Revolutionary Road
“Hiçbir şeyden konuşmasak olmaz mı? Yani her günü böyle geldiği gibi geçirsek, elimizden geleni yapsak ve kendimizi her zaman her şeyi konuşmak zorunda hissetmesek.” *
Ricahard Yates’in aynı adlı kitabından uyarlama Sam Mendes filmi. American Beauty’de ele aldığı meseleye geri dönüyor Mendes, ama bana kalırsa bu sefer insanın kendi cehennemi, aile ve toplum cehennemi üzerine daha dürüst bir film yapıyor.
Revolutionary Road; hayaller, korkular, umutsuzluk, toplumsal roller, cesaret ve pek çok şey üzerine derin ve karanlık bir film. Frank ve April Wheeler genç ve parlak bir çifttir. Beklenmedik bir hamilelik yüzünden evlenip kendilerine herkes gibi sıradan bir hayat kurmuşlardır. Frank, babasının yıllarca çalıştığı Knox Ofis Makineleri’nde gönülsüz de olsa çalışmak zorunda kalmış, April da kötü giden tiyatro kariyerini bırakmıştır. Herkes gibi yaşarlarken aslında farklı olduklarına inanmaya devam ederler. Ancak April bunun bir aldatmaca olduğunu anlar. Burada kalmaya devam ederlerse bu hayatı yaşayıp tükeneceklerinin farkına varır. Paris’e taşınmaya, orada kendisi çalışırken Frank’in hayatta ne yapmak istediğini bulması için düşünmesine onu ikna eder. Bu plan hayatlarını bir süre değiştirir. Gerçekten farklı olduklarını hissederler, bu hem birbirleriyle ilişkilerine hem de çevreleriyle ilişkilerine yansır. Frank, her sabah kendisine benzeyen herkesle birlikte bindiği trende ve iş yerinde diğerlerinden farklı görünür. Yürüyüşü değişmiştir ve daha şimdiden –koyu takım elbiseleri içindeki insanlar yanından hızla geçip giderken- durup gülümseyerek çevresine bakmayı öğrenmiştir. Ama yine beklenmedik şeyler olur. Frank terfi alır, April yeniden hamile kalır. Frank’in Paris hayaline inancı zaten baştan beri güçlü değilken zamanla iyice azalır. Ve o, umuda doğru yapılacak büyük yolculuk gerçekleşmez. Yaşadıkları beyaz ve “şirin” evi onlara satan emlakçı Helen Givings’in “akıl hastası” oğlu John tarafından asıl gerçek dile getiriline kadar kendilerini kandırmaya devam ederler. Onların bu gidişine sevinen ve umutsuzluk sözcüğünü dile getirme yürekliliklerinden ötürü onları tebrik eden John, durumun gerçekliğini ortaya döker. Frank belli ki kendine ayıracağı özgür zamandan korkmuş ve sanıldığı gibi ilginç ve zeki bir adam olmadığının ortaya çıkacağından endişelenmiş ve burda, herkesin onun hakkında öyle düşündüğü yerde yaşamayı, gerçeği değil, bu yanılsamayı seçmiştir. Güvenlik duygusundan ve paranın getireceği rahat hayattan vazgeçememiştir. Bu filmin en önemli sahnelerinden biridir, çünkü devamında Frank ve April’in yaşayacağı o büyük kavgayı, her şeyin çözüleceği anı getirir.
April, Frank’a oranla daha açık bir karakterdir. Frank her şeyi konuşalım deyip durmasına ve çok konuşmasına rağmen bu açıklığı bir türlü yakalayamaz. Çünkü aklı kendini ikna etmeye, karşısındaki kandırmaya hizmet eder sadece. Böylesinin daha iyi olacağına, beklenmedik hamileliğin burada kalma nedenleri olduğuna kendini ikna etmiştir. Her şeyin sorumluluğunu April’in hasta olmasına ve terapiye ihtiyacı olduğuna bile bağlayacak kadar ikiyüzlüdür. Ama April dürüstlük peşindedir, o, bu bebeğin ikisi tarafından da istenmediğinin gayet farkındadır. John’un dediği “iyi ki o çocuk ben değilim” sözü sadece bilinen bir gerçeği dile getirir. Filmde gerçeğin peşinde olan ve düşüncelerini açıkça ortaya koyan iki kişinin, John ve April’ın delilikle ilişkilendirilmesi tesadüf değildir elbette. Sistemin devamı için yalanlara ihtiyaç vardır ve gülümseyerek yalan söyleyemiyorsanız, üstelik hayal kurmaya devam ediyorsanız Frank ve diğerlerinin gözünde delisinizdir. Çünkü aslında bazı insanların sadece bir ev ve aile gibi basit hayalleri vardır; kendileri olmak ve istedikleri hayatı yaşamak için kendi içlerine doğru yapacakları yolculukları ise ancak deliler göze alır.
Kitaptan pek çok şeyi değişikliğe gidilmiş senaryoda, ama bu değişikliklerin hepsi de yerinde görünüyor, çünkü kitabın geneline hakim o kapkaranlık umutsuzluk korunmuş ve kabus gibi bir film çıkmış ortaya. Kitapta uzun uzun anlatılan herkesin aslında kendini kandırdığı düşüncesi ise Sam Mendes’in ve oyuncuların başarısı sayesinde ayrıntılara ihtiyaç duymaksızın ortaya dökülmüş. Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio için söylenecek söz yok. (Kate Winslet’in nasl olup da buradaki oyunculuğu ile değil de The Reader ile Oscar adaylığı aldığını anlamak mümkün değil.) Kavga gecesinde iki oyuncunun da oyuncululukları zirveye çıkıyor ve sabah kahvaltı sırasında devam ediyor. “Yumurtan nasıl olsun” gibi bir cümlenin tüyler ürperten bir gücü olabileceğini Kate Winslet sayesinde anladım. Filmin finali de aynı buz gibi etkiyi yapıyor ve acaba evliliklerin ve daha genel anlamda toplumsal ilişkilerin yürümesinin tek yolu kendini kandırmak ve bazı şeyleri duymamak mı gibi korkunç bir soruyu düşündürerek de bitiyor film.
* Hayallerin Peşinde, Sayfa 272, Doğan Kitap.
Half Nelson
Dan Dunne, siyahi öğrencilere öğretmenlik yapar. Müfredata uymadan dersler verir, bildiğini okur. Öğrencileri pek başarılı değildir, ancak onu severler. Bütün bunlara bakınca idealist öğretmen filmlerinden birini daha izleyeceğinizi sanabilirsiniz, ama hiç de öyle olmuyor. Hatta çok başka bir yöne doğru gidiyor hikaye. O idealist öğretmenlerle ilgili de pek çok klişeyi yıkıyor. İşini iyi yapıyor Dan de, ancak onun bir sorunu var. Hem de aslında öğrencilerini koruması gereken bir şeye bulaşmış durumda; uyuşturucu. Ve uyuşturucuyla tuvalette yakalanan da öğrencilerinden biri değil, kendisi oluyor.
Vazgeçmiş bir öğretmen nasıl olur? Bir keşten öğretmen olur mu? Bu soruları düşündüm film boyunca. Aklıma okuldayken bir arkadaşımın söylediği şey geldi Dan’e bakarken: “Bunca bıkkınlıktan sonra öğrencilere ne öğretebilirim ki?” Yorgun, bıkkın bir öğretmen bu da, Irak’la ilgili söylediklerinden de anlıyoruz ki ülkesine öfke dolu. Eski sevgilisine hala aşık, kedisi var ve yalnız. Geceleri takılıp sabahları kalkıp okula gidiyor ve çocuklara diyalektikle tarih öğretiyor. Ama okuldan sonra ortaya çıkan bir sorunu var. Aslında yalnız olduğu, kimselerle yakın olamadığı bu hayattan vazgeçtiği için mi uyuşturucu bağımlısı, yoksa bağımlı olduğu için mi vazgeçmiş bilmiyorum. Ama sanki hep biraz uzakmış Dan ve bu son kaçınılmaz olmuş, diye düşündüm onun dalgın bakışlarına bakıp..
Karakteri bir yana bırakırsak öğrencilere derste biraz da çaktırmadan Amerikan tarihinin karanlık yüzünü gösteriyor Dan “normal” bir müfredatla öğrenemeyecekleri. Öğrencilerinden bir tek Drey ile yakınlık kuruyor, öyle hepsini kurtarmaya çalıştığı falan yok diğer benzer filmlerin aksine. Onunla arasında gelişen dostluk, Drey’in onu tuvalette uyuşturucuyla yakalamasından sonra başlıyor. Drey bu dünyaya uzak değil, abisi satıcılıktan içeri girmiş ve abisinin patronuyla görüşüp satıcı olma yolunda ilerliyor. Ama uyuşturucudan uzak durması için o kadar iyi bir örnek var ki önünde; her gün derse girip ona bir şeyler öğretmeye çalışan öğretmeni gözünün önünde yok oluyor. Drey’i de bu dünyadan uzaklaştıran onu o halde görmek oluyor. Dan; “ben senin arkadaşın değilim” diyerek kızsa da Drey’e, aslında film boyunca bir tek onunla gerçekten konuşuyor. Bu dostluk başkaları tarafından “yanlış” görülse de filmin en doğru anlattığı şey oluyor. Bu yakınlık sonunda Dan’in sakallarını kesmesi, Drey’in o dünyadan uzak durmaya çalışmasıyla ikisinin hayatını düzene sokan bir şey gibi görünüyor, ama aslında öyle değil. Çünkü derste zıtlıklardan, değişimden bahsediyor olsalar da hayat ve insanlar öyle kolay değişmiyor.
Daha sonra Lars and The Real Girl’de izleyip çok seveceğimiz Ryan Gosling burda daha zayıf, çekici olması dışında Lars’ı aratmayacak bir iş çıkarıyor Dan rolünde de. Diğer oyuncular da iyi, ama zaten bu tek adam filmi ve o da dalıp ya da uçup gittiği sahnelerde çok başarılı. Onun soğuk hali, donuk bakışları Lars’a olduğu gibi Dan’e de çok uygun düşüyor. Araya ders olarak giren Amerikan tarihinden seçilen parçalar da çok iyi. Belki dersler daha iyi işlenebilirdi ya da tekrarlardan oluşuyor gibi eleştiriler getirilecektir filme, ama ben bu kadarını yeterli buldum, çünkü aslında tarih de insan hayatı da tekrarlardan oluşuyor.
An American Crime
Bu aslında bir film hakkında yazamayacak hale gelmenin, yazamamanın yazısı, çünkü ne kadar soğukkanlı düşünmeye çalışsam da olmuyor. Bazı filmlerden sonra çıkıp dolaşmak, temiz hava almak, yıldızlara bakmak, güzel şeyler hatırlamak istersiniz ya öyle bir film bu.
Film gerçek bir hikayeden yola çıkıldığını belirten bir yazıyla başlıyor, ve bu not film boyunca aklımızdan çıkmıyor. İzlerken, “bu bir gerçek” diyoruz. “Hayır, bu bir gerçek”.
Filme mesafeli bakmak, sadece bir film olarak değerlendirmek istiyorum, ama olmuyor. Gertrude Baniszewski’nin evinde para karşılığı baktığı Sylvia Likens’a yaptığı ve yaptırdığı şeyleri soğukkanlılıkla düşünemiyor, yazamıyorum. Evet hasta bir kadın ayakta zor duruyor ve etrafta koşuşturup duran çocuklarına bakamıyor, ama öyle büyük bir öfkesi var ki, keşke bu öfkeyi bambaşka şeylere yönlendirebilse. Üstelik sadece onunla da bitmiyor ki diyelim kendince çocuklarını korumak ve hayata olan nefretini kusmak için bir şeyler yapmalı, çıkışsızlığını birine ödetmeliydi (hayır onu biraz bile anlamak istemiyorum). Ama ya çocuklar, ya herkesin gelip nedenini bilmeden Sylvia üzerinde söndürdükleri sigaralar, vücuduna yaptıkları dövmeler ve korkunç işkenceler, ya evden yükselen çığlıklara “karışmayalım” diyerek sırtını dönen komşular… Bütün bir toplum içten içe hasta ve aslında daha 1966 yılında çürüdü mü? “Neden kimse yardım etmiyor?” sorusu beynimi kemirip durdu, neden kimse birine söylemedi, polise gitmedi, en azından kardeşi nasıl olup da ablasının ölümünün bir parçası oldu…
Çok korktum ben bu filmden. Şiddetin normal, sıradan hale geldiğini görmek kanımı dondurdu. “Hadi sen de yap, korkuyor musun” denilerek bir insana yapılanlar, bir tür okul sonrası etkinliğine dönüşüp hayatın normal bir parçası haline gelen şiddet.. Başka pek çok korkuya kapılmama da neden oldu film, günümüzde insanlar şiddeti görmeye o kadar alıştılar ki, bu duyarsızlık şimdi neler yaptırabilir insanlara bilemiyorum. Çok değil daha dünkü gazetede iki genç kızın cesedi yanında güneşlenen İtalyanları düşündükçe korkmamak da mümkün değil.
Mahkeme tutanaklarından gerçekleştirilen senaryosu çok iyi filmin. Yönetmen de bu senaryodan kurgusu iyi, sarsıcı ve etkileyici bir film yaratmış.. Ama yine de kimseye izleyin diyemiyorum. Catherine Keener’ın gerçekçi oyunculuğu, Ellen Page’in yüzünden silinen gülümsemesi, gerçek bir olaydan alınmıştır ibaresi, insanlar.. Çok korkunç bir film bu.
Waitress
Adrienne Shelly’nin 2007 tarihli üçüncü filmi Waitress ve ne yazık ki son filmi. Apartmanında tesisatçıyla yaşadığı bir gürültü tartışması nedeniyle 1 Kasım 2006’da öldürülmüş Shelly, yazdığı, yönettiği ve oynadığı filminin gösterildiğini görememiş.* Bu bilgiyle izlendiğinde film, benim gibi film boyunca ağlamayı neredeyse hiç kesmemek mümkün.
Jenna (Keri Russell), çok güzel turtalar yapan bir aşçı ve garsondur. Kıskanç ve baskıcı kocasından kurtulmak için para biriktirir. Ancak bu sırada hamile kaldığını öğrenir. Bebeği istemediği halde kürtajı hiç düşünmez, ama planlarını da değiştirmez. Para biriktirmeye devam eder, turta yarışmasını kazanıp yeni bir hayata başlamak ister. Bütün bunlar olurken kasabaya yeni bir jinekolog gelir. Kocasının tam tersi olan Dr. Pomatter kibar ve ilgilidir. Aralarında önce bir seks ilişkisi başlar, daha sonra ise bu güzel bir yakınlığa dönüşür. Jenna’nın hamileliği ilerler, onun tek istediği hala hayatını değiştirmektir. Yüzünde her zaman her şeye katlanabilen bir ifade vardır. Bunun da nedeni yaptığı “Earl’ün bebeğini istemiyorum”, “Kendine acıyan zavallı hamile” gibi adlar verdiği turtalarıdır. Üzgün olduğu anlarda kafasında hep yeni turtalar planlar, bu nedenle de sadece hayatta kalmaz aynı zamanda güçlü de kalır. Ama asıl gücü kucağına bebeğini aldığında kazanır.
Birlikte çalıştığı ve çok yakın olduğu Becky (Cheryl Hines) ve Down’un (Adrienne Shelly) hediye ettiği kitap sayesinde bebeğine mektup yazar Jenna. İkinci rahatlama alanı da budur. Muhteşem güzellikteki ilk mektubundan sonra bu mektuplar –turta isimleri gibi- ruh haline göre şekillenir. “Sevgili bebek” ile başlayan mektuplar, bazen “sevgili lanet bebek”e dönüşür. Özellikle sakladığı paralar ortaya çıkınca, kocasına açıklama olarak bebeğe beşik almak için para biriktirdiğini söylemesinden sonraki mektubu inanılmazdır; “Sevgili lanet bebek, eğer beşiğini nasıl aldığımızı öğrenmek istersen anlatacağım. Senin beşiğin benim yeni bir hayata başlayabilmek için biriktirdiğim parayla alındı. Seni beşiğe her yatırışımda şöyle düşüneceğim; lanet bebek, lanet beşik, bu lanet hayata sıkışıp kaldım.”
Ama neyse ki bu hayata sıkışıp kalmaz Jenna, filmin sonunu söylüyorum farkındayım, ama bunu söylemekten gerçekten keyif alıyorum ki Jenna özgürlüğünü kazanır, yepyeni bir hayata başlar. Filmi izlerken Fırat Yücel’in Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında yazdığı yazıyı düşündüm. Bir kadın olarak ben bile Jenna’nın iki erkekten birini seçip o hayatı yaşayacağını düşündüm. Evli olmasına rağmen Dr. Pomatter ile birlikte kaçabileceklerini sandım. “Yeşilçam Melodramları” dediğimiz filmlerin düşünce yapımızı nasıl etkilediğinden söz ediyordu yazısında Fırat Yücel*, üstelik sadece erkeklerin değil ne yazık ki bu konuda kadınların da düşünce yapısını etkilemiş ve “iki erkekten biri” seçeneği bir tür ezber haline gelmiş. Oysa Jenna üçüncü seçeneği, özgürlüğü seçiyor. Bebeğini kucağına aldıktan sonra, yanındaki iki erkeği de flu olarak görüyoruz ve hastaneden kocası parayı ödemediği için kovulsa da dimdik çıkıyor Jenna, turtalarından ve kızından oluşan yepyeni bir hayatı seçiyor. Artık gözleri üzgün bakmıyor, ama içlerinde hala hayatın anlamı saklı.
Ben çok ağladım evet, yukarıda söylediğim nedenler yüzünden, ama film çok da eğlenceli zaman zaman. Bir kadının özgürlük yolunun pastalardan geçmesi fikri beylik gelebilir ilk bakışta, ama öyle değil. Çünkü bunlar sıradan turtalar değiller; Jenna’nın kendini ifade şekli, aslında bir anlamda da günlükleri onlar.
Ayrıca bu filmle ilgili güzel bir de haber var. Altyazı'nın desteğiyle film "Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali" kapsamında 9 Mayıs Cuma saat 19.00’da Kızılırmak Sineması’nda gösterilecek. Hem yönetmeni anmak, hem de Juno’dan sonra bozulan hamilelik, özgürlük gibi konulardaki algımızı düzeltmek için filmi izlemeli. (Ankara'da bulunanlar bu gösterimi kaçırmamalı, diğerleriyse mutlaka bir yolunu bulup izlemeli). Ayrıca Keri Russell’ın Jenna rolünde çıkardığı harika performansı görmek için de.. Bir tür sanat eseri sayılabilecek turtaları en sonunda hak ettiği şekilde görmek de güzel.
*Altyazı Dergisi, Mayıs 2008
Grace is Gone
"Lonesome Jim" filminin senaristi James C. Strouse’ın yönetmen olarak ilk filmi. İstanbul Film Festivali’nde “Amerikan Bağımsızları” bölümünde gösterildi. Ancak konusunu ele alış şeklini pek bağımsız bulmayanlar da oldu.
Amerikan Bağımsızları özellikle takip ettiğim bir bölüm oldu festivalde, ancak - sürekli söylediğimiz gibi- bağımsızlar artık bildiğimiz gibi değil. Bu ayrı ve upuzun başka bir yazının konusu. Gelelim bu filme;
Stanley iki kız babası ve asker eşidir. Gözlerindeki problem nedeniyle çok sevdiği ordudan ayrılmak zorunda kalmış, şimdi karısının görevden dönmesini kızlarıyla birlikte evde beklemektedir. Disiplinli ve ilgili bir babadır. Karısının dönmesini beklerken ölüm haberi gelir. Ancak bunu kızlarına söyleyemez ve onlara bir yolculuk önerir. Küçük kız Dawn’ın gitmek istediği yere, “Büyülü Bahçeler”e doğru yola çıkarlar. Abla Heidi ise durumdan şüphelenir. Hem fazlasıyla mantıklı bir çocuk olduğu için hem de babasının işe gitmeyen ve eğlenmeye çalışan hallerine alışkın olmadığı için. Bu yolculuk sırasında Stanley onlara ölüm haberini nasıl vereceğini düşünüp durur, ara sıra telefon açıp karısının telesekreterdeki sesinden bile yardım ister.
Filmin savaşla ilgili düşüncesine gelince; Stanley bir vatansever olduğunu, Irak’ta yaptıkları şeyin doğru olduğunu ve bunun bir görev olduğunu düşünmektedir. Ona muhalif olarak gösterilen amca John ise işsiz ve hala ne yapmak istediğini bilmeyen, oy bile kullanmayan biridir. Açıkçası muhalif sesi böyle göstermek ve onun karşısında Stanley’i daha güçlü çizmek filmin düşüncesine dair soru işaretleri bırakıyor. Öte yandan büyük kızın televizyondan savaşla ilgili haberleri takip etme çabasının engellenmesi, hatta bu konuyla ilgili düşünmesinin bile yasaklanması bu vatansever tavrın nasıl baskıcı olduğunu da gösteriyor. Aslında güya vatan uğruna orada boşu boşuna ölen bir askerin ailesinin nasıl parçalandığını göstermek de savaş karşıtı bir tavır sayılabilir, ama pek sert ve keskin bir eleştiri sayılamaz. Keşke amca karakterini bu kadar aciz çizmeseydi yönetmen de ne düşündüğünden biraz olsun emin olabilseydik.
John Cusack iki çocuk babası, biraz kilolu ve gözlükle haliyle de muhteşem, iki çocuk da çok iyi oynuyorlar, ama özellikle Heidi rolünde Shélan O'Keefe çok iyi. Filmin sonunda ağlamak mümkün, ama “bana ne Irak’ta ölen bir askerden ona üzülecek değilim ya” diyenler oldu, olacaktır da. Tabi yönetmen Amerikalı ve vatan tehlikede masalına inanıp orda boşu boşuna ölen askerlerine de üzülüyor olabilir. Ancak filmi düşüncesini net bir şekilde ortaya koymuyor.
Sicko
Michael Moore’un !f İstanbul’da gösterilen 2007 yapımı belgeseli. Amerika’nın sağlık sistemine saldırıyor Moore, bunu da o bildiğimiz üslubuyla yapıyor. “Herkes sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanabilmeli” düşüncesinin peşinden yola çıkıp Kanada’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye ve Küba’ya uğruyor. Buralarda sağlık hizmetlerinin ücretsiz olduğunu, ilaçların Amerika’ya oranla ucuz olduğunu birçok hastayla ve doktorla konuşarak gösteriyor. Hiç kimsenin hastanelerde uzun uzun beklemediğini, sigortanın tüm harcamaları karşıladığını, hastalık ayırmadığını anlatıyor. Bu arada Amerika’da yetkililerin sağlık sigortalarıyla ilgili insanları nasıl kandırdıklarını, Kanada hakkında yalanlar söylediklerini karşılaştırmalı olarak gösteriyor. Sigorta karşılamadığı için gerçekleşmeyen ameliyatlar ve nakiller nedeniyle ölen insanların aileleriyle konuşuyor. Buraya kadar eğer biraz sorgulamazsa insanın ağzını açık bırakacak farklar ortaya koyuyor. Etkileyici de oluyor. Ama bence belgeselin en büyük talihsizliği "11 Eylül" olaylarından sonra gönüllü çalışan ve kahraman ilan edilen insanları göstermesiyle başlıyor. Onların nasıl kahraman ilan edilip hemen unutulduklarını, şimdi 11 Eylül'den sonra ortaya çıkan hastalıklarıyla baş başa bırakıldıklarını anlatıyor. Ve onları bir tekneye doldurup Guantanamo üssüne götürüyor. İşte talihsizlik de burda. “Biz de kötü insanlar gibi sağlık hizmetlerinden faydalanmak istiyoruz” diyor kahramanlarımız. Amerikan yetkilileri televizyonda teröristlerin Guantanamo’da nasıl muhteşem sağlık hizmetlerinden faydalandıklarını anlatıyorlar, ve o ana kadar hiçbir söylediklerine inanmadığımız yetkililer Guantanamo hakkında doğru söylemiş oluyorlar, aslında o açıklamaları Guantanamo’yu savunmak için yaptıklarını, dünyanın en büyük işkence merkezini aklamak için uydurduklarını bilmiyormuşuz gibi. Ayrıca Guantanamo’da yıllardır suçsuz yere kalıp mahkemeye çıkarılmayan, sorgulanmayan insanlar olduğunu da bilmiyormuşuz gibi. (teşekkürler Michael Winterbottom neyse ki sen varsın) Sonra bu kahramanları Küba’ya götürüp hastaneye yatırıyor Moore, orada doktorlar yakından ilgileniyor ve Kübalı itfaiyeciler onları kahraman olarak karşılıyor.
Amerikalılar için Michael Moore’un gerekli olduğunu düşünüyorum, çünkü onlarla anlayabilecekleri dille konuşuyor, kimseyi yormuyor, zaman zaman gözyaşlarına boğup, yer yer gülümsetiyor, filmlerden seçtiği karelerle, esprili diliyle ve müzikleriyle belgeselini izlenebilir hale getiriyor. Üslubu kendi seçimi, böyle belgesel olur mu diyenlerden değilim, benim sorunum derdini anlaşılabilir hale getirirken yüzeyselleşmesinde, Amerika korkunç, bir sürü ülke günlük güneşlik karşılaştırması söyleminin inandırıcılığı zayıflatıyor. Belgeselin başardığı tek şey sağlık sigortalarında yapılan hileleri başarılı bir şekilde anlatmak, sistemin içinde çalışan doktorlarla konuşup sağlık hizmetlerini neden reddettiklerini sormak, onların reddettikleri ameliyatlar yüzünden ölenleri onlara hatırlatmak, ayrıca sigorta şirketlerinin büyümelerine değinmek ve sistemi sorgulamak, gerçekten bu kısımlar başarılı. Keşke bunlara daha fazla değinip kahramanlarla Amerikalıları duygulandırmaya çalışmasaymış..
Paralı eğitime de değiniyor Moore ve gittiği ülkelerde eğitimin parasız olduğundan da bahsediyor. “Dünyanın hiçbir yerinde parasız eğitim yok” diyen ve Amerika’ya benzemeye çalışan yeni YÖK başkanımız Yusuf Ziya Özcan’a bu belgeseli, Michael Moore’a da The Road to Guantanamo filmini izlemelerini tavsiye ederek bitiriyorum.


