş bu filmde, senaryo aşamasında Yusuf Atılgan ile olan konuşmaları belli ki Zebercet’i çok iyi anlayıp yorumlamasına yardımcı olmuş. Her filminde mekanları çok iyi kullanmasıyla bilinen yönetmen bu filmde de oteli çok iyi kullanmış -belki gençliğinde otellerde çalışmış olmasının da bir katkısı olmuştur bunda. Oteli nerdeyse Zebercet’in zihni haline getirmiş, görüntü yönetmeni Orhan Oğuz’un da yardımıyla kasvetli bir otel, gerçekle hayaller arasında gidip gelen bir karakter için en uygun görsel dili yaratmış, otelin karanlığı ve dışarının aydınlığı arasında güçlü bir tezatlık kurmuş. Dışarıdaki her bir bölümü Zebercet’in yabancılığını, yalnızlığını vurgulayan sahneler olarak tasarlamış. Ve Zebercet’i sinema tarihimizin en huzursuz, tekinsiz karakterlerinden biri haline getirmiş. Macit Koper de kapkaranlık rolünün içinde bir an bile kaybolmamış.

Tartışmasız Anayurt Oteli Türk Sinema tarihinin en iyilerinden biri, uyarlamalarla dolu tarihinin ise en iyi uyarlaması. Bunda dönemin zor şartları altında en iyisini yapmaya çalışan ekibin büyük payı var. Ömer Kavur’un oyuncu seçiminde bile Yusuf Atılgan’a danışacak kadar özenli çalışmasının, Orhan Oğuz’un ağaçlara aynalar yerleştirip yaptığı yaratıcı ışığın, karakterleri iyi anlayıp yorumlayan oyuncuların, aynı otelde kalıp özveriyle çalışan ekibin...

Filme ulaşmak nerdeyse mümkün değil. Bu nedenle önümüzdeki İstanbul Film Festivali'nde Siyad’ın 40’ıncı yıl seçkisi kapsamında yapılacak gösterimin büyük bir önemi var. Edebiyatımızın ve sinemamızın iki ustasının ortaklığından çıkmış bu muhteşem filmi izlemek kolay bulunur bir şans değil çünkü.

2005 yılında kaybettiğimiz Ömer Kavur'u anmak için de bir şans bu filmi sinema salonunda izlemek. Keşke daha fazla film çekebilseydi, ama kendisinin de söylediği nedenlerle bu ülkede fazla film çekemedi;

“Bir ülke ki sinemasına hiçbir maddi destekte bulunmuyor, bir ülke ki televizyonları sinemaya sıcak bakmıyor, bir ülke ki filminize sponsor bulmak için imkansıza yakın bir güçlük içinde yırtınıyorsunuz. O zaman nasıl film yapacaksınız?”*


*Ömer Kavur: Benim Arayışım Sinema (Belgesel), Yönetmen: Şaban Özinal

0 yorum

40. SİYAD - Türk Sineması Ödülleri


Sinema Yazarları Derneği ödüllerini 3 Mart'ta dağıttı. Neredeyse bütün ödülleri Yumurta topladı, film çok güzel, ama tüm ödülleri alacak kadar da mükemmel bir film değil, ancak adaylara baktığımızda onu zorlayabilecek pek bir film yok gibi. Belki Sis ve Gece yapabilirdi bunu, ama o da en iyi yardımcı erkek oyuncu dışında ödül alamamış -ki bence o ödül de Barda'daki oyunuyla Hakan Boyav’ın hakkıydı. Bu da bir kez daha gösteriyor ki geçtiğimiz yıl Türk Sineması için pek parlak bir yıl olmadı. İşte Siyad ödülleri;


En iyi film:
Yumurta (Yapımcı: Semih Kaplanoğlu)
En iyi yönetim: Semih Kaplanoğlu (Yumurta)
Mahmut Tali Öngören en iyi senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal (Yumurta)
Cahide Sonku en iyi kadın oyuncu performansı: Saadet Işıl Aksoy (Yumurta)
En iyi erkek oyuncu performansı: Nejat İşler (Yumurta)
En iyi yardımcı kadın oyuncu performansı: Derya Alabora (Adem'in Trenleri)
En iyi yardımcı erkek oyuncu performansı: İlyas Salman (Sis ve Gece)
En iyi görüntü: Özgür Eken (Yumurta)
En iyi müzik: Zülfü Livaneli (Mutluluk)
En iyi sanat yönetimi: Naz Erayda (Yumurta)
En iyi kurgu: Ayhan Ergürsel, Suzan Hande Güneri, Semih Kaplanoğlu (Yumurta)
Umut Veren Sanatçı: Melis Birkan
SİYAD Onur Ödülleri: Kadir İnanır, Müjde Ar, Safa Önal
SİYAD Emek Ödülü: Üstün Karabol

Kaynak siyad.org

2 yorum

la jetée


bu film çocukluk dönemine ait bir görüntüden çok etkilenmiş bir adamın öyküsüdür



film deyince hepimizin aklına dönen film sargılarının oluşturduğu görüntüler düşer; maksimum stop motion la canlanan kahramanlar ya da .Peki ya görüntünün öncesi fotoğraflar? 1962 yapımı La Jetée, tam da bu fotoğraf karelerinin beyaz perdede değil de bizim zihnimizde filmleştiği yapıtlardan biri. Terry Gilliam'ın 12 Maymun'unu sevenlerin el rehberi, 12 maymun öncesi lucid dream denemesi.

Elimizde 28 dakikalık az zamanda çok şey anlatan bir düzine fotoğraf karesi mevcut. Hani eskiden fotoromanlar olurmuş ya- biz teknoloji nesli olduğumuzdan denk gelemedik onlara- işte o fotoromanların beyaz perdeye yansıyışı. Daha öncesi var mı bilmiyorum, yönetmen Chris Marker kime öykünmüş de böyle birşey yapmış ondan da haberdar değilim ama filmi izledikçe keşke bir 28 dakika daha olsa diyenlerdenim. Fotoğrafların hayat vermeyi başardığı atmosferle ekrana takılıp kalan gozlerimizle şu sayfalarını çevirdikçe hareketlenmeye başlayan çizimleri izliyor gibiyiz.

12 Maymun'u hali hazırda izlemiş insanlar olarak hemen konuyu anlıyoruz anlamasına da keşke izlemeseymişiz aslında Gilliam'ı; orjinali kesinlikle çok daha çarpıcı.

Bu kadar siyah beyaz fotoğraf karesinden yapılanmaya başlayan hikayemiz için de ufacık, tek bir sahnelik bir gerçeklik: Uyanmaya başlayan bir kadının gözünü açışı... Başka bir filmde olsa " Bu da böyle bir sahne herhalde, geçelim bakalım devamında ne olacak." diye düşünen zihnimiz bu filmde tam da bu karede takılıp kalıyor. Filmin kamerayla çekilen tek sahnesi olması dolayısıyla da olabilir belki bu ama filmi bitirdiğimizde fotoğraflarla kurulan bir dünya ve kadının gözünü ne kadar güzel açtığı kalıyor aklımızda. Mutlaka izleyin; hele ki 12 Maymun'u sevmişseniz La Jetée'yi kesinlikle kaçırmayın.


0 yorum

Once

John Carney^in yazıp yönettiği 2006 yapımı başarılı bir film Once..

Kendi halinde şarkılar yazan ve sokaklarda söyleyen bir adam, babasıyla yaşıyor ve hayatının aşkı ile ayrılmış, bir çeşit hayat kırgınlığı yaşıyor ve yalnızlığının sözlerinden güzel şeyler çıkartıyor.. Gündüzleri herkesin bildiği şarkıları çalıyor, para kazanmaya çalışıyor, geceleri ise bastıramadığı sesinden çıkan şarkıları bağıra çağıra, içinden geldiğince söylüyor, insanların dinlemediğini biliyor ve bu rahatlıkla belki de kendini döküp boşalıyor.. Savrulup dağılmasını engelleyen şarkılarını dinleyen biri çıkıyor bir gün, kız geliyor ve gayet ısrarcı bir şekilde belki de irlanda^daki yabancılığının rahatlığıyla çocuğa neden gündüzleri çalmadığını soruyor, şarkıyı kime yazdığını ve onun ne olduğunu merak ediyor, kişiliğine iniyor.. Şarkısını paylaşan hayatını parlaşır diyor belli ki, o şarının kişiselliğinden güç alıyor ve sormaya devam ediyor, sonunda çocuğun elektrik süpürgesi temizleyen birisi olduğunu öğreniyor ve yarın süpürgesini getiriyor.. Sonrası müzik doğuyor, bir şeyler oluyor, öyle herkesin bildiği şeyler değil, birbirlerini tanımıyorlar belki, ihtiyaçları da yok, sadece devam ediyorlar..

Once, bildiğimiz romantik filmlerden çok belirgin bir şekilde ayrılıyor, aslında bir çeşit modern müzikal de diyebiliriz.. Gerçekten muhteşem olan soundtrack^inin çok değerli bir albüm olduğunu ve bu albümün kaydedilmesine neden olanlarla birlikte yapım aşamasını izliyoruz gibi.. “Çocuk kızı gördü, tanıştılar, gülümsediler, çocuk kızı öptü, aşk oldu” netliği de yok filmde, bir sevgi var, başka insanlara yöneltilmiş, onu farklı bir zaman diliminde bir diğer insan üzerinde deniyorsun gibi, başarılı olsan da filmin adı “once”..

Nedense filmi izlerken Damien Rice-Lisa Hannigan ikilisi geldi hep gözümün önüne, Damien gibi adam Glen Hansard, Lisa^nın kırılganlığı Marketa Irglova ile benzeşiyor, yalnız adamın yalnız şarkılarına bir başka gönül yalnızı eşlik ediyor.. Falling Slowly en iyi orijinal şarkı ödülünü ne kadar hakkettiğini de gösteriyor, bunun dışında çocuğun Katherine^in görüntüleri eşliğinde söylediği Lies^da muhteşem bir şarkı, zaten söylenen tüm şarkılar kusursuz, bu zamanda böylesine bir “kız-çocuk” filmi izlediğim için mutluyum, siz de izleyin, kaçırmayın derim..

1 yorum