Im Juli
Elbette bir temmuz günü başlar masal ve başladığı yerden çok kısa bir zaman öncesine döner.. o kadar kısadır ki ne yıl değişir ne de ay.. hafta bile bir ucundan diğerine yetişmeye çalışmaktadır daha. İşte bu kadar kısacık zamanda insanın hayatını kökten sarsacak olaylar ancak bir masalda gerçekleşebilir/gerçek olabilir.
En başa döndüğümüzde bagajında bir ölüyle yolculuk yapan İsa (Mehmet Kurtuluş) yolda Daniel ( Moritz Bleibtreu) ile karşılaşır. İsa, sivri burunlu çizmeleri, siyah gözlükleri ve sert yüz çizgileriyle olsa olsa bir kötü adam olabilir. Henüz başlarından ne geçmekte olduğunu bilmediğimiz bu iki adamın karşılaştığı an^da tek görebildiğimiz; her yanıyla üstünden kötülük akan İsa^nın bir türlü kötü adam olamayışıdır. Oysa ilk bakışta bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde Daniel^i olduğu gibi bırakmasını bekleriz İsa^nın.Bunu dener de -bir çocuk gibi durup durup gaza bastığı arabasına Daniel^i almayı içine sindiremez gibidir-. Bırakmayı da sindiremez ki kötülüğünün yıkanabilir bir boya olduğunu düşündüğümüz gibi devamında aslında masallarda tek kötü olduğunu hatırlarız. Kötü kraliçe olur.
Daniel^in böyle bir yolda ne işi olabildiğinin yani onun asıl yolculuğunun, tamamlanmamış yolculuğunun başına geçeriz böylece.
Daniel, bir okulda stajyer öğretmenlik yapmaktadır. Sakin mizacında sakinden öte bir ifadesizlik durumu baskındır. İçinde bir yerde gömülü hareket etme kabiliyeti.
Juli (Christiane Paul)-ki ismi aylardan biri gibidir, Temmuz ayı değildir. Temmuz ayı denilerek direkt anlamlı bir isme dönüşmemelidir- bir tezgahın başında durmuş, aşık olduğu adamı bekler. Adını bile bilmediği bu adama aşık olduğunu ise yüzünün ışıldamasında yaşarız. Aşkın nedensizliğinin güzelliği ışıldar. Daniel Juli^nin karşısına geldiğinde bir şans yüzüğüne sahip olacaktır. Şans yüzüyle kaderini çizer Juli, Daniel^le ortak olacağı kaderi.
“Kendini gerçekleştiren kehanet” kavramı vardır - ki kendisine özel bir sevgim var- . Şans yüzüğünün kehanetinde güneş resmedilir ve Daniel^in gözleri güneşi seçmeye başlar. Gördüğü ilk güneşin ise peşine düşer.
Oysa Juli^nin kehanetinde kendi resmi de yer almaktadır. Burada da “evren” devreye girer. Her yaz başı aynı köşe başında bekleyip ilk duran arabanın gidiyor olduğu yeri kendisine tatil yeri olarak belirleyen Juli^nin önünde tabi ki Daniel^in arabası durmak zorundadır.
Böylece masalımızın kahramanlarının kim olduğundan artık daha emin olarak dinleyebiliriz olanları.
birdy
Birdy ( Matthew Modine), Vietnam savaşında bir çatışma sırasında kaybolmuştur. Kayboluşundan bir ay sonra bulunduğunda ise hiç konuşmadığı için kim olduğu bile uzun süre öğrenilememiştir. Kimliği tespit edildikten sonra onu uyandırabileceği düşüncesiyle en yakın arkadaşı Al (Nicolas Cage), bulunduğu hastaneye getirilmiştir.
Birdy, kuş pozisyonunda sessizce odasında beklerken; kendisi gibi savaşta yer alan Al, artık sahip olduğu çelik çene, yüzünde sargılarla ve çok daha derin savaş yaralarıyla karşısına çıkar. Kadınların dostluklarından çok daha farklı işleyen iki erkeğin dostluğunda yer alan eylemselliği Birdy’nin ve Al’ın hatırlayışlarından izlemeye başlarız.
Birdy sadece uçabildikleri için kuşlara tutkuyla bağlıdır. Uçamayışın önündeki tek engelin buna inanmamak olabileceğini düşünen Birdy, kendisini anlamaya en yakın duran Al’la dostluğu boyunca bu tutkusunun yaşantılarına onu da ortak etmiştir. Ancak gittikçe gerçeklikle rüya arasındaki sınırın belirsizleştiği Birdy için dünya silikleşmektedir. Al, Birdy’nin gözlerinde kendisini görememeye başladığında savaşa katılır.
Şimdi ise bu kafeste ikisi vardır. Ordu ona bir kez dahil olduğunuzda hem bedeninize hem ruhunuza sahip çıkar, sizin yerinize her tür kararı verme yetisine ve yetkisine sahiptir. Bu kafesten kurtulmanın tek yolu; uçabilmektir gerçekten de..
Idiocrasy
Yönetmen: Mike Judge
Oyuncular: Luke Wilson, Maya Rudolph ,Dax Shepard
(2006)
Geleceğe dair bilim kurgu filmlerde bilim ve teknoloji hayalimizin uçlarındadır hep.. Peki ya insanoğlunun zeki bireyleri gittikçe daha az ürerlerken zihinsel kapasiteleri daha düşük olanları hızla çoğalmaya devam ederse nasıl bir gelecek manzarası ortaya çıkar? Mike Judge bu soruya iyi karikatürize edilmiş bir yanıt veriyor..
Film ; 2005^te iki ayrı zeka düzeyinden çiftlerin karşılaştırılmasıyla başlıyor.. Çiftlerimizden biri oldukça yüksek IQ^ya sahip olmalarına rağmen yıllarca üresek mi üremesek mi kaygılarıyla boğuşarak 50 yıl sonra tek bireye düşerken ; IQ düzeyi düşük olan çiftimiz kah kendi isteğiyle kah doğum kontrol yöntemi kullanmayı unutarak çoğaldıkça çoğalıyor .. 50 yıl sonrası soyağacı çınar büyüklüğüne ulaşıyor..
Tehlikenin farkına varan -çoğunluğun ise ne iş çevirdiklerinden çoğu kez habersiz olduğu- amerikan ordusu insan dondurma projesiyle harekete geçiyor.. sadece ve sadece ortalama zekaya sahip olduğu için ordu içinden seçilen Joe ve özel sektörden seçilen Rita bir yıl sonra uyandırılmak üzere dondurma kabinlerinde derin bir uykuya yatırılıyorlar.. Ancak işler umulduğu gibi gitmiyor ve daha bir yıl dolmadan proje ekibinin dağıtılmasıyla Joe ve Rita^da bulundukları kabinde unutulmaya mahkum kalıyorlar.. Ta ki 2505^teki büyük çöp yıkımına dek.. bıraktıkları yere 500 yıl sonra düşen iki insanın gözünde gelecekteki dünya hiç de umdukları gibi değil.. filmi en gerçekçi hale getiren idiokrasinin tüm toplum yaşamına yansımalarına ayrıntılarda da uyulmuş olması.. Joe konuşulan dili anlıyor ama o konuşmaya başladığında herkes ona gay muamelesi yapıyor.. tüketme nesneleri tümüyle 5 yaş zekasına hitap ediyor.. ve insanlık kendi temel ihtiyaçlarını karşılamaktan bile aciz haldeyken Joe birden kahraman gibi ortaya çıkmış oluyor.. Rita mı.. O Joe^dan daha akıllı:)
Kahramanlarımızın; insanın kendini dünyanın en zeki insanı olarak bulmasını yadırgarlarken aralarında geçen konuşmada “Einstein da acaba kendini böyle mi hissediyordu ve o bombayı neden yaptığını şimdi anlıyorum” demeleri ise filmde kendimize minik bir bakış atmamıza neden olan tek sahne belki de..
Sıcak bir gün için keyifli bir film..
Jules et Jim
Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular:Jeanne Moreau,Oscar Werner, Henri Sere
(1962)
“korkarım ki bu dünyada hiç mutlu olmayacak o
herkes için bir hayalet o belki
sadece bir kadın değil”
Bazen zihin oyun oynar.. bazı insanlarınki diğerlerinden daha fazla..
Nerede, nasıl , kiminle olursa olsun huzursuzluğunu susturamayacağını belki de kendisinden daha fazla kimsenin bu kadar iyi bilemeyeceği Catherine; yanılsamaların yenik düşmek istediği bir anda ben sizden önce böyle gülmezdim diyerek kendine umut vaad eder.. ancak bunun bir vaadden öteye geçemediğini sonda görürüz, film boyunca ise zaten geçemeyeceğini..
İsteklerimizin aslında çok basit olduğunu sanırken o basitlik çemberi içinde dönmeye başladığımızda kendi ellerimizle boğazımızı sıkarken başkalarını da yanımızda nasıl sürükleyebildiğimizin öyküsü gibidir.. ancak onlar da ar(ı)z(aya)^a dair bu çekimi hissettiklerine göre ayakları yakındır merkeze..
“Catherine, bir şeyi yapmak isterse kimseyi incitmediğine inandığı sürece bazen yanılsa da zevk için ve ders almak için istediğini yapar. Böylelikle bilgeliğe ulaşacağını düşünüyor.”
Eşkenar üçgenin kenarları her zaman eşit kalamasa da eş kalmalarını engelleyen hiçbir şey yoktur, kendilerinden başka..
Bir beden iki kafa ile bir baş bir olmuşlar koşmuşlar koşmuşlar koşmuşlar..
Snow Cake
Yönetmen:Marc Evans
Oyuncular :Sigourmey Weaver,Alan Rickman,Carrie Anne Moss
(2006)
Sonunda Snow Cake^i izlemeyi başardım.. filmin otizmle ilgili olduğunu öğrendiğimden beri çok izlemek istememin yanı sıra adı nedeniyle de oldukça çekiciydi.. hatta izlemek isteğini aşmış yeme isteği uyandırmıştı ben de..
Filmin öyküsünü bir kenara bırakırsam otizm^e yaklaşımın bazen acıtıcı denli gerçekçi olduğunu söylemek mümkün sanıyorum..
Filmin henüz başında Vivienne^in annesine parlak ışıkları hediye aldığını gördüğümüzde anlıyoruz ki otistik bir anne ile karşı karşıya kalacağız az sonra.. ancak bu sahneden sonra Vivienne^i şimdi^yi yaşarken göremiyoruz filmde..
Vivienne^nin annesinin kızının ölüm haberiyle sarsılmış olduğunu sanarak ve suçluluk duyguları içinde gelen Alex alıştığının çok dışında bir dünya ile karşılaşıyor..
Linda dünyayı algılarken alışılandan farklı yolları olan bir otistik anne.. ve Vivienne^nin cenazesinde okunan çocuklar için yazdığı hikayenin son satırları bilmemiz ve kabul etmemiz gereken tek şey^i söylüyor sanki ; ^kardeşimin benim yaptıklarımı yapamayacaklarını söylüyorlar; olsun o da farklı şeyler yapar.. ^ (kardeşimi çok seviyorum bir gün onun da beni sevdiğini söyleyeceğini biliyorum ama ilk olarak bunu makarna harflerle yazar sanıyorum.. )
Snow cake; parlak ışıkları, kar taneleri, dönen nesneleriyle görsel uyaranların büyüsünü sunmuş..
Filmin en büyüleyici sahnesi –tümüyle benim için- Linda^nın Vivienne^in cenazesi nedeniyle evine girmesine kabul ettiği ( bu kabulleniş de ancak bir karşılıkla sağlanmıştı ki) onca insanın varlığına daha fazla tahammül edemediğinde müziği açıp dans etmeye başlayarak kendini koruduğu anda zihninde Vivienne ile dans ettikleri an^ının canlanmasıydı.. sanırım kendimi çok Vivienne hissettim.. çok an^ımı canlandırdı..
Hep beraber kar pastası yemeye ne dersiniz,)




