Zavet
Neresinden tutup nasıl anlatmalı bu filmi bilemiyorum. Filmi izleyenler kendilerine teselli arıyorlardı, “en azından gördük” diyordu biri arkadaşına, ben de filme pazar günü gittiğimden “pazar filmi gibi” dedim pek de inandıramadan kendimi. Sanırım bizim Maskeli Beşler serimizden pek farkı yok bu filmin.
Kusturica’nın her zamanki mizah anlayışında diyenler olacaktır, ama bu sefer çok fazla abarttığını düşünüyorum. Artık galiba icatlar yapan insanlarından ve araya sıkıştırdığı Yugoslavya’ya dair fikirlerinden kendisi bile bıkmış. Çünkü öyle bir saçmalık yaratmış ki nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Denemeye çalışacağım sadece. Tsane, dedesiyle birlikte köyde yaşayan bir çocuktur. Dedesi öleceğini ve onun yalnız kalacağını düşünüp onu şehre yollar, tadilatını yaptığı kiliseye bir ikona alması ve kendisine bir gelin bulması için. Tsane’nin başına bir sürü şey gelir. Jasna ile karşılaşır ve ona aşık olur. Jasna’nın annesi fahişedir ve onu da fahişelik yapması için kaçırırlar. Dedesinin kan kardeşinin torunları Tsane’ye yardım ederler. Bu torunlardan biri cüce, biri de neredeyse devdir. Bunlar ateş etmekten hoşlanırlar ve yine -dede gibi- garip icatları vardır. Tsane, Jasna’yı Gazda’nın (Miki Manojlovic) elinden kurtarır. Köye dönerler, ancak Gazda peşlerinden gelir ve her şey dedenin düğününde kesişir, silahlar patlar. Daha fazla anlatamayacağım çünkü hatırlarken bile daralıyorum.
Cannes Film Festivali'nde de eleştirilen filmini nasıl savundu Kusturica bilmiyorum, ama benim sevdiğim bir yönetmendi. Sjecas li se Dolly Bell, Arizona Dream, Underground filmlerini yapmış bir yönetmen nasıl bu hale geldi, böyle sığ ve basit bir filmi nasıl yapabildi anlamak mümkün değil. Miki Manojlovic yönetmene inanıp bu filmde yer almış belli ki, bunun için ona da üzüldüm. Filme dair bir şeyler söyleyebilmeyi, en azından eğlenceliydi diyebilmeyi isterdim, ama mümkün değil. Sadece hayal kırıklığı..
I Want You
Michael Winterbottom hediyesi 1998 yapımı dramatik, romantik ve etkileyici bir film..
Casino Royale
Mutluluk
Bu filme karşı önyargılı olduğumu öncelikle belirtmek istiyorum. Hatta uzun süre izlemek bile istemedim, ama merakım baskın çıktı ve sonunda izledim. Açıkçası kamera arkasındaki isim Abdullah Oğuz olunca filmin iyi niyetine dair şüphelerim vardı. Handan İpekçi’ye inandığımdan Saklı Yüzler’in pek çok hatasını görmezden gelebilmiştim, ama bu filmdeki her hatanın gözüme fazlasıyla batacağını biliyordum. Mutluluk’un kaynağı olan Zülfü Livaneli’nin kitabını okumadım, belki filme göre daha iyidir, ama film hakkındaki önyargılarımda ne kadar haklı olduğumu gördüm, keşke film beni utandırsaydı.
Meryem (Özgü Namal) tecavüze uğrayan masum bir genç kızdır. “Kirlendiği” için töre gereği babasının amcasının oğlu olan ağa tarafından ölüm emri verilir. Ancak bunu ağanın oğlu olan ve askerden gelecek Cemal (Murat Han) gerçekleştirmelidir, bu “görev” ailenin erkeği ve namusundan sorumlu kişisi olarak ona düşer. İnfaz için Cemal’in askerden dönüşü beklenir. Bu sırada Meryem ahırda kapalı tutulur, intihara zorlanır, ama denese de kendisini izleyen üvey annesinin bakışları altında intihar edemez. Meryem’e sürekli bunu kimin yaptığını sorarlar, ama Meryem söylemez. Cemal askerden döner. Jandarma etrafta gezdiği için bu iş köyde gerçekleştirilemez, Cemal’den Meryem’i İstanbul’a götürmesi ve bu işi yolda bitirmesi istenir. Cemal Meryem’i trenden atmak ister, ama yapamaz. İstanbul’a geldikten sonra ise ellerine kanı bulaşmasın diye Meryem’den köprüden atlamasını ister. Meryem atlamak üzereyken de onu kurtarır. Artık birlikte kaçmak zorundadırlar.
İrfan (Talat Bulut) yaşadığı hayattan sıkılmış bir profesördür. Yaşadığını hissetmek için teknesiyle denize açılır. Cemal ve Meryem’in yolu İrfan ile kesişir. Artık onun teknesinde çalışmaya başlarlar. Önceleri her şey iyiyken Cemal’in, Meryem’i İrfan’dan kıskanmaya başlamasıyla durum kötüleşir. Rüyalarında Meryem’i görür Cemal, bu rüyalardan bile Meryem’i sorumlu tutar. Bu arada teknede sürekli İrfan ile Cemal arasında bir karşılaştırmaya gidilir. İrfan “ben senin gibi net bir adam olamadım” der Cemal’e, “sen bıçak gibisin”, İrfansa duygusal bir adamdır, yumuşaktır, şiir okur, Meryem’e hediyeler alır. Meryem’in zekasının, dünyasının bir tek o farkındadır. Ama sanki yönetmen bıçak gibi asker genç Cemal’i İrfan’ın ağzından fazla över. Ve filmi biz töre ile ilgili bir film sanırken duygularını ifade edemeyen kıskanç aşık ve sert erkek hikayesine döner film. Meryem hiç yoktur teknede, kıskanılan, hırpalanan bir kadındır, ama İrfan’ın dediği zeki kadını göremeyiz biz hiç, onunla ilgili tek bildiğimiz şey o kadar zaman geçmesine rağmen hala tecavüze uğrayan masum bir kadın olduğudur, ne düşündüğünü, hissettiğini bilmeyiz. Cemal’in kıskandığı, sevdiği, koruduğu, hırpaladığı kişidir hala.
Filmin dayanamadığım noktalarına gelince, görüntü olarak çok temiz ve güzel görüntüler var, ama bir kızın intihara zorlanmasını havada dolaşan kameralarla çekmek gerçekliği zedeleyen bir durum tamamen. Bence böyle bir filmde ele aldığı konu açısından gerçeklik hissini korumak çok önemli olmalı, ama yönetmenin öyle bir derdi yok. Meryem’in ruh haline bakmıyoruz bile, Cemal’in düşünceleriyle ilgiliyiz hep, ve bunu da bir zihniyeti anlamak için yapmıyoruz, çünkü onun düşüncelerini yönetmen kıskanç ve sert erkeğe indirgiyor ve aşkla ilişkilendiriyor, bu da filmin söylemini tamamen zayıflatıyor, değiştiriyor. Namus adına işlenen cinayetlere odaklanmak yerine başka her şeyle ilgilenir hale geliyoruz. Ayrıca yönetmen Abdullah Oğuz olunca bu tecavüzü kimin gerçekleştirdiğini de filmin en başından beri tahmin edebiliyoruz, tecavüz eden tabi ki ölüm emrini veren Cemal’in babasıdır. Üstelik Meryem’in masumluğu iyice belirgin hale gelsin diye film boyunca gördüğümüz kadınların hepsi neredeyse kötü. Meryem’in üvey annesi onu soğukkanlılıkla intihara zorlayan kötü kalpli bir üvey anne, İrfan’ın karısı kıskanç ve kötü niyetli bir kadın, İrfan’ın tekneye gelen bikinili öğrencisi ise bağımsız ve flörtçü bir genç kız. Masumluğun film boyunca altı çiziliyor, Meryem masum anlıyoruz, ama keşke denildiği gibi zeki ve parlak bir kadın olduğunu da görebilseydik masum olduğu kadar. En büyük erdem oluyor masumiyet ki isteyerek biriyle birlikte olsa -Saklı Yüzler’deki gibi- masum biri olmayacak, ki bu da filmin dayanamadığım başka bir noktası. Ayrıca Meryem hakkında hiçbir şey bilmediğimiz için araya serpiştirilen geri dönüşlerle gösterilen üvey anne baskısı ya da tecavüz travması da inandırıcılığı yitirip bir süs haline geliyor.
Filmin kafası karışık olması bir yana töre ile kurduğu ilişki de çok yüzeysel. Fatih Özgüven’in dediği gibi; “Keşke Saklı Yüzler daha iyi bir film olsaydı da Mutluluk adlı töre fantezisine mecbur kalmasaydık”.
Dead Man's Shoes

2004 yapımı Shane Meadows filmi..
Filmin son derece iyi yazılmış zekice bir konusu var, ancak herhangi bir şey söylersem filmden alacağınız keyif azalabilir o yüzden genel bir açıklama yapayım, sonra da filmin sevdiğim noktalarına geçeyim;
Richard, Orduda olduğu zamanlarda zihinsel engelli kardeşi Antony^i sömüren ve iğrenç hayatlarına bir şekilde onu da dahil ederek eğlence malzemesi yapan adamlardan intikam almak için kasabaya gelmiştir.. Ordu eğitimi sayesinde hepsinin hakkından kolayca gelir ve göstere göstere öldürür, ancak bu noktadan sonra film kırılma noktasına ulaşır ve izleyici için hazırladığı sürprizlerle basit bir intikam hikayesi olmaktan kurtulur..
Aslında Richard intikam alma işini yaparken kardeşinin spastikliğinden utandığı için kendisini bir canavara dönüştürür, bunca zaman onun yanında olmadığı için, yanında olduğu zamanlarda onu gerçekten sevip sevmediğine bile emin olamadığı için kan döker ve Richard karakterini canlandıran Paddy Considine kişisinin muhteşem oyunculuğu sayesinde de bu işi etkileyici biçimde yapar.. Döktüğü her kan aslında kendi kanıdır ve kardeşi için ödemesi gereken bir bedeldir, bu olayda suçlu olan onca kişiye rağmen ihanetin en büyüğü kendisine aittir.. Çünkü engel olailecekken uzaklarda olmayı o tercih etmiştir..
Yönetmen çok etkileyici bir tarz seçmiş, intikam hikâyelerinde karakteri saklamak esas olmasına rağmen her şeyi göze sokarak yapmayı tercih etmiş, böylece klişelerden uzak, yalın ve akıcı bir aktarımı yakalayabilmiş.. Filmin kendisini açtığı nokta ile final arasındaki zaman dilimi de izleyicinin filmi hazmetmesi açısından çok iyi olmuş..
Kısaca basit bir intikam hikayesinden çok daha öte, Lucky Number Slevin popülerliğinden uzak, ingiliz aksanının güzelliği ile harika bir film olmuş Dead Man's Shoes, izlemediyseniz tavsiyedir..
The Brave One

2007 yapımı pek taze bir Neil Jordan filmi..
Şehrin sesi temalı bir radyo programı yapan Erica Bain (Jodie Foster) ve sevgilisi evlilik hazırlıkları yapmaktadır.. Köpeklerini gezdirmek için çıktıkları bir park gezisinde hayatları aniden değişir, sevgilisini kaybeden Erica içinde bir yabancı olduğunu keşfeder.. Önceleri kendisini korumak için aldığı silahla zamanla intikam meleği tadında kötülerin düşmanı oluverir. Bu sırada Dedektif Mercer ile tanışır ve yaptıklarının doğru-yanlış sağlamasını onun üzerinden yapar, aslında onun da bazı durumlarda adalete güvenmediğini anlaması bir süre daha devam etmesine neden olur.. Dedektif Mercer (Terrence Howard) olayı çözse de Erica^ya ve yaşadıklarından sonra yaptıklarına anlam vermeye başlar ve olaylar herkesin tahmin edebileceği yerlere kolayca sürüklenir..
Filmi genel olarak beğenmedim, sırtını Jodie Foster^a dayamış gibi duruyor.. Aslında 2 saat boyunca Jodie^yi izleyeceksin deseniz, hiç ses çıkartmadan kabul edebilirim ki kendisi en sevdiğim oyunculardandır ancak onun yalnız ve korkmuş bir kadından süper kahraman kılığına bürünmesini filmin temel konusu yapıyorsanız canımı sıkabilirsiniz.. Erica karakterinin evine döndüğü zaman dışarı çıkma denemelerinde fiziksel olarak verilen psikolojik gerilim gerçekten acınası derecede kötü, bu kadar iyi bir oyuncun varken bize kamera ve ışık ile çaresizliğin korkusunu anlatmaya çalışıyorsan ne yaptığını pek bilmiyorsun demektir.. Ayrıca adaleti kendi ellerine alan ve polise yardımcı olduğu düşünülen karakterler hem sinema hem de televizyon için çok eski bir konu, bu yüzden bu konuları işlerken kalıpların biraz daha dışına çıkmalısınız.. Belki Boondock Saints gibi bir anlatımla bu olayı çizgi roman tadında açıklayabilirsiniz, ya da Dexter gibi muhteşem bir karakter yapımına çevirebilirsiniz.. Ama herkesin bildiği ve durduğu yeri kestiremediği bu kişisel adalet konusunda bu kadar yüzeysel bir anlatımla pek başarı elde edemezsiniz.. Senaryo o kadar zayıf ki ölümlerde ellerin titremesi fikrini bile sözlü olarak dile getiriyor, bunu anlatmanın onca yolu varken karakterimiz kendi kendine bunu sormak zorunda kalıyor..
Kısaca hiçbir şey yeni değil, anlatım ve senaryo son derece zayıf.. Hedeflenen gişeyse onun için de tempo son derece düşük.. Yönetmenin ne yapmaya çalıştığını anlamadım ama sanırım Jordan, Jodie^ye fazla güvenmiş.. Güveninde haksız sayılmaz aslında, filmi yine çok iyi kaldırmış ve izlenilebilir kılmış Foster, yoksa ucuz senaryosu ve klişeleri ile yarıda bırakıp çıkılabilir..
Serendipity

Başrollerini John Cusack ve Kate Beckinsale^in paylaştığı 2001 yapımı Peter Chelsom filmi..
Jonathan Trager ve Sara Thomas noel alışverişi sırasında bir mağazada eldiven alırken karşılaşırlar, aynı eldivene elleri gitmiştir ve doğal olarak bir adet kalmıştır, eldivenin diğer taliplisine beraber bir hikâye yazdıktan sonra Serendipity pastanesine giderler.. Tam ayrıldıkları anda ikisi de bir şeyler unuttuklarından geri dönerler ve birlikte zaman geçirmeye karar verirler.. Bu durumda romantik filmlerin en önemli öğesi buz ve kar olayın içine dahil olur, keyifle izleriz.. Herkesin hayatında bir kez olabilecek bir şeydir bu ancak ikisinin de hayatlarında başka insanlar vardır, gerçi Jonathan doğal olarak Sara^dan telefon ve iletişim bilgileri ister ama kaderci bir anlayışla "eğer birbirimizi bulacaksak bir şekilde buluruz" diye düşünen Sara sadece adını söyler ve bir kitaba adını yazarak onu yarın satacağını söyler, jon^da 5 doların üzerinde adını ve telefonunu yazar ve ilginç bir asansör deneyi sonucunda birbirlerini kaybederler.. Yıllar sonra diye devam eden masalımız, birbirlerini arama süreci ve son olarak yüzümüze gülümsemeyi verecek mutlu sona doğru ilerler..
Filmin masalsı öyküsü çok etkileyici olmasa da türün diğer filmlerine oranla anlatımı pek keyifli olmuş.. Romantik komedi diyebileceğimiz ya da halk arasında "Hugh Grant Filmleri" olarak genelleyebileceğimiz bu filmlerde senaryolar genellikle çok zayıf olur ve oyuncular da türün hakimi olduklarından fazla bir şey vermezler.. Herkes artık alıştığı gibi devam eder ve ortaya tüketicinin bildiği, mutlu anların filmi çıkar.. Belki aşık olduğum Kate Beckinsale! ve High Fidelity^den sonra yaşamda benzediğim her adamı canlandırabileceğini düşündüğüm John Cusack başrollerde diye bu filmi bu kadar sevdim, ya da tesadüflerin hiçbir zaman tesadüf olmadığı düşüncesini gerçekliğe çok yakıştırdığım için..Genel olarak zamanı alıp giden, hızlı bir şekilde yüzünüze gülümsemeler konduran belki basit ama temiz bir film..
Jonathan^ın en yakın arkadaşı Dean Kansky karakterini canlandıran Jeremy Piven da çok iyi bir performans göstermiş.. Hayatını hayallere teslim eden adamların yakınlarında her zaman gerçeklerle mutlu olan örnek arkadaşları vardır, ancak bu arkadaşlar kendilerinin gerçekleştiremeye asla cesaret edemeyecekleri romantik maceralarda her zaman hayalperestlerden daha atik olurlar.. Dean^in gelinlik dükkanı önünde "hayır bitmiş olamaz, devam etmeliyiz yoksa onu asla öğrenemezsin" itirazları da aslında salt gerçeklerden oluşan hayatının önemli bir ihtiyacını giderme isteğindendir.. Bu bakımdan Sara^nın arkadaşı Eve ile aynı durumdadırlar..
John Cusack dolayısıyla High Fidelity akıllara geliyor, bir gülümseme bunun için.. Hayatta sadece birkaç saat geçirdiğin insanı arama fikri ile de devam etmeyen bir Before Sunrise düşüyor zihnime, ikisi de kıyas kabul etmez kesinlikle ancak aldığım keyif açısından ikisiyle birlikte anacağım bu filmi.. Haftasonumu keyifli başlattı, teşekkürler..
Ayrıca Hugh Grant filmlerini çok seviyorum, genel bir "Hugh Grant Filmleri"yazısı yazmak istiyorum, zamanım olursa..
Lumière et Compagnie

Lumière’den 100 yıl sonra tanınmış 40 yönetmen bir araya gelir ve onun kamerasıyla filmler çekerler. Uyulması gereken bazı kurallar vardır; filmler 52 saniye olacak, tekrar çekim yapılmayacak ve üç plan kullanılacak.
Bu tür ısmarlama işlerde pek parlak sonuçlar çıkmaz çoğu zaman. En son "Paris Je T’aime"de bildiğimiz ve sevdiğimiz yönetmenler yaratıcılıktan uzak filmleriyle bizi şaşırttılar. Ama işin içinde Lumière ve sinema olunca ister istemez beklentilerimiz başka oluyor. Ancak sonuçlar yine çok iyi değil. Abbas Kiarostami ve David Lynch’in filmleri (ki Lynch'in nasıl üç planda çektiğini anlamak için tekrar tekrar izlemek gerekiyor) hariç çok sevdiğim film olmadı. Ama çok da önemli değil bu, çünkü bu kısa filmlerden daha ilginç olan yönetmenlerin “Neden Lumière’in kamerasıyla film çekmeyi kabul ettiniz?”, “Neden film çekiyorsunuz?” ve “Sinema ölümlü müdür?” sorularına verdikleri cevaplardı. Özellikle Haneke “Bir kırkayağa neden yürüdüğünü ya da tökezlediğini asla sormayın” diyerek farkını ortaya koyuyordu yine, Lynch ise “Film çekmeyi seviyorum çünkü bir başka dünyaya geçmeyi, orada kaybolmayı seviyorum. Filmler, bence, düş kurmanızı sağlayan büyülü araçlar, size karanlıkta düş kurduruyorlar” diye cevap veriyordu neden film çekiyorsunuz sorusuna. Benim favori cevabım da çok sevdiğim bir yönetmen olan Wim Wenders’ten geliyordu; “Yapacak başka bir şey yok”.
Gerçekten farklı bir sinema deneyimi sunuyor bu belgesel, hem bu filmlerin çekimlerini izlemek hem de birbirinden ünlü yönetmenin Lumière kardeşlerin kamerasından baktığını görmek gerçekten güzel bir deneyim.
Ayrıca güzel de bir soru düşürdü aklıma bu film; “Hangi film karesi birdenbire aklınıza gelir?”… İzledikten sonra onlarca film karesi geçti gözümün önünden, bu da filmin yaşattığı ayrı bir deneyim oldu.
Projeye katılan yönetmenler; Merzak Allouache, Theo Angelopoulos, Vicente Aranda, Gabriel Axel, Bigas Luna, John Boorman, Youssef Chahine, Alain Corneau, Costa Gavras, Raymond Depardon, Jaco van Dormael, Francis Girod, Peter Greenaway, Lasse Hallström, Michael Haneke, Hugh Hudson, James Ivory, Gaston Kabore, Abbas Kiarostami, Cedric Klapisch, Andrei Konchalovsky, Spike Lee, Claude Lelouch, David Lynch, Ismail Merchant, Claude Miller, Sarah Moon, Idrissa Ouedraogo, Arthur Penn, Lucian Pintilie, Jacques Rivette, Helma Sanders Brahms, Jerry Schatzberg, Nadine Trintignant, Fernando Trueba, Liv Ullmann, Regis Wargnier, Wim Wenders, Yoshishige Yoshida, Yimou Zhang.
Ae Fond Kiss

İngiltere’de yaşayan Pakistanlı bir ailenin oğlu bir “yabancı”ya aşık olur. Aile çocuklarını kuzeniyle evlendirmek isterken o böyle bir “hata” yapar. Ancak Casim, önce ailesi dağılmasın diye bu evliliği kabul eder, sonra ise yapamayacağını anlayıp aşık olduğu kadına döner. Roisin ise bir Katolik okulunda geçici müzik öğretmenidir. Kadrolu olabilmesi için belgelerini bağlı olduğu rahibe onaylatması gerekmektedir. Ancak rahip bir “yabancı” ile yaşadığı evlilik dışı ilişkiyi onaylamaz ve belgeleri imzalamaz. Roisin’in ona baskı yapabilecek bir ailesi yoktur ortalarda , ki bir yerde o da "annem burda olsaydı çocuklarınızın dini ne olacaktı" gibi bir sürü soru sorardı der. Ama sonuçta ortalarda yokturlar ve rahip dışında baskı yapan taraf sadece Pakistanlı ailedir.
Her şey iyi güzel de ortada bir sorun var, farklı kültürler arasında sıkışmış iki genç aşığın dramı tamam, ne yapacaklarını bilemez, ama birbirlerinden de kopamazlar, iyi.. Özellikle Casim annesinin gözyaşlarına dayanamadığı halde ne Roisin’den ne de bar açma hayallerinden vazgeçer. Ancak bence ortada ciddi bir sorun var, belki başka bir yönetmen bu hikayeyi böyle anlatsa sorun olmazdı, ancak Ken Loach’tan tek taraflı hikayeler izlemek biraz yadırgatıcı. Pakistanlılar oğullarını yanlarında tutabilmek için Roisin’e hain bir plan hazırlayacak kadar da gözü dönmüş insanlar olmasalardı keşke. Anlamazdık belki onları, ama en azından bu kadar da dışarıdan bakmasaydık. Başka bir ülkede “öteki” olmakla ilgili filmde duyduklarımız sadece Casim’in ailesini haklı göstermek için Roisin'e söyledikleri, ancak filmde pek görmek mümkün değil onları, hatta biraz taraflı izlenirse bu aileden nefret etmek hiç zor değil. Belki Ken Loach’un bize şimdiye kadar anlattıklarına fazla alıştık, yine onlardan bahsetmesini istiyoruz, belki kendisine aşkı taraf seçip kağıt üzerindeki din ayrımını yok sayan bir nesil yetiştiğini anlatmak istiyordur, ama hakkını vererek anlatsaydı o zaman. Gerçekten zayıf bir senaryo, film tüm söyleyeceğini açılış sekansında Casim’in kız kardeşinin ağzından söylüyor zaten, ve iddialı da bir başlangıç yapıyor, ama gerisi öyle gelmiyor işte.
Yine de Ken Loach bu, bir bildiği vardır demekten başka çaremiz yok, zaten üstünden “The Wind That Shakes the Barley” geçti, en son ise 2007 tarihli “It’s a Free World” filmiyle çoktan affettik bile kendisini haddimiz olmasa da..
2007'nin En'leri

Yıl biterken her zaman geride bıraktığımız senenin en iyi yapımları aklımıza gelir, listeler için kalem kağıdı alır arkadaş ortamında epey hararetli tartışmalar yaşarız.. Bu sene kalem kağıt yerine Plansekans kullanabiliriz sanırım, herkes bu başlığa yorum ekleyerek kendi listesini açıklar ve büyük kavgalar çıkar! Ben şimdilik genel bir Ntv tadı yakalayayım, yorumlara göre listemi şekillendirip teslim edeceğim;
Geçtiğimiz sene her zamanki gibi gişeye oynayan abuk sabuk filmlerin yanında, beklediğimizden çok daha iyi çıkan Hollywood filmleri ile yüzümüzü güldüren bağımsız yapımların yılıydı..
Filmlere genel geçer dokunuş yaparsam;
Aynı kulvarda sayılabilecek The Golden Compass son derece büyük bir hayal kırıklığıyken El Laberinto Del Fauno (Türkiye 2007) ise beklediğimin çok çok üzerinde harika bir yapımdı, Harry Potter^ın bir filmi daha geldi geçti, bir de Stardust reklamı oldu dünya.. Bunun dışında her zamanki gibi gişenin en önemli kısmını animasyonlar oluşturdu.. Shrek üçüncü filmi ile canavar gişeye imza atarken, Ratatouille da çok iyi eleştiriler aldı, Simpsons The Movie beklenin üzerine çıkıp önemli bir iş yaptı, Happy Feet anlık eğlenceden fazlası olamadı ancak benim gönlümdeki animasyon başka oldu: Persepolis, sadeliği ve başarılı hikayesini anlatırken kullandığı sinema dili ile benim için 2007 yılının en iyi filmi olmayı başardı, bu konuda eminim..
Tarantino uzun bir süre gündemi meşgul eden Grindhouse projesiyle sinema eleştirmenlerini birbirine soktu, 300 siyasi tartışmalar yaratırken, Karayip Korsanları, Resident Evil ve Bourne üçlemeleri (şimdilik) sonlandı, Spiderman de kendisini üçleyen filmler kervanına katıldı.. Scorsese, The Departed ile Oscar^ını alıp çocuklar gibi şen oldu, Babel artık zorlamaya yaklaşan tarzıyla Inarritu^nun yeni şeyler denemesi gerektiğini anlattı.. Blood Diamond, Zodiac, Perfume: The Story of a Murderer gibi yapımlar uzun süreleriyle izleyiciyi epey yordular, daha iyi işlenebilcek hikayeleri ağırdan aldılar..
Das Leben Der Anderen(Türkiye 2007) uzun süredir izlediğim en iyi Alman yapımlarındandı.. İzlemediğim ama merak ettiğim 4 Luni, 3 Saptamani, 2 Zile ile Control de 2007^nin önemli filmlerinden oldular.. Hairspray ve Across The Universe müzikalleri yılın farklı yapımları arasına girdiler, Across The Universe beklentilerimi tam olarak karşılayamasa da listemde yer bulacak gibi.. Ayrıca Hot Fuzz bu senenin en eğlenceli yapımıydı sanırım, çok güldüm izlerken..
Le Scaphandre et Le Papillon, Cassandra's Dream, Eastern Promises, Irina Palm henüz izleyemediğim filmlerden, ama listelerinizde yer alabilir gibi..
There Will Be Blood ve Sweeney Todd ülkemizde henüz izleme şansı bulamadığımız geçtiğimiz yıl filmlerinden, ikisini de merakla bekliyorum, 2008^de vizyonda olacaklar.. Bu filmlerden ümitliyim..
Unuttuklarım, atladıklarım olabilir, hepsini ekleyebilirsiniz, biraz da Türk sinemasına el atalım..
Geçtiğimiz sene Türk sineması için pek önemli bir yıl olmadı benim gözümde, çok başarılı denebilecek film bulmakta bile zorlandım, ayrıca gişe yapımları da istediklerini elde edemediler.. Başta ödülden ödüle koşan Takva ve Yumurta ile Yaşamın Kıyısında yılın önemli yapımlarıydılar.. Saklı Yüzler, Beynelmilel, Mutluluk ve çok ses getiren Barda gibi filmler gelip geçtiler.. Son izlediğim Kabadayı ile Son Osmanlı Yandım Ali gişeden başarıyla çıkan 2007'nin zayıf yapımları oldular.. Bir de yılın en kötü özelliği her yerden Özgü Namal çıkmasıydı sanırım, üç dört filmde başrolde gördük kendisini..
Ben listemi oluşturmaya başlayacağım, ama herkesten de yorum bekliyorum, böylece en güzellere ulaşmayı başarıp bir yılı daha kapatırız.. 2007 filmleri ile ilgili Plansekans^ta yazılan yazıları buradan okuyabilirsiniz, bu etiket artmaya devam edecektir..
Not: Bir numaram Persepolis olduğu için resim olarak onu kullandım..
Not 2: HayalMeyal ile bunu bir anket olarak yapmayı düşündük ancak yorumlar önemli olduğundan yazıya karar verdik..
Batman Begins

Başrollerinde Christian Bale, Michael Caine, Tom Wilkinson ve Morgan Freeman’ın yer aldığı 2005 yapımı Christopher Nolan filmi. Film Bruce Wayne’in nasıl Batman olduğunu anlatmaktadır.
Babasını ve annesini küçük yaşta bir soygun sırasında kaybeden wayne, daha sonra suçu ve insanları suça iten sebepleri anlamak için dünyanın çeşitli ülkelerinde çetelerle birlikte küçük çaplı suçlar işlemeye başlar ve hapse düşer. Tahliye gününde Ra's Al Ghul tanışan Wayne, dünyada suç oranlarının çok fazla arttığı şehirleri yok etmeye çalışan bir birliğin başına geçmek için çağrılır. Orada her türlü eğitimi alan Bruce Wayne daha sonra, yok edilmesi planlanan Gotham şehrinin hala umudu olduğunu düşündüğünden Gotham’a dönerek orada suçlara karşı bir simge olmaya karar vermiştir.
Cassandra's Dream
Dizilerde, filmlerde artık gözümüz alıştı. Dakika başı bir insan ölüyor ve bu durumu yadırgamıyoruz, cesetler üzerimizden akıp gidiyor, olan fgr’lere oluyor. Söylemeye çalıştığım şey, yeter artık bu şiddet filan değil… şunu söylemeye çalışıyorum, izlemeye aşina olduğumuz bir şeyin, aslında o kadar da sıradan olmadığını, ve sıradan insanlara neler yapabileceğini anlatıyor bu film…
Oyuncularının gücü sayesinde birçok şeyin üstesinden gelmiş sanırım film. Text olarak elbette etkileyici (fakat o Woody Allen’ın aralara sıkıştırdığı gerçekten güldüren izi yok filmde… Başka bir yol izlemeyi tercih etmiş sanırım) fakat Terry ve Ian’ı oynayan, Colin Ferrell ve Ewan McGregor karakterlerin gücünü ve sıradanlığını ortaya çıkarmışlar… Gerçekten saf, heyecanlı ve sıradan görünmeyi beceren Colin Farrell (aldığı kilolar yaramış) konuşmadığı anlarda bile sadece kadrajı değil, sahneyi de doldurmayı başarmış. Yırtmaya çalışan, üçkağıtçı Ewan McGregor da enerjisiyle kendini sevdirmeyi başarıyor. Bu ikili sayesinde iş cinayet anına yaklaşıp gerilim arttıkça, bu iki biraderi sevdiğinizi anlıyorsunuz. Aslında görüyoruz ki çok da gerekli olmayan bir cinayet işlenmek üzere (cinayetler sınıflara ayrılır, gerekliler ve gereksizler)… Ian’ın sadece kendine ve kardeşine yeten aklıyla işi meşrulaştırma ve içlerini rahatlatma çabaları cinayetin gereksizliği, bir zaafa hizmet ettiği fikrini daha da güçlendiriyor. Ama o an yaklaştıkça, biraderler artık cinayetin dibine kadar geldiklerinde insan içinden “Yapmayın,” dese bile, bir yandan da “Aman pürüz çıkmasın,” diyor. Sonuçta film izleyicisi olarak o cinayetin işleneceğini adımız gibi biliyoruz ve bizi korkutan, artık sevdiğimiz karakterlerimizin başına bir şey gelmesi…
hayalmeyal “Eastern Promises” yazısında şöyle diyor, “Son yıllarda tanıdığımızı sandığımız yönetmenlere bir haller oldu, filmlerinden küçük bir parça bile görsek hemen kimin olduğunu tahmin edebileceğiniz yönetmenlerin imzaları artık değişmeye başladı. Woody Allen bunlardan biri. Match Point kesinlikle bildiğimiz Woody Allen filmlerinden değildi, ama çok iyi bir filmdi, yine de şöyle bir durum olmadı değil; onun geveze filmlerinden hoşlanmayanlar bu filmi sevdi, bu değişikliği olumlu buldu, ve artık Match Point’ten sonra yeni bir sayfa açıldı Woody Allen sinemasında. Şimdi yeni filmi Cassandra’s Dream’in afişinde Match Point’in yönetmeninden yazıyor. Üzücü bir durum bu.” Son cümle hariç ona katılıyorum… Bence o kadar da üzücü bir durum değil bu… Woody Allen aynı anda birkaç duyguyu birden çıkartmayı becerebilen bir yönetmen ve senarist… Hala bunu yapıyor, sadece daha farklı bir dille…
Gomeda
Kabadayı

Yavuz Turgul^un senaryosunda Şener Şen olunca insan ister istemez beklentilerinin çıtasını yukarıya doğru çekiyor ve yüksek atlamada yeni bir dünya rekoru hedefliyor, şimdi de vurucu bir "ancak" ile keselim, noktalı virgülleyelim;
Ali Osman (Şener Şen) bir zamanlar kestiği racon kanun olan efsane bir kabadayıdır. Yaptıklarındaki hatayı anladıktan sonra silaha tövbe etmiş ve bir halı saha işletmecisi olarak normal bir hayata geçiş yapmıştır. Fakir-fukara dostu yüce insan profiline gayet iyi uyan Ali Osman mahalle içinde yine kendi hukukunu uygular, sözünü geçirir.. Bir gün sevdiği kadının öleceği haberini alır ve ondan öğrendiğine göre bir oğlu vardır. Oğlunun annesi olan sevdiği kadın öldüğünde oğlu ile görüşür ve başı bir mafya ile dertte olan oğlu ondan yardım ister.. Konunun bundan sonrası hepinizin tahmin edebileceği yerlere varacağından yazmam pek bir anlamsız, filmin dördüncü dakikasından sonra bunları hemen çıkarabilirsiniz..
Yurdum insanının en sevdiği şeylerden birisi Mafya ile Kabadayı ayrımını uzaklara dalan gözlerle açıklamaktır. Bu film de kısaca bunu yapıyor, o büyüklerin anlattığı, "onlarca insanı öldürmesine rağmen" nasıl oluyorsa "adam gibi adam" olanların farkını anlatıyor..
Son üç ayda belki 50 kez fragmanını izlediğim bu filmi başta yazdığım sebeplerden ötürü merak etmiştim. Ancak şöyle söylemem gerekiyor ki filmde Şener Şen bile olmamış.. Çok zayıf ve klişeleri temel direk olarak gören bir senaryonun üzerine iyi oyunculuk tutmuyor artık, sırtı Şener Şen^e dayamak kurtarmıyor.. Üçüncü sınıf bir mafya filmi yapmak için gerekli olan tüm aşamaları takip etmiş bir yapım Kabadayı.. Kenan İmirzalıoğlu^nun oynadığı Devran^ın aşk uğruna dünyayı parçalayabilecek karakterinin, üzeri zorla çizilmiş gibi duran bir psikopatlıkla beslenmesi başlı başına rahatsız edici olmuş.. Şener Şen yine Ali Osman karakterini biraz kurtarsa da öylesine yüzeysel tanımlanmış ki filmin içinde, izlerken anlam vermek bile zorlayıcı oluyor.. Rasim Öztekin^in canlandırdığı Sürmeli karakteri ise tipik biçimde "gerizekalı izleyici profili" için bir yem gibi sunuluyor.. Ayrıca eşcinselliğin filmin kahkaha unsuru olarak kullanılması da senaryo sahibi Yavuz Turgul^a olan saygımı da bir kenara bırakmama neden oldu..
Ömer Vargı^nın yönetmenliğini üstlendiği bu yapım son zamanlarda izlediğim en zayıf filmlerden birisiydi kesinlikle.. Zamanın öldüğü bayram günlerinde bile 140 dakikalık süresi geçmek bilmiyor.. Hiçbir sürprizi olmayan ve en bilinen yolları takip etmekten öte bir çabası da bulunmayan filmin "oyunculuklarla kurtulma" düşüncesi de genç oyuncuları ile baltalanıyor.. Fatih Özgüven film için "Neresine kızsam bilmiyorum" demiş, çok haklı, kızmaya başlayacağınız yeri bile seçemiyorsunuz..
Miehen Työ
Sınırları Aşmak temalı 10. Uluslararası İstanbul Sinema-Tarih Buluşması kapsamında gösterilen 2007 yapımı Finlandiya filmi. Üç çocuk babası Juha (Tommi Korpela) işten kovulur. Bunu anti depresan kullanan karısına söylemez. Her sabah erken kalkıp işe gider gibi evden çıkar ve bir kafede oturur. Bunu iki ay boyunca sürdürür. Sonunda bir ilan hazırlayıp kafeye asar. Çocuk elinden çıkmışa benzeyen yazım yanlışlarıyla dolu bu ilanda evlerde tadilat işlerine baktığı yazılıdır. Sonunda biri arar. Ancak gittiği evdeki kadın; bir saat boyunca çıplak olarak saçlarını tararsa ona para vereceğini söyler. Juha biraz düşünür kadın parayı artırır. Bundan sonra hızla sürüklenir Juha, kazanacağı parayı hesaplar, ayrı bir hat alıp randevuları ayarlaması için arkadaşı Olli’ye verir, internete ilan koyar, bir seks çantası edinir, üstüne takım elbise geçirir. Artık o “olgun kadınlarla ilgilenen” bir fahişedir. Akşamları eve dönüp garajda üstünü değiştirir, iş elbiselerini giyip elini yüzünü kirletir, çocuklarına masal okuyup uyur. Tabi karısı her şeyi öğrenip evi terk edene, kendisi de intihara sürüklenene kadar. Arada tabi ki yalanlar, beklenmedik biçimde de akan kanlar, kırılan kemikler var..
Festivallerin en güzel özelliği yönetmen keşfetmeye fırsat vermeleridir, ayrıca gösterimde izlemenin neredeyse imkansız olduğu ülke sinemalarını tanıtmak. Benim için iyi bir tanışıklık oldu bu. Belki biraz hızlı sürükleniyordu Juha, ilk işinden hemen sonra alacağı parayı hesaplayıp çok çabuk rol değiştirmesini anlamak kolay değildi. Ama karısına açıkladığı gibi düşünüyordu belki gerçekten bu da bir işti işte, çamaşır makinesi ve aldığı arabayla da gösteriyordu ki bir aile babasıydı o hala. Gerçekten herhangi bir işi yapar gibi hareket ediyordu, yüzünde hep hemen kurtulmak isteyen sıkıntılı bir ifadeyi taşıyarak. Belki yakın zamanda gösterilen Irina Palm’a benzetmek mümkün bu filmi.
İyi oyunculuk ve iyi bir yönetim var filmde. Ayrıca iyi keşifler için de Sinema- Tarih Buluşması 20 Aralık’a kadar Beyoğlu Sineması, Alkazar Sineması ve Fransız Kültür Merkezi’nde devam ediyor.



