Julie Delpy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Julie Delpy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Days in Paris


Julie Delpy’nin yazıp yönettiği 2007 yapımı film. İki yıldır birlikte olan bir çiftin İtalya tatillerinden dönerken Paris’e uğramaları ve orada geçirdikleri iki gün anlatılıyor. Sanırım Julie Delpy, Before Sunset ve Before Sunrise’dan sonra böyle bir film yapma isteği duymuş, biraz da cesaretini o filmlerden almış. Anlatım olarak yer yer o filmleri andırıyor, ancak o filmlerle bu film arasında çok önemli bir fark var; samimiyet. Ne yazık ki bu film, onların samimiyetinin yanına yaklaşamıyor.

Filmin adında Paris olunca insanda ister istemez romantik beklentiler oluşuyor, ancak öyle bir film değil bu. Marion fotoğrafçı, rahat, geveze, öfkeli bir Fransız; Jack ise iç mimar, hastalıktan ve terörden korkan tutucu bir Amerikalı. Marion ve Jack, iki gün boyunca Marion’ın ailesiyle, geçmişiyle, öfkesini kontrol edememesiyle yüzleşiyor, iki gün sonunda ise ayrılmaya karar veriyorlar. Birbirlerini tanımadıklarını anlayıp ancak oldukları gibi kabul etmeye karar vererek ayrılmıyor, son olarak da sokaklarda dans ediyorlar.

Fransızlarla ilgili bildiğimiz bütün klişeleri önümüze seriyor film, -rahat insanlardır, her şey seks ve sanatla ilgilidir- ve bunları bir komedi malzemesine dönüştürüyor, kesinlikle çok fazla da güldürüyor. Adam Goldberg’in hastalık hastası halleri, bakışları, mimikleri o kadar eğlenceli ki, kesinlikle çok komik bir film bu, ancak keşke filmin sonunda Julie Delpy’in o uzun uzun kendini, ve ilişkileri anlattığı ciddi olmaya çalışan bölüm olmasa..

İlişkilerle ilgili küçük ve samimi bir film yapmak için elinden geleni yapmış oysa ki yönetmen, kendi anne babasını bile oynatmış, Adam Goldberg ile iyi bir ikili oluşturmuşlar, ama olmamış bir şey var filmde. Çok şaşırtıcı bir şekilde Julie Delpy’nin oyunculuğu bazen o kadar abartılı ki kendisini çok sevmeme rağmen zorlanmadan objektif olabiliyorum.

Klişelerle oynanmış ama başka bir klişe çıkmış sanki ortaya. Daha önce çektiklerini izlemesem de çok sevdiğim bir oyuncu, bu nedenle çok acımasız olmadan belki bir dahaki filme diyorum, hem ne olursa olsun çok eğlenceli bir film bu.

4 yorum

Before Sunrise



Şehrin ışıkları sizin, sizin aşkınız şehrin üzerinde. Adım attığınız her sokakta, kapısından içeri girdiğiniz her yerde kendinize ait bir şeyler bırakıyorsunuz. Yere göğe ruhunuzdan ve aşkınızdan parçalar döke döke öylesine salınıyorsunuz sıkıcı Viyana sokaklarında. Viyana'yı gururlandırıyorsunuz, böylesine bir aşk görmemiş şehir tarihinde. Sonra siz gidiyorsunuz, geride bıraktığınız her yer ruhsuz, aşksız, bitkin ve renksiz kalıyor, ağlıyor adeta.

Richard Linklater'ın Philadelphia sokaklarında Amy ile tanışıp dolaşmasından sonra çekmeye karar verdiği filmin benim için çok önemli bir yerde durduğunu söylemem lazım. 3-4 sene kadar oluyor, bir yaz akşamı saat 22 civarı televizyonu açtıktan sonra tren sesini duymamla televizyona odaklanmam bir olmuştu. Trende yabancı biriyle tanışıp, yabancı bir şehirde aşk yaşamak her zaman rastgeldiğimiz bir şey değildi ama film çok bizdendi. Bu muhteşem filmden o zamana kadar haberimin olmaması, ismini bile bilmiyor olmam ayrıca filmi izlemeden geçirdiğim onca sene aklıma geldikçe kötü oluyordum. Neyse ki şoku çabuk atlattım ve uzun zaman geçmeden filmi tekrar izleme fırsatı buldum. Sonra bir daha izledim, bir daha.. Olanlar hala rüya gibi geliyordu. Bana yapmak istediğim tek şeyin, interrailin umudunu veren bir rüya.

Richard Linklater filmde belden aşağıya çok yönlü çalışıyor. Yaptığı düpediz saygısızlık. Hem Viyana'ya hem Julie Delpy'ye hem Trenlere hem Ethan Hawke'ın tavırlarına hem de aşk'a aşık ediyor sizi. Diyalog dahisi Linklater yine çok şey anlatarak aslında tek bir şey anlatıyor, anlattığı malum. Zaten ilk bir kaç izleyişten sonra diyalogları hatırlamanız imkansız olacak. Filmin bir güzel yanı da bu aslında, sırf o diyalogları hatırlamak için bir süre sonra tekrar izlemek istiyorsunuz. 3-4 ay kafi. Ne kadar diyaloglara odaklanarak izleseniz de diyaloglardan ziyade sahneler kalıyor aklınızda. Tramway, isimsiz ölüler mezarlığı, falcı, nehirdeki evsiz şair, dolap sahneleri, müzik odası sahnesi.. ah o kısacık müzik odası sahnesi yok mu. Onlar gözlerini birbirinden kaçırırlar, ben mahvolurum o 1.5 dakikada. Nasıl gerçek bir sahnedir o ? Utangaçlık, güvensizlik, korku, aşk hepsi aynı sahnede. İşin ilginci filmin en güzel sahnesi ve diyalog yok. Sadece müzik var.

Kısaca, en sevdiğim film. Sinemasal, teknik, anlatım, biçim vs. olarak daha iyileri yapılmış mıdır ? Bilmem. Ruh olarak daha iyisi yapılmamıştır bana göre. Bir film geleceğimi çizeceksek o bu olacaktır. Lakin, O güzel kızı tavlayan Jesse benim süper kahramanımdır, idolümdür. O avrupalı, cazibeli, bilgili Celine ulaşılamayacak aşkımdır. Viyana en az bir günümü geçirmem gereken, sokaklarında yürürken sebepsizce ağlamam gereken, hayal dünyamın başkentidir. Tren ile avrupayı dolaşmak umudumdur ve hayatımdaki yegane amacımdır.

Aşk ? Bilmiyorum. Ama Ethan Hawke'a "Bu filmin çekimleri sırasında Julie'ye gerçekten aşık olmadın mı ?" diye sormak isterdim.

12 yorum