ABD-İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD-İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street


Sweeney Todd, uzun zamandır beklediğim bir film. Tim Burton^ın favori oyuncuları Johnny Depp-Helena Bonham Carter ile Sweeney Todd müzikalini beyazperdeye aktaracağını duyduğumda heyecanlanmıştım, tıpkı Alice in Wonderland projesi gibi merakla beklediğim bir yapım olmuştu, geçtiğimiz hafta vizyona girdi ve merakımı giderebildim..

Sweeney Todd, Londra^nın en ünlü berberlerinden birisiyken eşine aşık olan bir yargıç nedeniyle hayatı parçalanan, suçsuz yere hapse gönderilmiş ve eşi ile çocuğundan ömür boyu ayrı kalma cezası almış bir karakter.. Film onun Londra^ya yıllar sonra dönüşü ve planladığı intikamını almak için yaptıkları ile başlıyor, önce eski malikanesine giden ve Londra^nın en kötü börekçisi Mrs. Lovett ile karşılaşan Todd kendisine yandaş buluyor.. Lovett^ın Todd^u kontrol etmesi erkenden dönebileceği hapise düşmeden intikamını almasını sağlıyor, tabi bu arada “Pislik insanların” bir çoğu da hayatını kaybediyor, önceleri Yargıç^ı hedef seçen Todd sonra tüm insanların aslında ortalıkta dolanan pislikten ibaret olduğuna karar veriyor ve dükkanına gelen herkesi öldürüyor, ustura ile canını aldığı kişiler için özel bir koltuk yapıyor ve bunları Lovett^ın fırınına yolluyor, yıllardır et yüzü görmeyen Mrs.Lovett börekleri de insan etiyle pişiyor, insana yediriliyor, böyle güzel bir ortaklık! filmin sonuna kadar gidiyor..

Johnny Depp^in çok güzel sesi varmış ve seslendirdiği parçalardaki performansı gerçekten iyi, ancak bir müzikal için müzikleri oldukça zayıf kalmış filmin, ayrıca hikâyeyi anlattıkları parçalar da muhteşem eserler değil, sanki üzerinde biraz daha çalışılarak daha iyi şeyler yazabilirlermiş gibi geldi bana film boyunca.. Bunun dışında Todd^un kızı olan karakterin ölümcül derecede berbat sesi var, sinemayı terk etme isteği uyandırdı, ayrıca işlenen yan hikâye maalesef filmin süresini uzatmaktan başka bir şeye de yaramamış.. Helena iyiydi ancak bazı yerlerde makyajda ciddi problemler yaşanmış, resmen parçalı bulutlu bir suratla karşımızda..

Genel olarak Tim Burton^dan beklentilerim çok yüksektir, şimdiye kadar yaptığı tüm filmler bana hitap eden ve kişisel sinema tarihimde önemli yerleri olan yapımlardır. Kısa filmlerinden tutun da bana göre en iyi filmi olan Big Fish^e kadar yaptığı her şeyde kullandığı hayal gücüne hayran olduğum bu adam sanırım Sweeney Todd^u da garip hikâyesinden ötürü seçmiş.. Ancak elindeki malzeme ile fazla oynamadan, sanki aradan çıksın diye yapmış gibi duruyor.. İkinci yarısı pek kanlı olan ve alışılmış “oyuncaklı filmlerden!” uzaklaşmayı başaran Sweeney Todd, kötü bir film değil, ancak müzikal sevmeyen insanların zorlanacağı bir film ve onlara müzikali sevdirebilecek bir yapısı yok.. Bu masal, uyutmak için anlatılmıyor kısaca..

1 yorum

Cassandra's Dream



Woody Allen’in yine kendi yazıp yönettiği filmi ahlaki bir açmazın içine giren iki kardeşin hikayesini anlatıyor.

Dizilerde, filmlerde artık gözümüz alıştı. Dakika başı bir insan ölüyor ve bu durumu yadırgamıyoruz, cesetler üzerimizden akıp gidiyor, olan fgr’lere oluyor. Söylemeye çalıştığım şey, yeter artık bu şiddet filan değil… şunu söylemeye çalışıyorum, izlemeye aşina olduğumuz bir şeyin, aslında o kadar da sıradan olmadığını, ve sıradan insanlara neler yapabileceğini anlatıyor bu film…

Oyuncularının gücü sayesinde birçok şeyin üstesinden gelmiş sanırım film. Text olarak elbette etkileyici (fakat o Woody Allen’ın aralara sıkıştırdığı gerçekten güldüren izi yok filmde… Başka bir yol izlemeyi tercih etmiş sanırım) fakat Terry ve Ian’ı oynayan, Colin Ferrell ve Ewan McGregor karakterlerin gücünü ve sıradanlığını ortaya çıkarmışlar… Gerçekten saf, heyecanlı ve sıradan görünmeyi beceren Colin Farrell (aldığı kilolar yaramış) konuşmadığı anlarda bile sadece kadrajı değil, sahneyi de doldurmayı başarmış. Yırtmaya çalışan, üçkağıtçı Ewan McGregor da enerjisiyle kendini sevdirmeyi başarıyor. Bu ikili sayesinde iş cinayet anına yaklaşıp gerilim arttıkça, bu iki biraderi sevdiğinizi anlıyorsunuz. Aslında görüyoruz ki çok da gerekli olmayan bir cinayet işlenmek üzere (cinayetler sınıflara ayrılır, gerekliler ve gereksizler)… Ian’ın sadece kendine ve kardeşine yeten aklıyla işi meşrulaştırma ve içlerini rahatlatma çabaları cinayetin gereksizliği, bir zaafa hizmet ettiği fikrini daha da güçlendiriyor. Ama o an yaklaştıkça, biraderler artık cinayetin dibine kadar geldiklerinde insan içinden “Yapmayın,” dese bile, bir yandan da “Aman pürüz çıkmasın,” diyor. Sonuçta film izleyicisi olarak o cinayetin işleneceğini adımız gibi biliyoruz ve bizi korkutan, artık sevdiğimiz karakterlerimizin başına bir şey gelmesi…

hayalmeyal “Eastern Promises” yazısında şöyle diyor, “Son yıllarda tanıdığımızı sandığımız yönetmenlere bir haller oldu, filmlerinden küçük bir parça bile görsek hemen kimin olduğunu tahmin edebileceğiniz yönetmenlerin imzaları artık değişmeye başladı. Woody Allen bunlardan biri. Match Point kesinlikle bildiğimiz Woody Allen filmlerinden değildi, ama çok iyi bir filmdi, yine de şöyle bir durum olmadı değil; onun geveze filmlerinden hoşlanmayanlar bu filmi sevdi, bu değişikliği olumlu buldu, ve artık Match Point’ten sonra yeni bir sayfa açıldı Woody Allen sinemasında. Şimdi yeni filmi Cassandra’s Dream’in afişinde Match Point’in yönetmeninden yazıyor. Üzücü bir durum bu.” Son cümle hariç ona katılıyorum… Bence o kadar da üzücü bir durum değil bu… Woody Allen aynı anda birkaç duyguyu birden çıkartmayı becerebilen bir yönetmen ve senarist… Hala bunu yapıyor, sadece daha farklı bir dille…

0 yorum