Scener ur ett aktenskap

“Gerçekçi ve kusurlu bir sevgi”

Bergman’ın 1973 tarihli filmi. Bir ilişkiler başyapıtı. Hakkında ne söylense, ne kadar övgü düzülse az bir film bu.

Filmin hemen başında mutlu bir çift görürüz. Marianne (Liv Ullmann) ve Johan (Erland Josephson) bir gazetecinin sorularını cevaplayıp gülümseyerek fotoğrafçıya poz verirler. Gazeteci, kendilerinden bahsetmelerini ister. Johan kendinden emin ve memnundur. Bütün olumlu özelliklerini sıralar. Marianne ise kendi hakkında söyleyecek pek bir şey bulamaz. Kendisi hakkındaki düşünceleri net değildir. Gazetede yayımlanan bu yazıyı bir yemek sırasında arkadaşları Katarina (Bibi Andersson) ve Peter (Jan Malmsjö) ile birlikte okuyup gülerler. Yemeğin başında herkes iyidir, ancak bir süre sonra Katarina ve Peter tartışmaya başlayıp neredeyse bir kriz geçirirler ve evliliklerini noktalama kararı alarak onların yanından ayrılırlar. Onlar gittikten sonra Marianne ve Johan nasıl mutlu olduklarını, bunu nasıl başardıklarını kendilerine tekrarlayıp uyurlar.

Düzenli bir hayatları vardır, geceleri saati kurup yatar, sabahları birlikte uyanıp hazırlanırlar, evden birlikte çıkarlar. Akşamları buluşup tiyatroya giderler. Aileleriyle iyi anlaşırlar, her pazar Marianne’in ailesiyle yemek yerler. Hayatları sorumluluklar, görevler, ve engellerle doludur. Yine de mutlu olduklarını düşünürler.

Marianne hukukçudur. Boşanma davalarıyla ilgilenir. Bir gün büroya gelen kadına sorduğu sorular sanki filmin düğüm noktasını oluşturur. Kadın aşksız bir evliliğe artık dayanamadığını, kocasına söz verdiği için çocukları büyüyene kadar 15 yıl dayandığını ancak artık aşksız bir evliliği sürdürmektense yalnız kalmayı tercih ettiğini söyler. “Kendime dair bir resim var aklımda ama bu gerçekle örtüşmüyor” der. Tam bu anda Marianne’in yakın planını görürüz, korkmuştur. Bu, Marianne’i daha iyi tanımamız için film boyunca aklımızda tutmamız gereken bir sözdür.

Johan bir kadına aşık olur ve çok sancılı bir ayrılık yaşarlar. Ancak boşanmazlar. Bundan sonra her bir araya gelişlerinde boşanmaktan söz etseler de uzun süre bunu başaramazlar. Bir türlü de birbirlerinden kopamazlar. Görüşüp yemek yer ve sevişirler, en çok da tartışırlar, ancak bir türlü ayrılamaz, nefret ettiklerini söyledikleri o bağı koparıp atamazlar. Bütün bu görüşmeler sırasında görürüz ki değişirler, Johan özgüvenini kaybeder, kişiliği çözülmeye başlamıştır, artık kendinden memnun değil daha çok şikayet eden bir insan olmuştur. Marianne ise kendisine daha fazla kim olduğunu sormaya başlamış, daha huysuz, kavgacı da olsa daha canlı olmuştur, cinsel olarak da soğuk değildir artık. İkiyüzlü olduğunu düşünüp içindeki bastırdığı kişiyi anlamaya çalışmıştır. Psikiyatristinin tavsiyesine uyarak yazdığı satırların hepsini keşke alıp buraya koymanın imkanı olsa. O satırlar neden böyle olduğunu anlamaya çalışan, bahaneler uydurup kimliğine gerekçeler bulmak yerine sadece kendini tanımaya çalışan bir insanın çırpınışıdır. Şimdiye kadar ne istediğini kendisine sormamış bir insanın geç kalmış çığlığıdır onlar ve bence filmin en güzel anlarıdır. Birbirlerine karşı gerçek düşüncelerini ortaya serdikleri bir gece, ettikleri korkunç kavga sonrasında boşanma kağıtlarını imzalar Johan ve Marianne, ancak onları bir sonraki görüşümüzde birlikte olmaktan o kadar mutludurlar ki, ikisi de başkalarıyla evlidir, ancak aralarındaki bağ sanki birbirilerini ve kendilerini tanıdıkça daha da güçlenmiştir. Filmin son sahnesiyle birlikte artık hiçbir zaman ne olursa olsun o bağın kopmayacağına da inanırız. “Ben seni kendi bencil tarzımla seviyorum” der Johan “sen de beni huysuz ve kavgacı tarzınla. Gerçekçi ve kusurlu bir sevgi bu.”

Filmin üç saate yakın bir süresi var, filmi izledikten sonra insan kendini çok yıpranmış ve yorgun hissediyor. Ama iki insanı gerçekten tanımış gibi de mutlu.. Ve tabi evlilikle ilgili düşüncelerini de tekrar gözden geçiriyor..

1 yorum:

  1. Dylan Dog said,

    Ben de filmi izlediğimde kendimi bir roman okumuş kadar yorgun ve dolu hissetmiştim.. evlilik üstüne bu denli dolu bir senaryo yazmak, eşsiz bir birikim ve gözlemin eseri olsa gerek..bu da ancak Bergman gibi bir deha tarafından yazılabilirdi.. face to face ve the silence ile beraber en çok sevdiğim bergman filmi ayrıca..

    on 26 Ağustos 2007 13:21