Ensemble, c’est tout

Başrollerini Audrey Tautou ve Guillaume Canet'in paylaştığı Anna Gavalda romanından uyarlama Claude Berri filmi. Romanı okumadığım için uyarlamanın başarılı olup olmadığını söyleyemeyeceğim, ancak kitaptan bağımsız bir film olarak değerlendirdiğimde pek başarılı bulmadığımı söyleyebilirim.
Audrey'in oynadığı Camille karakteri ailesinden kopup bağımsızlık yemini etmiş genç bir ressam. Bir binanın çatı katında pek kötü koşullar altında yaşıyor ve temizlikçilik yapıyor, yeteneklerini kullanmayı ve daha iyi bir iş yapamayı reddediyor. Bu noktada filmin cevaplaması gereken önemli sorulardan birisi "bu kız neden ailesinden kopmaya çalışıyor" cevapsız kalıyor. Birkaç kez annesini görüyoruz, varlıklı olduğu kesin ve kızını küçümsüyor ama nedenlerini bilmiyoruz. Bu konuda Türk Sineması yönetmene yardımcı olabilirdi ama eksik kalmış sanırım. Camille apartmanın giriş katındaki Philibert (Laurent Stocker) ile karşılaşıyor, önce bir merhaba, ardından gelen yemek davetiyle arkadaşlık gelişiyor. Philibert, Franck (Guillaume Canet) ile beraber kalıyor. Aslında epey farklı tipler, Philibert daha sakin mizaçlı, insanlara güvenen, önceliği hayatın akışı yerine sessizce durmasında olan birisi. Franck ise agresif ve hareketten yana, kadınlarla ilişkilerinde de Philibert'e göre daha agresif ve her şeyin sonucunu çabucak görmek istiyor. Hasta bir büyükannesi var, aşçılıktan kalan zamanlarda onu görüyor.
Karakterlerin bir araya gelmesi pek zor olmuyor, çatı katı soğuduğunda üşüyen ve hasta olan Camille'i Philibert eve getiriyor, birkaç gün hasta yatan Camille kalktığında da evi benimsiyor ve oraya yerleşiyor. Buralar tam anlamıyla damdan düşer gibi olduğundan olayın sanırım Fransız rahatlığıyla bir ilgisi var diyerek geçiyorum, zira bu kadar basit biçimde başkasının evine yerleşen bir insanın varlığına inanamıyorum. Ayrıca o insan ailesinden uzak, temizlikçilik yapan ve çatı katında yaşayacak gurura sahip bir karakterdeyse bu aşamayı sadece karakterleri bir araya getirmek için alel acele gerçekleştirmek komik duruyor. Philibert yeni birisiyle tanışıyor, tiyatroya merak salıyor ve değişmeye başlıyor. Franck önceleri Camille ile epeyce çatışıyor, yavaş yavaş da beklediğimiz şekilde bir aşka yelken açıyor. Tüm klişeleri selamlayan, varlığı başından belli ve hoş durmayan bir aşk filmin sonuna kadar pazarlanıyor. Özellikle "aşık olmayacağız" kısmında yüzüme bir gülümseme yerleşti, ancak pek olumlu olduğunu söyleyemeyeceğim.
Filmi sevenler genelde karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini oluşma aşamasında kimliklerini kaybetmediklerini söylüyorlar. Philibert, Franck ve Camille'i kendi hayatlarında izleme şansını pek elde edemiyoruz oysa ki, birkaç kez restorana, iki kez temizlik firmasına bir kez de tiyatroya gitmekle olmuyor. Kartpostal satıcısı bir tarihçi olan Philibert'i daha çok merak ediyorum, ya da Franck'in geçmişinden sadece bir yatak sahnesinde bahsetmesini istemiyorum. Daha fazla detay, daha çok süre gerektiriyor ama yönetmen sanırım hızı seviyor!
Fransız filmleri dendiğinde aklına ilk olarak Jeux D'enfants ve Amelie getiren bir neslin temsilcisiyim. O filmlerin yarattığı atmosferi, anlatımlarını ve müziklerini benimsedim. Hep soğuk ve itici bulduğum Fransızları o filmlerle sıcak denizlere çektim. O iki filmin başrol oyuncusunu alarak bir film yapıyorsanız benim neslimin sinemaseverine daha iyi cevap vermelisiniz, çünkü ucuzlatılmış ve hızlandırılmış filmleri kabul etmemiz zor. Bu filmi de kabul etmedim, izlerken çok sıkıldım ve geçen zamanıma bolca yandım. Ayrıca olayların ışık hızıyla gerçekleşmesi ve ana karakterin çatıdan gelmesinden dolayı filmin Türkçe ismini "Damdan Düşer Gibi" olarak belirledim, her şeyiyle uyduğunu düşünüyorum. Yönetmenin de daha başından oyuncu tercihleri ile kolaya kaçtığını düşünüyorum, birçok saf ve en ince duyguların insanı daha Audrey Tautou ve Guillaume Canet'yi gördüğünde yüzüne gülümsemeyi yerleştiriyor. Özetleyeyim ki sonuç olsun;
Uyarlamaların büyük bir çoğunluğu koskoca bir kitabı film süresine yaymakta sorun yaşarlar, bu da doğal olarak kitabı okuyanları rahatsız eder. Ancak Ensemble C'est Tout kitabı okumayanların bile yeterince boşluk bulmasını sağlayacak kadar özensiz olmuş, sevmedim, sevemedim.
Le Diner De Cons
Le Diner De Cons'un yeri ayrıdır bende, ablamlarla gittiğim ilk filmdir, Ortaköy Feriye'de izlediğim sanırım "ilk ve tek" filmdir.. Aslında Francis Veber'in yazdığı bir tiyatro oyunudur ama 1998 yılında kendisi tarafından sinemaya uyarlanmıştır.
Pierre Brochant ve arkadaşları her hafta bir yemek organize edip salaklarla eğlenirler, bu geleneksel yemeklerine "dîner de cons" yani "salaklar sofrası" adını verirler.. Herkes bulabileceği en salak insanı bulur ve gecenin sonunda salağı en fazla eğlendiren şampiyon olur.. Tabi ki yemeğe çağrılan salaklar konudan bihaberdirler ve oraya tamamen farklı nedenlerle çağrıldıklarını düşünürler.. Yemeğe kısa bir süre kala hala kendi salağını bulamayan Pierre, son günde François Pignon'u bulur.. Pignon maliye bakanlığında çalışan ve kibrit çöplerinden maketler yaparak hayatını geçiren "temiz" bir adamdır, fazla konuşur, sakar ve ciddi anlamda salaktır.. Acımasız bir oyun oynayan ve diğer insanlarla eğlenmeyi yaşam felsefesi haline getiren Pierre bu salak adamın yaptıkları sayesinde gecenin salağı olur, karısını kaybeder, vergi denetimine girer..
Filmin izlediğim en komik filmlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle François Pignon rolüyle Jacques Villeret ve Pierre Brochant rolüyle Thierry Lhermitte muhteşem iş çıkartmışlar.. Konunun ahlaki inceliği ve salak dediğimiz insanların tutundukları "aptalca görünen" şeylere neden o kadar asıldıklarını da arada açıklamasıyla bütüne varıyor film.. Finali ile de mesajından önce güldürmeyi istediğini anlatıyor ve güldürme kısmında kusursuz..
Le Temps Qui Reste
Fransız sinemasının "kötücül" tabir edilen eşcinsel yönetmeni François Ozon'dan, konusunun rahatsız edici sadeliğine rağmen izleyicide güçlü bir etki bıraktığını düşündüğüm 2005 yapımı bir drama.. 77 dk gibi kısa bir süreye sığdırılabilmiş birçok tema, birçok altmesaj var 'Veda Vakti'nde.
La Fille sur le Pont
1999 yapımı,
"Şans verilmez, alınır" mesajlı; yönetmeni Patrice Leconte'ye ve başrol oyuncularına hayran kalmanıza neden olan enfes bir aşk filmi.
Hatta "aşk filmi" genresinde incelenmesi filme hakaret bile sayılabilir, çünkü bu zamana kadar aşıkların öpüşmediği başka bir filme rastlamadım, bu hariç. Gecikmiş olsam da, son zamanlarda izlediğim en güzel film.
- Şansa inanır mısın?
- Evet..
- Neden?
- Çünkü çok güzel göğüslerin var..
Adele, hayatı boyunca sadece kötü şans'a sahip olduğuu düşünen, pesimist ve yukarıdaki diyalogun taraflarından biri olabilecek kadar saf biridir.. Bir gece yarısı intihar etmek için gittiği bir köprüde Gabor ile tanışır. Gabor, sirklerde ve özel gösterilerde bıçak atarak hayatını kazanmaya çalışan, hayatını 'şans' üzerine kurmuş bir görüntü çizen havai davranışları, hayalleri ve her şeyden öte kalbi olan bir adamdır. Adele'i bu depresyondan kurtarmayı üstün ikna kabiliyeti ile başarır ve gidecek yeri olmayan bu genç kadınla birlikte hayatı yenmek üzere yola çıkar. Erkeklere hayır deme konusunda çok da başarılı olamayan Adele, bir güzel söze ya da kendisine 'yatağın hangi tarafında yatmasını istediğini' soran herhangi bir erkeğe güvenecek kadar temiz kalplidir olmasına; ancak Gabor da bir kadının zaafından faydalanacak kadar çiğ biri değildir. Tutkuları, onları bir yol ayrımına ya da tren yolundaki makaslardan birine götürecektir kuşkusuz. Gabor'un da dediği gibi; “Yanlış yol yoktur, kötü yol arkadaşları vardır..”
Ve kumar başlar: Gabor'un, Adele'in şansına, şahsına ve daha doğrusu kendisine olan inancı, Adele'i olduğu kadar onu da şaşırtmaktadır hiç şüphesiz. Defalarca rulette 0 numaraya oynamak ve asla kaybetmemek; lokal bir çekilişten, numara seçme karşılığıyla araba kazanmak; sürekli ama sürekli birbirlerine olan güvenleri, şansları.. Hayat, onları birbirlerinin eşleniği, birbirlerinin şansı olmaları için biraraya getirmiş bir krupiyedir belki de. Ancak bu kazanım, bu iyi gidişat Adele'i korkutmaktadır ki Gabor'a, “Kaybetmeyi öğren yoksa kazanmak sıkıcı olacak” diyecek raddeye gelir.. Aralarındaki kaçınılmaz çekimin epritici korkusu tutku ile birleşmiş ve onları artık geri dönülmez bir yolun başında terketmiştir.
Vanessa Paradis'in Adele rolündeki muhteşem performansına, Daniel Auteuil'in Gabor karakterine ve onun umursamaz ama hayatın her türlü pisliğini/güzelliğini tatmış hür seyyah hallerine, filmin İstanbul'da, Galata Köprüsü'nde sonun başlangıcını temsil eden finaline, insanı bulunduğu konumdan başka bir yere sürükleyen ve ölçümlenemeyecek bir hissiyat yaşatan ost'sine bayılmış olmama rağmen; yabancı yapımların Türkiye tasvirlerinde muhakkak ezan motifini kullanıyor olmalarından duyduğum rahatsızlığı da belirtmem gerek. Dışarıdan bakıldığında nasıl görünür olduğumuzun da en net emaresi bu olsa gerek, üzücü..
1,5 saatin akabinde, son kertede film için söylemem gerekenlere gelirsem;
şans, hakikaten bir ölüm-kalım meselesidir ve şanssız olduğuna inananlar, elindeki kıymetini bilmeyip sahip olamadığını doğru zannedenlerdir Gabor'un da dediği gibi.
Son bir temenna da senarist Sergey Frydman'a gitmeli çünkü her repliği aforizma sayılabilecek bir filmin yaratılmasında çok büyük emeği var. İzlemeyenlere, iyi şanslar..
Lumière et Compagnie

Lumière’den 100 yıl sonra tanınmış 40 yönetmen bir araya gelir ve onun kamerasıyla filmler çekerler. Uyulması gereken bazı kurallar vardır; filmler 52 saniye olacak, tekrar çekim yapılmayacak ve üç plan kullanılacak.
Bu tür ısmarlama işlerde pek parlak sonuçlar çıkmaz çoğu zaman. En son "Paris Je T’aime"de bildiğimiz ve sevdiğimiz yönetmenler yaratıcılıktan uzak filmleriyle bizi şaşırttılar. Ama işin içinde Lumière ve sinema olunca ister istemez beklentilerimiz başka oluyor. Ancak sonuçlar yine çok iyi değil. Abbas Kiarostami ve David Lynch’in filmleri (ki Lynch'in nasıl üç planda çektiğini anlamak için tekrar tekrar izlemek gerekiyor) hariç çok sevdiğim film olmadı. Ama çok da önemli değil bu, çünkü bu kısa filmlerden daha ilginç olan yönetmenlerin “Neden Lumière’in kamerasıyla film çekmeyi kabul ettiniz?”, “Neden film çekiyorsunuz?” ve “Sinema ölümlü müdür?” sorularına verdikleri cevaplardı. Özellikle Haneke “Bir kırkayağa neden yürüdüğünü ya da tökezlediğini asla sormayın” diyerek farkını ortaya koyuyordu yine, Lynch ise “Film çekmeyi seviyorum çünkü bir başka dünyaya geçmeyi, orada kaybolmayı seviyorum. Filmler, bence, düş kurmanızı sağlayan büyülü araçlar, size karanlıkta düş kurduruyorlar” diye cevap veriyordu neden film çekiyorsunuz sorusuna. Benim favori cevabım da çok sevdiğim bir yönetmen olan Wim Wenders’ten geliyordu; “Yapacak başka bir şey yok”.
Gerçekten farklı bir sinema deneyimi sunuyor bu belgesel, hem bu filmlerin çekimlerini izlemek hem de birbirinden ünlü yönetmenin Lumière kardeşlerin kamerasından baktığını görmek gerçekten güzel bir deneyim.
Ayrıca güzel de bir soru düşürdü aklıma bu film; “Hangi film karesi birdenbire aklınıza gelir?”… İzledikten sonra onlarca film karesi geçti gözümün önünden, bu da filmin yaşattığı ayrı bir deneyim oldu.
Projeye katılan yönetmenler; Merzak Allouache, Theo Angelopoulos, Vicente Aranda, Gabriel Axel, Bigas Luna, John Boorman, Youssef Chahine, Alain Corneau, Costa Gavras, Raymond Depardon, Jaco van Dormael, Francis Girod, Peter Greenaway, Lasse Hallström, Michael Haneke, Hugh Hudson, James Ivory, Gaston Kabore, Abbas Kiarostami, Cedric Klapisch, Andrei Konchalovsky, Spike Lee, Claude Lelouch, David Lynch, Ismail Merchant, Claude Miller, Sarah Moon, Idrissa Ouedraogo, Arthur Penn, Lucian Pintilie, Jacques Rivette, Helma Sanders Brahms, Jerry Schatzberg, Nadine Trintignant, Fernando Trueba, Liv Ullmann, Regis Wargnier, Wim Wenders, Yoshishige Yoshida, Yimou Zhang.
Persepolis
“İran bu eski ve büyük uygarlık çoğunlukla fundamentalizm, fanatizm ve terörizm ile birlikte tartışıldı. Hayatının yarısını İran’da geçirmiş bir İranlı olarak biliyorum ki bu imaj gerçeklikten çok uzaktır. İşte bu nedenle Persepolis’i yazmak benim için çok önemliydi. Bütün bir ulusun birkaç köktencinin günahlarıyla yargılanmaması gerektiğine inanıyorum. Aynı zamanda özgürlüğü savunurken hayatlarını cezaevinde yitiren, Irak’a karşı savaşta ölen, farklı baskıcı rejimler altında acı çeken ya da ailelerini terk etmek ve memleketlerinden kaçmak zorunda kalmış İranlıların da unutulmasını istemiyorum”*
Görünürde İran devrimi ve onun etkileri olmasına rağmen aslında yönetmeninin de sıkça vurguladığı gibi çok kişisel bir hikaye bu. İran gibi katı kurallarla yönetilen bir ülkede farkında olarak yaşamanın zorluğunu, bir kadın olarak birey olmanın güçlüğünü anlatan bir film.
Marjane Satrapi’nin dört kitaplık çizgi romanından film uyarlaması bu. Çizgi romana göre belki biraz hızlı bir film olmuş olabilir, ama ben anlatım şeklinden o kadar hoşlandım ki filmi tercih ediyorum bu yüzden. Ayrıca çizgi romanın ruhuna çok uygun bir üslupla film haline getirilmiş. Kitaplarda daha geri planda olan büyükannenin filmde daha fazla öne çıkmasına da sevindim.
Marjane küçük bir kız çocuğu, ailesi sayesinde ülkesinde ne olup bittiğinin farkında, onun bilinçli olması için ondan hiçbir şey gizlemiyor ve onu ülkede yaşananlardan korumak için Viyana’ya gönderiyorlar. Burada bir İranlı olmanın, farklı olmanın tüm zorluklarını yaşıyor Marjane, üstüne bir de aşk acısı eklenince evine dönüyor, kendisine hiçbir şey sorulmaması şartıyla.. Evinde de farklı biri artık, burda da bir yabancı, arkadaşları değişmiş, savaşın izleri var her yerde.. Bu yabancılaşma ve anlamsızlık, depresyona, sakinleştiricilere ve intihar denemelerine götürüyor onu.. Bir gün birden “eye of the tiger”la ayağa kalkana kadar.. Bundan sonra evleniyor, yeniden sınavlara girip grafik sanatlarını kazanıp öğrenci oluyor, ancak boşanmaya karar verince burada hayatın boşanmış bir kadın için ne kadar zor olacağını da biliyor. Annesinin dönmesini yasakladığı bir yolculuğa çıkıyor yeniden. Artık kim olduğunu ve ne istediğini bilen bir yetişkin olarak Fransa’nın yolunu tutuyor. Özgürlüğün bedelleri olduğunu bilerek..
Yasaklı bir ülkede birey olmaya çalışmanın, karşı çıkmanın, kendini savunmanın, aşık olmanın, özgür bir kadın olmanın, düşünmenin, okumanın ne kadar zor olduğunu anlatıyor Satrapi bütün gerçekliğiyle. Büyükannesine verdiği "kendine karşı dürüst ol" sözünü yerine getiriyor belki bu kitaplarla ve filmle. Ayrıca bir borcu da ödüyor Irak’a karşı savaşta ölen çocuklara ve devrim yüzünden acı çeken herkese karşı. Ama kendi ülkesini ne kadar çok sevdiğini anlamaya bile çalışmayan insanlar onun filmini de yasaklamaya çalışıyorlar, neyse ki yasak olan şeyleri merak eden ve bir yolunu bulup kendini geliştiren Marjane gibi çocuklar her zaman ve her yerde var oldular.. Marjane’in paltolu adamların ceplerinde saklayarak sattıkları kasetleri satın alması gibi birileri de onun filmini alıyordur mutlaka.
Sanırım uzun zamandan beri hiçbir filmden bütün acılarına rağmen yine de umutla gülümseyerek çıkmamıştım.
* Persepolis, çizgi roman, arka sayfa. Minima Yayınevi
2 Days in Paris
Julie Delpy’nin yazıp yönettiği 2007 yapımı film. İki yıldır birlikte olan bir çiftin İtalya tatillerinden dönerken Paris’e uğramaları ve orada geçirdikleri iki gün anlatılıyor. Sanırım Julie Delpy, Before Sunset ve Before Sunrise’dan sonra böyle bir film yapma isteği duymuş, biraz da cesaretini o filmlerden almış. Anlatım olarak yer yer o filmleri andırıyor, ancak o filmlerle bu film arasında çok önemli bir fark var; samimiyet. Ne yazık ki bu film, onların samimiyetinin yanına yaklaşamıyor.
Filmin adında Paris olunca insanda ister istemez romantik beklentiler oluşuyor, ancak öyle bir film değil bu. Marion fotoğrafçı, rahat, geveze, öfkeli bir Fransız; Jack ise iç mimar, hastalıktan ve terörden korkan tutucu bir Amerikalı. Marion ve Jack, iki gün boyunca Marion’ın ailesiyle, geçmişiyle, öfkesini kontrol edememesiyle yüzleşiyor, iki gün sonunda ise ayrılmaya karar veriyorlar. Birbirlerini tanımadıklarını anlayıp ancak oldukları gibi kabul etmeye karar vererek ayrılmıyor, son olarak da sokaklarda dans ediyorlar.
Fransızlarla ilgili bildiğimiz bütün klişeleri önümüze seriyor film, -rahat insanlardır, her şey seks ve sanatla ilgilidir- ve bunları bir komedi malzemesine dönüştürüyor, kesinlikle çok fazla da güldürüyor. Adam Goldberg’in hastalık hastası halleri, bakışları, mimikleri o kadar eğlenceli ki, kesinlikle çok komik bir film bu, ancak keşke filmin sonunda Julie Delpy’in o uzun uzun kendini, ve ilişkileri anlattığı ciddi olmaya çalışan bölüm olmasa..
İlişkilerle ilgili küçük ve samimi bir film yapmak için elinden geleni yapmış oysa ki yönetmen, kendi anne babasını bile oynatmış, Adam Goldberg ile iyi bir ikili oluşturmuşlar, ama olmamış bir şey var filmde. Çok şaşırtıcı bir şekilde Julie Delpy’nin oyunculuğu bazen o kadar abartılı ki kendisini çok sevmeme rağmen zorlanmadan objektif olabiliyorum.
Klişelerle oynanmış ama başka bir klişe çıkmış sanki ortaya. Daha önce çektiklerini izlemesem de çok sevdiğim bir oyuncu, bu nedenle çok acımasız olmadan belki bir dahaki filme diyorum, hem ne olursa olsun çok eğlenceli bir film bu.
Michou d’Auber
Thomas Gilou’nun Cezayir meselesine bakan 2007 tarihli filmi. Messaoud ve Abdel babaları tarafından ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle bir bakım evine verilirler. Ülkeleri bağımsızlığını kazanınca baba gelip onları alacağını söyler. Kardeşler burada birbirlerinden ayrılır, koruyucu ailelere verilirler. Messaoud kendisini önce Arap olduğu için istemeyen ancak reddederse başka çocuk alamayacağı nedeniyle onu almak zorunda kalan Gisèle ile gider, Abdel ise bir çiftçiye verilir. Buradan sonra daha çok Messaoud’un hayatını/dönüşümünü izleriz. Eski asker olan kocasının Arap olduğunu anlamaması için Gisèle çocukta bazı değişiklikler yapar. Saçlarını sarıya boyar, adını Michou olarak değiştirir, ona bir geçmiş uydurur, onu kocası Georges’un karşısına böyle çıkarır. Georges “bunun tipi bir garip kazıklanmışsın sen” dese de çocuğu kısa zamanda benimser ve çok iyi anlaşırlar.
Abdel ise bir çiftlikte sürekli çalışmak zorunda kalan ve aşağılanan bir çocuktur. Aklında sadece kardeşini de alıp gitme fikri vardır. Bunun için geceleri kardeşiyle buluşup gereken düzenlemeleri yapmaya çalışır. Kardeşi içinde sürekli bir sevgi büyütürken o Fransızlara karşı nefret büyütür, birbirlerinden gittikçe uzaklaşırlar.
Messaoud hızla -bizim Cezayir sokağımızın Fransız sokağına dönüşmesi gibi- Michou’ya dönüşür, artık aklına ne babası ne de kardeşi gelir, cebinde sakladığı tılsımlı kitabı ve çevresinde gördüğü Araplara karşı nefret ona kimliğini hatırlatsa da o küçük bir Fransızdır artık. Georges ile birbirlerini çok severler, kaba, gürültücü ve Arap düşmanı Georges da Michou’ya duyduğu sevgi sayesinde değişir. Gérard Depardieu gerçekten çok başarılı rolde ancak sanki geçirdiği değişim biraz ani oluyor, onun gibi yüzeysel görünen bir adam nasıl oluyor da birdenbire değişip Arap dostu, barışcıl biri oluyor anlamak biraz güç.
Filmin sakin bir havası var. Böyle bir konu için bu biraz anlaşılması güç açıkçası. Elbette bu yönetmenin tercihi, ancak Arap düşmanlıklarının yollara döküldüğü yerlerde bile film çok sert olamıyor, filmin en sert sahnesi Georges’un içip Fransa’ya fahişe dediği konuşma. Filmin sonunda Cezayir özgürlüğüne kavuşuyor, Baba, Abdel ile birlikte Michou’yu almaya geliyor, çocuk önce gitmek istemiyor ve ailesinin onlar olduğunu iddia ediyor, ancak Georges’un konuşup ikna etmesinden sonra gidiyor. Michou arkasında değişmiş bir Georges ve düzelmiş bir ilişki bırakıyor.
Film hakkında karar vermek biraz zor, ele aldığı konunun ağırlığına göre biraz hafif bir film, ancak tabi ki her yönetmen Haneke değil, bu film de Cache olmaktan çok La Vita e Bella (Life Is Beautiful).
Pride & Prejudice
“Bennet ailesi, kendine yetebilen ve aile reisinin vefatından sonra ellerinde hiçbir şey kalmayacak olan sıradan bir İngiliz ailesidir. Bu dönemde özellikle maddi anlamda yaşama zorluğunu düşünen ailenin, babalarının vefatından sonra hayatlarını sürdürebilmeleri için zengin erkekler bulması gereken beş kızı vardır. Kızlardan en büyüğü olan Jane ile kasabalarına gelen varlıklı Mr. Bingley tanışırlar ve birbirleriyle ilgilenmeye başlarlar, dönem gereği bu tip ilişkiler kısa süre içerisinde sonuçlanır ve nişan yapılır. Ancak Mr. Bingley kasabayı terk eder ve her şey garip bir hal alır. Mr. Bingley^in yakın arkadaşı Mr. Darcy de kasaba ziyareti sırasında Jane^in kardeşi Elizabeth ile tanışır. Darcy ilk etapta son derece sert ve sinir bozucu bir karaktere sahip olsa da Elizabeth zamanla onun karakterindeki detayları fark eder ve Jane^in dediği gibi ‘karakterler, zor anlar, aşılması güç sorunlar yaşarlar ancak sonuçta mutlu son onları beklemektedir’.
Anlayışlı ve kızlarını savunan baba, son derece sinir bozucu ve patavatsız anne, kendilerinden habersiz küçük kardeşler ve duygularını açamayan bir ablayla ilginç bir aileye sahiptir Elizabeth ve belki de bu aile onun o dönemde kendisi olabilmeyi başaran ve bir elin parmaklarıyla gösterilecek kadar az sayıdaki kadından birisi olmasını sağlayan şeydir..”
Her ne kadar 18.yy İngiltere^sini görmemiş olsam da! Filmin bu atmosferi yaratmakta başarılı olduğunu, en azından kafamdaki atmosfere yaklaştığını söyleyebilirim. Başlangıçtaki yürüyüş sahnesinden itibaren de güzel çekimlere sahip, ayrıca setin her yeri tablo gibi, izlemek oldukça keyifli.. Oyunculuklara geldiğimde özellikle Elizabeth karakterini canlandıran Keira Knightley^in hatalı bir seçim olduğunu düşünüyorum.. Elizabeth, ailenin diğer kızlarından oldukça farklı olması gereken bir karakter, ayrıca en önemli özelliklerinden olan zeka ve gülümseyiş Keira üzerinde pek durmuyor.. Matthew Macfadyen, Mr. Darcy rolünün gerektirdiği gurur ve sertliği üzerinde gayet iyi taşırken, Keira maalesef önyargının duvarlarını yıkabilecek kadar güçlü olamıyor.. Mr. Bennet rolünde Donald Sutherland tam olması gerektiği gibiyken, Brenda Belthyn, Mrs. Bennet karakterin bütün sinir bozuculuğunu aktarmayı başarmış..
Kitabı okumadığım için uyarlamaya sert yaklaşmadım. Atmosfer ve işleyiş açısından beğenimi kazanan bir yapım oldu, bir de Keira olmasaydı her şey çok daha güzel olurdu.
Şantör (Quand j'étais chanteur )

Fikrimin İnce Gülü - Sarı Mersedes
Bayram film boyunca bahtsız bir şekilde yoluna devam etmektedir. Bu bahtsızlıklarla beraber yaptığı oyunbozanlıklar, düzenbazlıklar birer birer su yüzüne çıkmakta. Filmin başında sempati beslenen Bayram karakteri, sonlara doğru sevilmeyen, çıkarcı bir karaktere dönüşüyor. Gerçi müstahak olmasına rağmen bahtsızlıklar Bayram'dan çok o güzelim bok sarısı namıdeğer balkız mersedes'inin başına gelmektedir ya, neyse..
"Ayı sensin bayan"
Bayram rolünde devleşen İlyas Salman, Çiçek Abbas'tan sonra bir kez daha kariyerinin zirvesine çıkmıştır. Tabir yerindeyse rolüne "cuk" oturmuştur. Oyunculuk bakımından bir diğer önemli başarı da, oyuncu listesinde "vapurdaki sarışın" olarak geçen ve şehirli çekici kadın rolündeki Valérie Lemoine'e aittir şüphesiz. Gayet gerçekçi bir şekilde çarpar kapıya, sıçar gül gibi kapının ağzına. Ayrıca ayıdır da!
La Science Des Rêves

HayalMeyal^e..
Stéphane-Stéphanie arasındaki ilginç ilişkiyi konu alan Science of Sleep yine aklımızın kontrolsüz çalışan bölgesine yapılan bir yolculuktan ibaret. İnsani ilişkilerin akıldan kalbe inişlerini anlatmakta uzman olan Gondry, Eternal Sunshine ile anılarda gezerken bu filmde rüyaların içinde seyahat etmeyi tercih ediyor.
Her şey Stéphane^ın (Gael Garcia Bernal) karşısındaki daireye Stéphanie^nin (Charlotte Gainsbourg) taşınmasıyla başlıyor, komik-nedensiz ve anlamsız bir şekilde başlayan ve ne olduğu asla belli olmayan bu ilişki yavaş yavaş gerçeklikten kopuyor ve süslü rüyalarda gezmeye başlıyor. Gerçek ile hayalleri birbirinden ayırt etme sorunu yaşayan Stéphane gözüyle biz de neyin gerçek neyin hayal olduğunu bilmeden filmi izliyoruz ve olmasını istediğimiz şeyleri oldu kabul ederek devam ediyoruz, böylece her izleyen için farklı bir film çıkıyor ortaya.
Film Stéphane^ın hayal dünyasında açıldığı için izleyici olarak oraya bakış atmakta bir sakınca görmüyoruz, çünkü ana sahnemiz zaten hayaller ve hepimiz aslında Stéphane TV izleyicileriyiz. Başından itibaren gerçek dünya ikinci planda kalıyor. Böylece karakterin samimiyetine ve oyunların sevimliliğine inanmak için çaba sarf etmemize gerek kalmıyor.
İlişkiler üzerine, özellikle de aşk üzerine bunca şey söylenmişken Gondry^nin her seferinde aklımızda olan ama ortaya çıkmamış yönleri önümüze sermesine şaşırıp kalıyorum. Onun anlattığı hikâyeler anidenliği, nedensizliği ve aslında basitliği ile herkese ait ve bir o kadar da özel olabiliyor. Hayatını filmlerle geçiren insanlar ilişkilerinde onun karakterlerini arıyorlar, Gondry^nin aktardığı karakterler onlara sevdiklerinden daha samimi ve güzel geliyor. Birçok ilişkide Clem^ler, Joel^ler veya Stéphane-Stéphanie^ler başrol oynuyor..
Science of Sleep, birçok eleştiri aldı, yönetmenin saçmalığı zorladığı söylendi, filmin samimiyeti üzerine oldukça fazla gidildi. Ancak Science of Sleep, aslında basit bir testti. Siz ne kadar çocuksunuz ve bir mutfak musluğundan akan selofandan deniz yapıp üzerinde orman taşıyan bir gemiyi yüzdürebilir misiniz? Burada hayır cevapları büyük çocuklara, evetler ise Küçük Prens^lere gidiyor..
Stéphanie^nin “neden ben” sorusuna “çünkü başka herkes çok sıkıcı” diyen Stéphane^ın bu karşılığı hayatta belki de bir insana söylenebilecek en özel sözlerden birisi ve film sadece bazı replikleri için bile övgüyü hak ediyor. Ayrıca Paralel Senkronize Rasgelelik kavramı ile düzen-rasgelelik savaşının incelenmesi de oldukça keyifli. Zaman zaman bir komedi filmi izliyormuş gibi gülüyoruz, bazen de “saçımı falan okşasan” anlarıyla kalbimizi açıyoruz.
“Bu gece size rüyaların nasıl hazırlandığını göstereceğim. Çok basit ve kolay bir işlem sanılmasına rağmen, aslında bundan biraz daha karışıktır. Gördüğünüz gibi işin sırrı karışık malzemelerin muazzam karışımlarıdır. Önce biraz gelişigüzel fikir atıyoruz. Sonra bir tutam günlük anı ekliyoruz ve bunu geçmişteki hatıralarla karıştırıyoruz. Aşk, arkadaşlık, ilişkiler ve diğer tüm ş’li şeyler, gün boyunca duyduğumuz şarkılar, gördüğümüz şeyler ve kişisel bir eşyamızla karıştırıyoruz. Tamam tamam, sanırım oldu”
Science of Sleep^in başkarakteri Stéphane^a göre bir rüya tarifi olan bu anlatım, günümüzün dahi çocuğu Michel Gondry için “Bir film nasıl yapılır” açıklamasıdır aslında ve ben onun anlattığı her şeye inanıyorum..
Lord of War

“Size dünyanın kimlere miras kalacağını söyleyeyim.. Silah tüccarlarına.. Çünkü diğerleri birbirini öldürmekle meşgul”
Lord of War, 2005 yapımı Andrew Niccol filmi.
Yuri Orlov (Nicolas Cage), hayatının ilk yirmi yılını sessiz sakin geçirdikten sonra bir gün insanoğlunun içindeki kötülüğün, iyiliği her zaman yendiğini keşfeder ve en az gıda kadar insani bir ihtiyaç olarak gördüğü silah satışına başlar. Kardeşi Vitaly (Jared Leto) ile amatör olarak girdiği bu yolda zamanla tek başına kalarak dünyanın en büyük silah satıcısı olur.
Aslında Yuri, her ne kadar şeytanın kendisi gibi gözükse de sadece içindeki kötülüğü ve herkesle ortak olan hırsını başka bir yöne kanalize etmiş olan basit bir insandır. Film boyunca hiçbir insana silah çekmemesi ve kimseyi vurmaması da ölümün farklı yollarla olsa da insan hayatında önemli bir yeri olduğunu anlatır. Katil olmak için illa ki kurşun sıkmak gerekli değildir, elinizde dolaşanlar bile kanı size taşıyacaktır. Bu durumda Yuri şeytan değildir, sadece iyi olmanın büyük bir çaba gerektirdiği günümüz dünyasında çırpınmayan insanlardan birisidir.
Vitaly ise yaşanılanları yakından izleyemeyecek kadar duygusal bir insandır ve hiçbir şeye bulaşmadan yaşamayı ancak kendisini kaybederek başarabilir. Onu iki kez kliniğin kapısına kadar götürüp bırakmamız da aslında onun dış dünyadan korunmak için böylesine bir hapishaneye ihtiyaç duyduğunu anlatmaktadır. Ancak “iyi olmak ve iyi kalmak” imkansızken, daha fazla ortalarda dolaşamaması da kirli dünyanın doğallığındandır..
Yasal gibi gözüken yasadışı işler olduğunda olaya mutlaka dahil olan FBI ajanı rolünde Ethan Hawk oynuyor, belki Ethan^ı sevmemden dolayı rahat ısındım ama karakter bize her zamankilerden fazla bir şey sunmuyordu.
Filmin sevmediğim bir yönü, bu tarz filmlerde kadın karaktere yüklenen sabit rollerden birisini seçmiş olması. Yuri^nin eşi Ava Fontaine Orlov (Bridget Moynahan) geleni gideni ve sınırsızca önüne sunulanları kabul edip, sadece bir ajan yüzüne gerçekleri net bir şekilde bağırdığında tepki veriyor. Kadınların olanları kabul edip, belki de buna son diyebilecek tek varlıklar olmalarına rağmen sessiz kalmaları Baba serisinden beri sinemanın klişelerinden. Görünürde şeytan ile görünürde melek, maalesef görünmez bir işbirliği içerisindeler ve kalkanlar herkesi koruyor. Bu noktada iyi ile kötü aynı potada eriyor ve aslında iyilik ya da kötülüğün hiçbir karakterin üzerinde olmadığını anlıyoruz.
Afrika^daki içler acısı durumu da belgesel gibi izliyoruz, Liberya ve Sierra Leone^deki insan hayatının ucuzluğunun son derece korkunç biçimde farkına varıyoruz. Bazı yerlerde insanlar sadece ölmek için doğuyorlar ve maalesef kimin nerede ve ne zaman öleceğine karar veren, bundan çıkar sağlayan varlıklar da tepemizde yaşıyor.
Film, insanoğlunun dünyadaki egemenliğini elde ettikten hemen sonra kendisi ile çatışmaya girdiğini ve bunu yapmayı bugüne kadar sürdürdüğünü ve gelecekte de savaşın asla bitmeyeceğini üzerine basa basa vurguluyor. Sağda solda gördüğümüz katliamlarda kullanılan oyuncakların her zaman daha yüksek yerlerden düştüğünü ve içimizdeki bu oyun sevgisi bitmedikçe de daha çok bedenin yere yıkılacağını gösteriyor.
Başrolünde Nicolas Cage^in oynadığı bu “Amerikan” filmi, emsallerine göre biraz sert oynuyor, ama bu oyunun da yükseklerde yazılmadığını kimse garanti edemez..
“Dünyanın en büyük silah sağlayıcıları: ABD, Büyük Britanya, Rusya ve Fransa. Aynı zamanda hepsi de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin kalıcı üyeleridir.”
Hot Fuzz
“Nicholas Angel (Simon Pegg), işinde son derece başarılı bir polis memurudur. Londra’da kazanmadığı ödül, almadığı onur madalyası ve neredeyse tutuklamadığı insan kalmamıştır. Diğer polis memurlarına oranla %400 daha fazla tutuklama yapan Angel kanunları gevşetmemesi nedeniyle polis teşkilatının imajını zedeler ve bu başarılarından ötürü Stanford kasabasına çavuş olarak gönderilir!
Yıllardır en güzel kasaba yarışmasının birincisi olan ve C ile başlayan kelimenin 20 yıldır telaffuz bile edilmediği, her şeyin kendi kendine icabına bakan bir yerdir Stanford. Fakat Çavuş Angel geldiği ilk günden itibaren o muhteşem yetenekleri ile görünen kısmın altına inmeyi başarır ve Stanford^ın aslında o kadar da huzurlu bir yer olmadığını gösterir.”
Şimdi film için böyle bir giriş yapınca son derece ciddi bir Bruce Willis filmi bekliyorsunuz belki, haklısınız da.. Bu konulara sahip filmler milyon dolarlık gişelerle her sene tekrar tekrar gösterime giriyor. Su katılmamış aksiyon, ölmeyen süper kahramanlar ve silahlar her zaman ilgi çekiyor. Ama bu film başka, bu film diğerlerinin ne kadar ucuz olduğunu öyle güzel ve esprili bir dille anlatıyor ki aslında su katılmamış aksiyon sinemasının suyunun çıkmasının ne kadar komik olduğunu görüyoruz.
Filmin bazı noktalarında ciddi anlamda gözlerim yaşardı, klişelerin hepsini finaline saklaması ve film boyunca Angel^a sorulan soruların tamamının yanıtını vermesi gerçekten çok güzeldi. Final sahnesindeki tüm zamanların en önemli klişesi de tam sona yakışır cinstendi. Simon Pegg insanını artık görünce gülmeye başlıyorum ben, yine harika bir oyunculuk çıkarmış. Polis memuru Danny Butterman rolüyle de Nick Frost süper eşlik ediyor.
Filmi diğer “tüm filmleri az biraz eleştirelim parayı bulalım” filmlerinden ayıran en önemli unsur sanırım eleştirme şekli ve zekası, Shaun of the Dead sonrası yine çok başarılı bir komedi çıkmış ortaya, zamanı güzelleştiriyor.
Not: Nick Frost^un Keanu Reeves olduğu sahne filmin en çok güldüğüm sahnesiydi..
Transylvania

Başrollerinde Asia Argento ve Birol Ünel^in yer aldığı, 2006 yapımı Tony Gatlif filmi.
Tony Gatlif sinemasının en önemli unsurlarından olan “hareket ve bu hareketin tamamlayıcısı müzik” bu filmde de bolca bulunmakta. Hareket, Gatlif filmlerinde bir karnavalın içinde olabilirken aynı zamanda seyahati de kapsar, bir seyahat ki hayatını taşıdığın, kendi kendini yolculadığın.. Kırık kalpleri kesik kemanlara, anlık neşeleri hızlı piyanolara, hüznü akustik gitarlara teslim eden ve şimdiye kadar hiç yanılmayan Gatlif, Transylvania^da da müziği filmin en önemli noktasına koyarken hata yapmamış..
Fransa^da Transylvania^lı bir müzisyen olan Milan ile aşk yaşamış ve ondan çocuk bekleyen Zingarina, Milan^ın gidişi ile birlikte yollara düşer, burada aradığı müzisyen aşkı Milan gibi gözükse de aslında kendisine sorduğu “neden kalbim tutsak?” sorusunun cevabıdır peşinde olduğu.. Arkadaşı Marie ile birlikte “ilk” arayışlarının son bulduğu andan itibaren, yüreğimizi dağlayan bir müzikle birlikte ikinci ve daha önemli yolculuk başlar..
Zingarina belki değişmez ve dönüşmüş gibi gözükse de asla tam olarak dönüşmez ama biz onda bunları görebiliriz. O özgür bir kadındır, sağda solda bir nota gibi dolaşıp nereye gideceğini asla bilmeden de yaşayabilir, belki de karnındaki çocuğun köklerindendir bu yolculuğu..
“Senin gibi bir kadın buralarda ne arar” diye soran Tchangalo^ya “aşkı arıyorum” diye cevap veren Zingarina, Tchangalo ile birlikte dolaşmaya, kısaca sürüklenmeye başlar.. Sonuna kadar da bu sürükleniş içerisinde, ters yakılan bir sigarayı tüttürürüz seyirciler olarak..
Aşktan söz etmemiz pek mümkün değil, film boyunca aradığımız şey aşk olsa da, sevginin ve sevgisizliğin türlü şekillerini görmekten öteye gidemiyoruz, aşk ne Zingarina^nın kalbine ne de filmimize pek uğramıyor..
Müzik, hayat içindir, kendini böyle paralaman için değil..
Filmin müzikleri için de bu kanıya varabiliriz, özellikle Zingarina^nın yerden kalkıp bir festivalin içinde sürüklendiği sahne ile Thicki Thicki^nin çaldığı dans sahnesi tartışmasız biçimde filmin doruk noktaları ve bu noktalarda Asia Argento^ya müzik eşlik ediyor..
Transylvania, eğer Gatlif^in arayışlarını seven bir insansanız sizi tatmin edebilecek, yönetmenin önemli filmlerinden birisi olarak kabul edebileceğimiz bir yapım. Eğer çingene müzikleri korkutuyorsa sizi, bu filmi “büyük bir içe bakış ve içte kopan fırtınanın hayata yansıması” diye özetleyebilirim sizin için, belki ilginizi çeker..
- Neden hiç otelde yatmıyoruz..
- Duvarlar üstüme üstüme geliyor..
Fahrenheit 451

Filmi izleyeli 1 yıl kadar oluyor. Film;kitapların yakıldığı,insanları düşünmeye iten şeylerin yasak olduğu bir gelecekte geçiyor. Oskar Werner filmde bir itfaiyeciyi oynuyor. Yalnız bu bildiğimiz itfaiyeden biraz farklı olarak ya kedi kurtarıyor ya da kitap yakıyor. Kendisi işini şöyle açıklıyor. “Pazartesi-Miller,Salı-Tolstoy,Çarşamba-Walt Whitman,Cuma Faulkner,Haftasonuda-Schopenhauer ve Sartre yakarız ondan sonra küllerini yakarız bu bizim rutinimiz” diye açıklıyor. İlginç bir meslek. Gelecekte itfaiyeye bildiğimiz anlamda pek ihtiyaç olmuyor.
Benim filmi izlerken en çok, ana temadaki, felsefe ile sosyoloji ile insanların kafalarının bulandırılıp asi,sorgulayan,mutsuz bir toplumun yaratılması yerine, onlara en yüzeyseli, en basiti göstererek mutlu barışçıl bir toplum yaratılmasının fikri çok ilgimi çekti. Bazen insan kendi kendine sormuyor değil. Bu filmler, kitaplar, gazeteler, dergiler vs ne için? Tüm bunlar neden? Neden herşeyi bilmek istiyoruz? Neden merak ediyoruz? Neden öğrendikçe mutsuz oluyoruz, asileşiyoruz, savaşıyoruz? Sanırım pek mantıklı bir sebebi yok. Filminde çıkış noktası bu sorular. Halbuki ‘Big Brother’ 1984’te ne güzel söylemiş: ‘Cehalet mutluluktur.’ diye.
Film bir roman uyarlaması. 1953 yılında Ray Bradbury tarafından yazılmış. Romanın öngördüğü gelecekteki rejim; okumanın, insanoğluna katacağı şeylerin ülke ilkeleri ve rejim için potansiyel bir tehlike unsuru oluşturduğunu söylüyor. Bunun için aslında gazeteler,dergiler yasak değil; sadece içlerinde yazı yok. Herşey resimlerle anlatılıyor. Yani hayal kurmanız engelleniyor. Sadece gazetenin size sunduğu gerçekle başbaşa kalıyorsunuz. Beyninizde sadece o resimlerle kurabiliyorsunuz olayları. Bu durum ise devlet için bir sorun oluşturmuyor. Bu tabiki berbat bir düşünce o rejim içinde doğan nesil için pek bir önem teşkil etmesede, filmde, ‘Böyle uyuşturulmuş bir şekilde yaşamaktansa, kitaplarımın arasında yanarak can veririm.’ diyen kişilerde var. Bu durum kitap yakma memuru olan Guy Montag(Oskar Werner)’ı etkiliyor ve bir kitabı cebine koymasıyla herşey başlıyor. İnsanların bu denli bir suçu ölümü göze alarak işlemesinin sebebini merak etmesinden dolayı insan olma yolunda ilk adımını atmış oluyor.
Karısı Linda’nın ise, kocasını gece gündüz kitap okurken görmesinden sonra; ona ne yaptığını sormasının ardından aldığı cevap, filmi açıklayan en güzel söz: ‘Bilmediğim çok şey var. Öğrenmem lazım..’
Night On Earth

1991 yapımı Jim Jarmusch filmi.
“Beş şehirde beş taksi, hepsi bir gecede anlatıyor insanın nedenini” bu filmi böyle tanımlayabilirim sanırım, oldum olası sevdiğim diyalog üzerine kurulu filmlerin en güzellerinden. Beş ayrı kısa film^i birleştiren, en az pembe panter tema müziği kadar başarılı bir Night On Earth müziği de var, ve ilk defa bir Jarmusch filminde hareket var!
Winona Ryder^ın, Hollywood^un göbeğinde film yıldızı olma konusunda hiçbir isteği olmayan ve tek hayali tamirci olup bir aile kurmak olan mükemmel bir karakteri canlandırdığı bölüm ile Roberto Benighi^nin tek başına şov yaptığı bölüm gerçekten muhteşemdi. Bir de Armin Mueller-Stahl arada bir oyunculuk dersi verdi, o da epey keyifliydi. Diğer bölümlerse diyaloglardan daha çok hikâyeleri ile etkileyiciydi.
İlk izlediğim Jarmusch filmi Stranger Than Paradise^dır ve ben o zamanlar siyah beyaz^ın sadece siyah olan kısmından zevk almayı öğrenememiş bir insandım. Doğal olarak sıkılmıştım ve o punk adamın böyle sıkıcı filmler yapabilmesine şaşırmıştım. Yıllar devrildi, tekrar izlemedim Stranger Than Paradise^ı ama aklımda birkaç kez tekrar etti, zaten i put a spell on you ile her seferinde o siyah beyaz film beynimde renkleniyordu. Bu tekrarlardan birisinde anladım ki bu film zaten sıkıntının kendisini anlatıyordu ve ben de oltaya düşmüş balıktan farksızdım, zaten sinemaya bakışım da sudan çıkmış balıkla aynıydı.
Orada sıkıntı^yı anlatan Jarmusch, bu filmde de “anlatmanın kendisini” anlatmış, şimdi bunu daha iyi anlıyorum. Boş konuşan, soran cevaplayan, amaçsızca boşalan, kısaca konuşan insanları ve anlatmamız gerektiğini anlatmış.
Bazen canımı sıksa da bu adamın resimleri siyahsa siyahı anlatıyor ve ben durdukları yeri seviyorum..
Le Dernier Combat
Jules et Jim
Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular:Jeanne Moreau,Oscar Werner, Henri Sere
(1962)
“korkarım ki bu dünyada hiç mutlu olmayacak o
herkes için bir hayalet o belki
sadece bir kadın değil”
Bazen zihin oyun oynar.. bazı insanlarınki diğerlerinden daha fazla..
Nerede, nasıl , kiminle olursa olsun huzursuzluğunu susturamayacağını belki de kendisinden daha fazla kimsenin bu kadar iyi bilemeyeceği Catherine; yanılsamaların yenik düşmek istediği bir anda ben sizden önce böyle gülmezdim diyerek kendine umut vaad eder.. ancak bunun bir vaadden öteye geçemediğini sonda görürüz, film boyunca ise zaten geçemeyeceğini..
İsteklerimizin aslında çok basit olduğunu sanırken o basitlik çemberi içinde dönmeye başladığımızda kendi ellerimizle boğazımızı sıkarken başkalarını da yanımızda nasıl sürükleyebildiğimizin öyküsü gibidir.. ancak onlar da ar(ı)z(aya)^a dair bu çekimi hissettiklerine göre ayakları yakındır merkeze..
“Catherine, bir şeyi yapmak isterse kimseyi incitmediğine inandığı sürece bazen yanılsa da zevk için ve ders almak için istediğini yapar. Böylelikle bilgeliğe ulaşacağını düşünüyor.”
Eşkenar üçgenin kenarları her zaman eşit kalamasa da eş kalmalarını engelleyen hiçbir şey yoktur, kendilerinden başka..
Bir beden iki kafa ile bir baş bir olmuşlar koşmuşlar koşmuşlar koşmuşlar..
Jeux D'enfants
2003 tarihli Yann Samuell filmi.
Filmin adını gördüğünüz her yerde Amelie ismine de rastlayacaksınız, hatta bu yüzden ben de hemen buraya yazıyorum. Filmin, Amelie ile Jeunet^nin açtığı “hayal edilen masalsı dünya, şirinlik ve sevimlilik, yanında da güzel bir hikaye” sinemasının devamı gibi görünmesi oldukça doğal. (Belki Jeunet^den öncesi de vardır ama bende yok, benim miladım o.)
Dışlanmış ve farklı bir kız olan Sophie ile hayatın aslında çocuklara anlatıldığı kadar güzel olmadığını erken yaşta öğrenen Julian^ın oyun mu gerçek mi bir türlü anlaşılmayan aşk hikayesini anlatır film. Bir şekilde çocukluklarını tam olarak yaşayamayan insanların, geçmişten sakladıkları küçük oyunlarla büyükler dünyasında var oluşunu izlemek oldukça keyiflidir. "Cap ou pas cap" sorusuna verilen her "cap" yanıtıyla biz de ana hikayemizin yanındaki küçük oyunlarda karakterlerimizle beraber oyuncu olur, filmle birlikte ilerleriz. Başarılı ve benim için özel bir filme imza atan yönetmenin eleştirilebilecek tek noktası, masalsı anlatımda burun kanatma isteğidir sanırım. Filmin kendine has atmosferinden ayrıldığı bir kaç nokta var ki "hiçbir oyun böyle kurallarla oynanmaz, oynanmamalı" diyorsunuz. Yine de Jeux d'enfants, tekrar tekrar izleyebileceğim, kusursuz ve yenilikçi olmasa da "insanın gönlünü hoş tutan, gününü kurtaran filmlerden" birisi.
- En kötüsü sözlerin tamamını hatırlayamamamdı.








