İki Dil Bir Bavul
Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün, genç bir öğretmenin Kürt köyünde geçirdiği bir yılını anlattıkları belgeselleri.
Belgesel başladığında önce bizim de bir "Sınıf"ımız (Entre les murs) oldu diye düşündüm. Ama film ilerledikçe İki Dil Bir Bavul’un Sınıf’tan önemli bazı farkları olduğuna karar verdim. Sınıf başarılı bir filmdi, ama meselesinin altını fazlaca kalın çizerek anlatıyordu bana kalırsa, İki Dil Bir Bavul ise sade, doğal bir yolla çok bağırmadan anlatmayı seçmişti.
Yönetmenler neredeyse kameralarını yok etmişler. Gerçekten hiç belli etmiyorlar varlıklarını. Ortaya tarafsız ve sade bir belgesel çıkmasını sağlayan en önemli etken de bu sanırım. Bir tek Öğretmen Emre’nin bazen rahat olmaması belli ediyor kameranın varlığını, onun dışında biz olup biten her şeyi pencereden, kapıdan, ordan burdan izliyor gibiyiz.
Kürtçe bilmeyen öğretmen, Türkçe bilmeyen öğrencilerine önce dilden başlayarak bir şeyler öğretmeye çalışır bir yıl boyunca. Kürtçe konuşulmasını ve yazılmasını yasaklar. Ama böylece iki dilli bir dilsizlik çıkar ortaya sınıfta. Kimse kimseyi anlamaz. Öğretmen Emre yorulur, çocuklar yorulur. Her iki tarafın da neler çektiğini o kadar iyi görüyoruz ki ve birçok soru sormaya başlıyoruz tam bu noktada sistem hakkında. Nasıl olmalı, ne değişmeli?
Bir yılın sonunda Emre memleketi Denizli’ye dönerken çocuklar bütün tatillerini geçirecekleri su birikintisinde oynuyorlar, kamera da öğretmenin arkasından bakarken çocuklarla köyde kalmayı seçiyor. O kadar çok şeyi bir arada hissettiriyor ki bu belgesel; Ajitasyona hiç bulaşmadan bir çocuğun kalemtıraşı olduğunda nasıl sevindiğini de görüyoruz, bir babanın öğretmene “bizim elimizden gelen bu” dediğindeki bakışlarını da. Sözünü bu kadar dürüstlükle ifade eden bir belgeselimiz olduğu için gerçekten çok mutlu oldum ben. Zülküf’ü -kendi deyimiyle Zilkif’i- tanıdığıma o kadar sevindim ki keşke gösterime girse de herkes onun nasıl güzel bir çocuk olduğunu görebilse.
Başka Semtin Çocukları

Veysel (İsmail Hacıoğlu) aynı konfeksiyon atölyesinde birlikte çalıştığı bir kızı sever, ancak kızın ailesi -özellikle abisi- birlikte olmalarına karşı çıkar. Çünkü Veysel Alevi, kendileri Sünni’dir. Veysel ile en yakın arkadaşı İsmail (Volga Sorgu) çok içtikten sonra abi ile kavga ederler; sabah Veysel’in cesedi çöpte bulunur. Güneydoğu’dan dönen ve çatışmalarda yaşadıkları yüzünden psikolojik olarak çok da iyi durumda olmayan Veysel’in abisi Semih (Mehmet Ali Nuroğlu) cinayeti araştırmaya koyulur. Burdan sonrasını nasıl anlatsam bilemiyorum, çünkü pek çok yan hikaye ve karakter giriyor filme, dağılıp başka bir şey anlatmaya başlıyor film. Sonunda ise öngörülebilir, ama keşke olmasa dedirten bir şekilde de noktalanıyor.
Veysel ve İsmail’in hayallerine ve engellerine odaklansaymış hikaye, ortaya daha tutarlı ve ne dediğini bilen bir film çıkabilirmiş sanki. Başlangıçta öyle de oluyor; Veysel’in sevdiği kızla birlikte Amerika’ya gitme hayali var. İsmail ise bir pavyonda bodyguardlık yapmak istiyor. Ama sonra o kadar çok şey söylemeye çalışıyor ki bu yüzden de hiçbirini söyleyemiyor film. Belki bu çok karakterli ve çok hikayeli yapı oranın karmaşasını anlatmak için yönetmenin en uygun gördüğü yol olabilir. Diyelim de öyle düşünmüş, peki o zaman neden arka planda ara sıra gördüğümüz eylemci gençliğe de bu karakter bolluğu içinde yer vermemiş. Gazi Mahallesi’nin orayı hiç bilmeyenler tarafından bile bilinen bu kısmını neden dışarıda bırakmış anlamadım. Sadece Veysel ve İsmail’in hayatta bir yer edinme hikayesiyse de bu; neden diğerleri var? Bu haliyle film bana kalırsa “bir şey söyleyecektim unuttum, aklıma başka bir şey geldi onu anlatayım, diğerini hatırlayınca söylerim artık” filmi olmuş. (Evet bence böyle bir tür olmalı.)
Pazar - Bir Ticaret Masalı

Filmin aslında çok iyi olabilecek bir hikayesi var. Sinemamızda –nedense- kimselerin bakmadığı bir yere bakıyor yönetmen, ama son zamanlarda izlediğim çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de iyi bir hikaye ıskalanıyor sanki. Senaryoda bazı boşluklar var, bu yüzden Mihram’ın yaşadıklarını çok da iyi hissedemiyoruz, anlayamıyoruz. Oysa Mihram’ın bir şekilde parçası olduğu, ama tam da anlayamadığı o büyük döngünün içinde biraz daha ezildiğini görebilmeli, hissedebilmeliydik sanki. Filmi izleyen bir arkadaşım "baş karakterini kayırmış, çok da üzmek istememiş sanki yönetmen" dedi. Katılmamak elde değil.
Tayanç Ayaydın iyi oynamış, ama bazen aksanını unutmuş. Genco Erkal da Amca Fazıl rolünde bayağı eğlenmiş. Tiyatro oyuncularını sinemada izlemeyi sevmiyorum pek. Ama Genco Erkal’ın varlığı film için gerekliymiş diye düşündüm açıkçası. Başka bir oyuncunun kolayca karikatürize edebileceği bir rolü olabildiğince gerçekçi canlandırmış. Başrollerde durum böyleyken yan rollerin hepsinde de çok kötü. Oyuncu seçiminde neden biraz daha titiz olunmamış anlamadım.
Film için tam ne düşündüğümü bilemedim, galiba bu böyle bir film, kime sorsam belirsiz bir karşılık verdi. Sanırım herkesin o belirsiz cevabının şöyle bir nedeni var: Bir İngiliz’in Doğu Anadolu’ya gidip oryantalizm tuzağına düşmeden sade bir dille hikayesini anlatmayı başarması; galiba bu kimselerin karşı çıkamadığı bir başarı.
Son olarak Altın Portakal almış ve yurtdışından başka ödüllerle de dönmüş bir film neden bu kadar sessiz sedasız gösterimden geçiyor anlamadım. Çok az sinema salonunda kalmış, izlemek için hızlı davranmalı.
Pandora’nın Kutusu

Çok güzel bir açılış sekansı var filmin. Filmle ilgili beklentilerimi de hemen filmin başında bayağı artırdı bu sekansın güzelliği. Şu ana kadar Yeşim Ustaoğlu’nun tüm filmlerini izlemiş ve -doğrularıyla yanlışlarıyla- hepsini de sevmiştim. Bu film için de aynı şeyin olacağına neredeyse emindim. Ama olmadı, ne yaparsam yapayım filmi sevemedim, en fenası da pek samimi bulmadım.
Annelerinin kaybolduğu haberiyle üç kardeş yola düşüyorlar. Daha arabaya biner binmez biriktirdiklerini bir çırpıda birbirlerinin yüzüne kusuyorlar, bunu neden hemen öyle bir yüzeysellikle yapıyorlar anlamak mümkün değil (film boyunca aklımızdan çıkmayacak bir soru yakalıyor tam bu sahnede bizi “diyaloglar neden bu kadar kötü?”). Dağlarda kaybolan anne bulunup İstanbul’a getiriliyor. Alzheimer hastası olduğu ve artık çok dikkatle bakılması gerektiği vurgulanıyor doktor tarafından. Kontrol delisi abla Nesrin başta olmak üzere, kötü bir ilişkisi olan gazeteci kız kardeş Güzin ve her şeyden elini eteğini çekmiş Mehmet arasında gidip geliyor anne. Bu arada filmin başında kaybolan bir başka karakter var; Nesrin’in oğlu Murat. Murat telefonlara cevap vermeyip dayısı Mehmet’in tavanı dökülen, elektriği kesilen evinde saklanıyor.
Anne bu duvarlarla kuşatılmış sitenin ve tabi ki hayatın içinde yapamıyor. Her fırsatta kaçıp evine gitmek istiyor. Ama onu anlamayıp odalara kapatıyorlar. Karşısında televizyon olan koltuklara hapsediyorlar. Kendi hayatlarıyla ne yapacağını bilemeyen bu üç kardeş, halıya işeyecek kadar her türlü toplumsal kuraldan kopmuş bu anneyle de ne yapacaklarını bilemiyor ve onu bir hastaneye yatırıyorlar. Murat onu tanımamasına ve birlikte çok az zaman geçirmelerine rağmen onun kendi evine gitme isteğine saygı duyuyor ve onu hastaneden kaçırıp dağlardaki evine götürüyor. Burada hiç bilmediği bir hayatın içinde anneannesine dokunarak, onu bulup tekrar kaybederek yaşıyor. Bence filmin en sahici yerleri bunlar ve keşke daha uzun sürseydi. Keşke yönetmen, birbirlerine, aralarındaki yıllarca uzaklığa rağmen, dokunan bu iki insanın, anneanne torunun hikayesini anlatsaymış diye düşündüm. Modern hayat eleştirisi, özgürlük, belleksizlik üzerine laf etmeyi bir yana bırakıp..
Filmle ilgili beni en çok rahatsız eden şey, Yeşim Ustaoğlu’nun ısrarla yaptığını vurguladığı şey aslında. Yaşayan karakterler yaratmaya özen gösterdiğini, bunun için uğraştığını söylüyor her röportajında. Oysaki bu filmde bunu başardığını düşünmüyorum. Sadece bir sorunları, tek bir yönleri üzerinden tanımlanan bu karakterler çok düzler. Anneyle ilişkileri çerçevesinde tanımlanıyorlar, ya da sıkışmış hayatları yüzünden böyleler, bu nedenle onlara böyle dar bir bakış açısıyla bakılıyor diye düşünsek, film bunu da tam karşılayamıyor. Anne karakteri de az ama öz konuşup sadece önemli şeyler söylüyor, bu da çok göze batıyor. Neyse ki çok iyi oynuyor da Tsilla Chelton, bunlara takılmayı biraz önlüyor. Ayrıca Onur Ünsal herkesi gölgede bırakan çok samimi, sade bir oyunculuk sergiliyor. Belki bu nedenle iki oyuncunun birlikte olduğu sahnelerin daha uzun olmasını istedim.
Sevdiğim yönetmenlerden biri Yeşim Ustaoğlu. Belki bu hikayeden çok daha iyi, başka bir film çıkarabilirdi düşüncesi yüzünden sevememişimdir filmi. Bütün bu düşüncelerin uzağında tekrar izlemeyi deneyeceğim.
Sonbahar
“Sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…”
19 Aralık 2000 tarihini, Hayata Dönüş adlı korkunç operasyonu hatırlatması açısından çok önemli bir film bu. Yusuf on yıl kaldığı hapishaneden bu kıyımın yarattığı ruhsal yaraları ve açlık grevinin bedenindeki fiziksel sonuçlarıyla Karadeniz’deki köyüne dönüyor. Durmadan öksürüyor, ciğerleri iflas etmiş, suskun, ölümü bekliyor.
Eğer Hayata Dönüş operasyonunu, F tipi cezaevlerini bilmiyorsak bu filmden çok şey öğrenmemiz mümkün değil. Sadece bilenlerin anlayabileceği bir acıyı hissettiriyor film. Bu nedenle önümdeki sırada oturan teyze, ağlayan arkadaşına “film sadece bu, gerçek değil, hadi yeter” diyebiliyor. Ona dönüp gerçek bu demek istiyor, herkesin izlediği o korkunç kıyımın görüntüleri bir filmden değildi demek istiyorum, F tipi cezaevlerini, ölüm oruçlarını anlatmak istiyorum, ama keşke ben değil de Özcan Alper anlatsaydı bunu, hissettirmekten fazlasını yapsaydı diye düşündüm önce. Kullanılan birkaç arşiv görüntüsü dışında keşke Yusuf’un yaşadıklarına dair de görüntüler olsaydı. Yusuf’un anlatmasını beklemiyorum, o her şeyi belki içinde yaşayıp susmuş, ama hiç olmazsa rüyaları daha öfkeli olsaydı, daha fazla şey söyleseydi. Yusuf bir kez bağırdığında ve o sesler yankılanıp çoğaldığında sevindim, bu kadar suskunluk izlerken öldürecekti beni. Ama yönetmen anlatmak için böyle sessiz ve içsel bir yolu tercih etmiş diyerek kabul ettim sonra filmi, keşke insanlar anlamak için daha fazla çaba gösterebilselerdi.
Yusuf öyle kocaman dalgaların önünde gözünü bile kırpmadan duran bir adam olmuş. Gürcü kızı Eka da başka bir hayattan aynı dalgaların kıyısına gelmiş. Ülkesindeki çocuğuna bakabilmek için burda fahişelik yapmak zorunda kalmış. İkisinin hikayesi birleşiyor, daha iyi birleşebilirmiş gibi gelse de ikisinin masada karşılaşan bakışları bile birleştirmeye yetiyordu sanki hikayelerini. Sonra Mikail var, Yusuf’un çocukluk arkadaşı, hep eskileri andıkları, aşkların, hayallerin değiştiğini, gitmenin, kalmanın hapishanesini pek konuşmadan paylaştıkları Mikail.
Çektiği acıları gözlerinde taşıyan insanlara bakmak zordur; içlerindeki çok önemli bir şey alınıp da yaşamaya bırakılmış insanlara, acılarını toparlayıp baba evine dönenlerin yüzlerine bakmak zordur, anne “on yıl çay içmedim, yemek yemedim” derken onun yüzüne bakmak zordur… Onur Saylak gerçekten çok başarılı bir oyunculukla Yusuf’un acılarını, suskunluğunu, annesiyle bu konuşamama üzerine kurulu ilişkisini çok iyi aktarıyor -oyunculuk demeye bile dilim varmıyor, film boyunca Yusuf oymuş gibi geldi bana.
Görüntüler de çok güzel, Karadeniz’de geçen bir filmde, sanırım rol çaldığı için mecburen bir karakter oluyor doğa. Sessiz ormanlar, hırçın dalgalar, karla kaplı yaylalar hep bir ruh haline denk düşüyor. Bu yüzden çok güzel görüntüler var filmde.
Uzun süredir bu kadar etkilendiğim bir film izlememiştim. Bu bağıra bağıra anlatmayı değil sessizce hissettirmeyi seçen bir film. Senaryoda gördüğü bazı eksiklikleri bile unutuyor insan Yusuf kendini karlara attığında ya da tulum çalarken. Özellikle tulum çalarken..
Güneşin Oğlu
Onur Ünlü’nün Polis’ini önce pek sevmemiştim. Çünkü onun “Ah Muhsin Ünlü” kimliğiyle yazdığı şiirlerinden haberim yoktu. Önce filmin bu tuhaflığını yadırgayıp sonra tam da onu sevdim. Üstelik Özgü Namal fobimin de çok yoğun olduğu bir döneme gelmişti film.
Güneşin Oğlu’nu ise hemen çok sevdim. Yönetmeni de röportajlarında soruyu soranı her an kalkıp ya öpecekmiş ya da dövecekmiş gibi verdiği cevaplarından daha bir sevdim. Son olarak büyük bir laf ederek “Sinemamızın Onur Ünlü’ye ihtiyacı var” dedim. Çünkü tahammül edilemez Recep İvedik, Osmanlı Cumhuriyeti gibi filmlerin çekildiği bir sinema ortamında en son ne zaman içinde gerçekten zeka olan bir filmi izleyip güldüm hatırlamıyorum.
Filmin sloganı yönetmeni tarafından da ısrarla belirtildiği gibi “fantastik mavra” (mavra: gevezelik, palavra). Bu da olay örgüsünü biraz anlatılamaz kılıyor. Kısaca güneş tutulması sırasında doğan çocuklar yıllar sonra başka bir tutulma sırasında kontrolden çıkıyor ve bedenden bedene yolculuk etmeye başlıyorlar. Bedenler de ayrı bir alem tabi ki. Bu kısır döngü ise insan yine kendisine kaçar denklemiyle çözülüyor (kimin kime kaçtığı, kimde saklandığının cevabı filme kalsın). Filme gülerken bir yandan da nasıl bağlayacak acaba diye endişelendim, tabi dağınık da kalabilirdi, ama şu her şey kendi içinde tutarlı olsun dikeniyle zehirlenmiş aklım kıpırdandı durdu. Neyse ki güzel bağlanıyor, felsefi göndermeleri ve Polis’e göndermeleriyle de pek güzel tamamlanıyordu film.
“Sekiz günde yazılıp on günde çekilen film hangisidir?” diye de bir soru kattı sinema tarihimize bu film. Filmle ilgili en çok konuşulan şeylerden biri de buydu. İzlerken bu halinin, hızının filmin ruhuna uygun düştüğünü düşündüm, ama bazen keşke burayı ağırdan alsaydı daha iyi çekebilirdi de dedim. Biraz aceleyle anlatmıştı belki, ama özgün hikayesi ve oyunculuklarıyla o kadar farklı bir film ki bu, belki tam da böyle kalmalıydı. Filmi izlerken de aklıma gelmiş miydi bilmiyorum; yoksa Burak ve Fırat ile dün gece yaptığımız muhteşem sohbetten sonra mı böyle düşündüm, emin değilim. Ama Onur Ünlü’nün filmin bir köşesinde durduğunu ve her şeyi gülümseyerek izlediğini düşündüm şimdi.
Issız Adam
Bir Çağan Irmak filmi.
Alper kendi restoranında aşçılık yapar, arta kalan zamanlarında kadınlarla birlikte olur, bomboş hayatının acısını da eski türk pop müziği plaklarıyla dindirmeye çalışır. Bir gün kitapçıda karşılaştığı Ada’nın peşine takılır ve onu tavlar. Ada ise onun tam tersi kişilikte uyumlu, sakin bir insandır. Dizlilerde çalışmış ancak onun hızından bıkmış ve kendi kostümcü dükkanını açmıştır, çocuklara kostüm diker. Önce Alper ile ilgilenmez, ama kendini de durduramaz. İyi gider gibi görünen ilişkileri Alper’in annesinin gelişiyle çözülür. Ada, anne Müzeyyen ile çok iyi anlaşır. İlişkinin derinleştiğini gören Alper annesi gider gitmez Ada’dan ayrılır. Üstelik tam da kızımız, annenin yaptığı zeytinyağlı dolmaları iştahla yemek üzereyken (sanırım filmde en çok buna üzüldüm, Ada’nın yarım kalan iştahına). Alper kendi sığ hayatına döner. Ada da kendi yolunu çizer.
Beş yıl sonra karşılaşırlar. Ada İngiltere’ye taşınmış, evlenmiş ve bir kızı olmuştur. Saçlarını da iğrenç bir modelde kestirmiştir. Alper ise iş arkadaşının oğluyla sinemaya gelmiştir. İşte tam bu noktada yönetmenin içindeki melodram canavarı ortaya çıkar; geri dönüşler ve iç sesler kullanarak ağlatmayı seçer yönetmen. İzleyiciyi histerik bir ruh haline sokana kadar uğraşır. Sinirleri sağlam olanlar dayanır, ama benim gibi her şeye ağlayanlar kendilerini tutamazlar. Ada’nın Müzeyyen’i ziyaretini, Alper’in çocukluk odasında ağlayışını da gösterir yönetmen. Buraya kadar dayananlar bile kızın sevgilisinin odasından anı olarak bir masal plağı almasıyla yıkılırlar. Oysa ki Ömer Kavur yıllar önce “Kırık Bir Aşk Hikayesi”nde aynı finali ne kadar da incelikle çekmişti. Hüngür hüngür ağlatmak yerine ıskalanmış bir aşkın sızısını hissettirmeyi seçmişti.
Klişelerden örülü hikayesini oyunculuklar bayağı kurtarmış aslında. Kağıt üzerinde eminim korkunç görünen “mavi bir telaş” gibi sözleri en azından katlanılır kılmış oyuncular. Üstelik arada kaldığına, aslında özünde başka bir insan olduğuna oyuncunun bakışları ikna etmeye çalıştı “biraz” bizi, yoksa senaryonun da Alper’in nasıl bir insan olduğuyla ilgili çok bir fikri yoktu sanki (şarkılar ve yemekler halleder). Bazı anlarda aslında iyi bir film olabilirmiş gibi hissettim, yönetmeni başka yolları tercih etseymiş. İnsanların birbirlerine döktükleri gözyaşı miktarıyla bahsettikleri bir film olmaktan fazlasını isteseymiş…
Fatih Özgüven; “Çağan Irmak’ın son filmine layık bir seyirci olamadım korkarım. Olamadığım gibi, sineması hakkındaki merak defterini de kapattım. Üç film yeter.”* demişti Radikal’deki köşesinde. Ben de Ulak ile biraz umutlanmıştım; başka yerlere mi gidiyor sineması diye, ama bu filmden sonra merak etmiyorum artık Çağan Irmak filmlerini.
* Radikal Gazetesi, 13.11.2008
Yazının tamamı buradan okunabilir.
Üç Maymun
Üç Maymun önceki Nuri Bilge Ceylan filmlerine benzemiyor. Onun filmlerinden hoşlanmayanlar bile bu filmi sevebilir. Zaten daha şimdiden film, diğer filmlerinden daha fazla izleyici sayısına ulaşmış durumda. Ama bu sefer de karanlık ve kasvetli bir film çekmiş yönetmen. Buradan yine izleyici kaçırabilir.
Kısaca söz edeyim konusundan. Film bir araba kazasıyla başlıyor. Yerde yatan bir ceset ve direksiyonda ne yapacağını bilemeyen, bir süre sonraysa kaçan bir adam var. Servet bir politikacı ve seçim öncesi adının böyle bir olaya karışmasını istemiyor. Şoförü Eyüp’ten hapisten çıkınca vereceği toplu para karşılığında kazayı üstelenmesini istiyor. Eyüp kabul ediyor. O içerdeyken karısı ve oğlu baş başa kalıyorlar. Tamamen anne ve oğlun hikayesini anlatıyor film bu kısımlarda. İş bulamayan oğlu İsmail’e üzülen Hacer, onun araba alıp iş yapabilmesi için Servet’ten para istiyor. Bu da Servet ile aralarında bir ilişki başlatıyor. Önce İsmail öğreniyor bu ilişkiyi, Eyüp de hapisten çıkınca seziyor. Film de zaten bu suskunluklar, bilip de konuşmamalar üzerine kuruyor hikayesini. Gerçekten çok rahatsız edici bir dönem başlıyor buradan sonra. Hacer’in Servet karşısında kendisi küçültmesi, Eyüp’ün çaresizliği, oğlun Servet’i öldürmesiyle parçalanan ailenin tekrar başka bir cinayet etrafında toparlanır gibi olması.
Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında verdiği Üç Maymun kurgu günlüğünü okudum hemen filmden sonra, yönetmenin kurgu aşamasında tuttuğu bir günlük bu. Nuri Bilge’nin kurgu konusunda çok titiz olduğunu neredeyse herkes bilir. Ama benim bu günlükten anladığım şey sadece hassaslık ya da titizlik değildi, sanki kafası karışıktı biraz, bu da elinde çok fazla malzeme olmasıyla da ilgili değildi sanki sadece. Acaba en farklı filmi olduğu için miydi bu, yoksa kendisi de bu filmden emin değil miydi? Bilemedim. Aklımda pek çok soru işareti vardı. Yine Altyazı Dergisi’nin Ekim sayısında yer alan röportaj biraz azaltsa da bu işaretleri tamamen silemedi. Özellikle Hacer karakteri beni çok rahatsız etti. Ölen küçük oğul babanın ve abinin rüyalarına giriyordu da nasıl anneye değmiyordu hiç. Ben aslında kadını hiç anlamadığımı fark ettim filmde. Sanki erkek bakışı altında ezilip gitmişti ve gerçek bir karakteri yok gibiydi.
Filmin başında açılan parantezin filmin sonunda kapanmasını bazen seviyorum, ama bu sefer sevmedim. Sonunda Eyüp’ün oğlunu kurtarmak için çaycı Bayram’dan Servet’in cinayetini üstlenmesini istemesini pek inandırıcı bulmadım. Her ne kadar Eyüp başına bir kez gelmiş bir şeyi daha kolay isteyebilir olsa da, hayatında yarattığı yıkımlardan sonra bunu bu kadar kolay dillendiremez diye düşündüm. Üstelik Eyüp dolaşmaya çıkıp da kahvenin camını tıklattığında anladım bunu ondan isteyeceğini, önce yok artık dedim. Röportajı okuduktan sonra da Fırat Yücel’in görüşüne hak verdim. “Bayram sanki sadece bu sahne için vardı”. Keşke o ikinci kez tekrar eden intihar blöfü sahnesini de eşi Ebru Ceylan’ı dinleyerek çıkarsaymış yönetmen. Her ne kadar filmde olmasının nedenini kendince açıklıyorsa da -kadının bir bedel ödemeye hazır olduğunu göstermek- ben nefret ettim o intihar sahnesinden.
Oyunculuklarsa beni çok şaşırttı. Hatice Aslan’ı sevmeyeceğimden emindim, sevmedim. Ama Yavuz Bingöl ve Rıfat Sungar çok iyi iş çıkarmışlar. Yakın planların baskısı altında bir an bile ezilmemişler. Yönetmen her planda çok titizlenmiş, sesi de anlam yaratmak için çok iyi kullanmış -nefes dublajları bazen fazla olsa da. Gökhan Tiryaki’nin de görüntülerine diyecek yok. Ama işte senaryoda içime sinmeyen şeyler var. Belki birkaç kere daha izlersem…
Tatil Kitabı
Tatil kitabı, Nadir Öperli ve Yamaç Okur’un yapım şirketi Bulut Film’in ve Seyfi Teoman’ın ilk filmi. Bu isimleri Altyazı Dergisi’nden hatırlayanlar olacaktır. Yapım şirketi kurmaları beni Türk Sineması’nın geleceği açısından umutlandırdı.
Film Silifke’de geçiyor ve o klişe ifadeyle taşra sıkıntısını ele alıyor. Taşra deyince hemen aklımıza Nuri Bilge Ceylan sineması, Yumurta ve Beş Vakit filmleri geliyor. Ama Tatil Kitabı bunlardan farklı, illa bir benzetme yapacaksak Beş Vakit’e benzediğini söyleyebiliriz. Baba karakterine bakışı ve diğer karakterleri işleyişi nedeniyle. Ama bana kalırsa yeni bir filmi hep öncekiler üzerinden tanımlamaya çalışmak ve ona göre yerini belirlemek filme baştan yapılmış bir haksızlık. Bırakalım film kendini anlatsın.
Tatil Kitabı, okulun tatile girmesiyle başlıyor. Ali kendisine öğretmeni tarafından verilen tatil kitabını okul çıkışında bir çocuğa kaptırıyor. Amcasından borç isteyip kitabı almak istiyor yeniden ama kırtasiyede bulunmuyor, ancak şehre giderse bulabilirmiş. Hemen vazgeçip parasını amcaya geri veriyor –şehir çok uzak Ali’ye. Kendisine sorulan “karne noldu” sorusuna cevap vermiyor. Evde de aynı soru soruluyor, yine cevabını duymuyoruz. Ali’nin derslerinin iyi olduğundan nedense şüphemiz yok, çünkü öyle bir çocuğa benziyor o, sessiz, çalışkan ama sıkıntılı -onun farklı bir çocuk olduğunu filmin başında çok güzel bir planla veriyor yönetmen, onu diğer çocuklardan ayırıp bir tepeye çıkarıyor. Babası çalıştırmaya başlıyor Ali’yi, ona bir kutu sakız alıp satmasını söylüyor. Ama o öyle pek bağıra bağıra sakız satacak bir çocuk değil. Sessizce oturup bekliyor ya da evde annesine satıyor sakızlarını, zaten onları da kaptırıyor. Şimdi böyle anlatınca filmin çocuğun gözünden anlatılan bir büyüme hikayesi olduğu sonucu çıkarılabilir, ama öyle değil. Askeri okulu bırakıp üniversitede işletme okumak isteyen abiye de, kocasının bir metresi olmasından şüphelenen anneye de, Ankara’da üniversite okuyup geri dönen ve babadan kalan kasap dükkanını işleten amcaya da aynı mesafeden bakıyor film. Ali üzerinde bu kadar durmamın nedeni onun da istemediği okulda okuyacak abiye dönüşmesi, onun adına da doğru kararların başkaları tarafından alınacak olması, şimdi tatilini planlamaya çalışan okul ya da babanın yaptığı gibi hayatını birilerinin planlayacak olması. Ali de sanki biraz farkında bunun ve ondan sıkıntılı böyle. Çünkü baba hastalanıp komada da olsa varlığını hissettiriyor hep, çünkü amca, babanın arabada bıraktığını söylediği paranın ve metres sorusunun peşinden giderken ona dönüşüyor. Başlangıçta yeğenine vereceği kararda arkasında olacağını söyleyen amca, babanın rolünü üstlenmesi gerektiğini anladığında baba gibi konuşup onun gibi davranıyor. Filmin başında limon işçilerini toplayan arabayı babanın sürdüğünü görüyoruz, filmin sonundaysa aynı planda arabayı amca kullanıyor. Bu durumu Seyfi Teoman o kadar güzel anlatmış ki sözü burada ona bırakmalı; “evet işte muhafazakarlığın nasıl kendini tekrar edip, kendini yeniden kurduğunu göstermeye çalıştım. Özellikle oradaki yapıya da bir şey atfetmek istemiyorum. Sonuç olarak bir toplum var ve kendini belli bir yapıda devam ettiriyor. Nasıl yapıyor bunu? En temel şey aile. Aile nasıl devam ettiriliyor? Burada da en temel şey konformizm; konformizm üzerinden devam ettiriliyor. Herkesin çocukları için düşündüğü uygun bir meslek vardır da çocuk onu yapsın istenir ya, aynı şey işte, bu da konformizm. Ailenin, çocuklarının orduda olmasını istemesi gibi, senin de doktor olmanı istiyordur, mühendis olmanı istiyordur. Sonuç olarak konformizm kolay olanı seçmektir…” *
Filmi üzüntüyle izledim. Ali’nin önce abiye sonra babaya dönüşeceğini düşünmek, amca gibi farklı da olsa sonunun aynı olacağını hissetmek biraz boğdu beni. Çok güzel bir çocuk Ali, filmin başında ve sonunda aynı sıkıntıyla ve önüne bakarak okula gidiyorsa da belki önümüzdeki tatili başka türlü geçer. Neyse daha fazla boğulmadan oyunculuğa da değinmeli. Taner Birsel’in varlığı amca karakterini bambaşka kılıyor, Tayfun Günay da Ali’nin bütün sıkıntısını hissettiriyor, diğer karakterler aksasa da iyi, ama babayı oynayan oyuncu neyse ki çabuk ayrılıyor filmden. Film “benzerlerinden” farklı bir yerde duruyor benim için, umarım Bulut Film ve Seyfi Teoman hep böyle devam ederler.
*Altyazı Dergisi Eylül 2008
Made in Europe
Onbeşinci Altin Koza Film Festivali’nde büyük jüri ödülü, en iyi yönetmen ve tüm erkek oyuncularına (Teoman Kumbaracıbaşı, Murat Öncül, Ali Çelik, Murat Makçı, Murat Kılıç, Ruhi Sarı, Mustafa Kırantepe, Hasan Şahintürk, Barış Yıldız, Emin Gürsoy, İnan Temelkuran, Güven İnce, Kadir Çermik, Ali Rıza Kubilay, Öner Erkan, A. Mümtaz Taylan, İnan Ulaş Torun ve Aykut Kayacık) kazandırdığı en iyi erkek oyuncu ödülleriyle gündeme gelen İnan Temelkuran’ın ilk uzun metrajlı bağımsız filmi.
Amerika’nın Afganistan’a girdiği gecede üç farklı Avrupa şehrinde geçiyor film. Farklı insanlar, ama ortak hikayeler, aynı kavgalar var bu şehirlerde..
İlk hikaye Madrid’ten. Ali ülkeden çıkmak zorundadır. Bu nedenle bir araya gelen ve onun gibi dönercide çalışan arkadaşları Ali’yi uğurlamak isterler, ancak her zamanki sıkıntılar, kavgalar gölge düşürür bu duruma.
İkinci hikaye Paris’te geçiyor. Yine burada çalışmak, yaşamak zorunda kalan Türkler var ve yine tartışmalar, yabancı bir ülkede yaşama zorlukları.. Bu bölüm diğerlerine göre oyunculuk açısından daha iyi, ama yönetmenlik oldukça amatör yine.
Son olarak ise Berlin.. Ülkeler, şehirler, insanlar değişiyor ama hikayeler aynı. Burada da ülkede kalmaya ve yaşamaya çalışan yabancılar, yine bir dönerci etrafında gelişen hikayeler.
Film sadece diyaloglardan oluşuyor, ben çok yorulduğumu ve sıkıldığımı hissettim tartışan bu adamlardan. Tamamen kamera karşısında edilen sohbetler şeklinde ilerleyen bir senaryoda yönetmenin bazen araya görüntü serpiştirmesini ya da ses efekti kullanmasını da anlayamadım. Ayrıca şehirlerin hiçbir önemi yok film için, çünkü hiçbir özel anlam ifade etmiyorlar, mekanlar genelde, ev, kahve, dönerci.. Başka bir üslupla daha iyi anlatabilirmiş hikayesini sanki, -tabi diyaloglar dışında bir senaryosu da olsaymış- çok da iyi oyuncuları varmış, ama bu malzemeden dümdüz bir film yapmış yönetmen.
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali #2
İstanbul Film Festivali sona erdi, ödüller sahiplerini buldu. Bakalım Yumurta'nın Altın Lalesi de tartışılacak mı? Tatil Kitabı'nı izleyemedim, ancak merakım iyice arttı. Ödüller;
“Sinema Onur Ödülü”; Alexander Sokurov
Uluslararası Yarışma:
Altın Lale Ödülü; “Yumurta” (Semih Kaplanoğlu)
Jüri Özel Ödülü; “Tehlikeli Oyun / Die Welle” (Dennis Gansel, Almanya)
Ulusal Yarışma:
En İyi Türk Filmi; “Tatil Kitabı” (Seyfi Teoman).
En İyi Yönetmen; “Nokta” ile Derviş Zaim.
En İyi Kadın Oyuncu; “Gitmek” filmindeki rolü ile Ayça Damgacı.
En İyi Erkek Oyuncu; “Ara” filmindeki rolü ile Serhat Tutumluer.
Jüri Özel Ödülü; “Ara”.
Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI Ödülleri:
Uluslararası Yarışma; "Ben X" (Nic Balthazar, Belçika).
Ulusal Yarışma; “Tatil Kitabı” (Seyfi Teoman).
Sinemada İnsan Hakları yarışmasındaki Avrupa Konseyi Sinema Ödülü (FACE):
“Kör Dağ / Mang Shan” (Li Yang, Çin)
Radikal Gazetesi Halk Ödülü:
Uluslararası Yarışma; “Yumurta” (Semih Kaplanoğlu)
Ulusal Yarışma; "Ulak" (Çağan Irmak).
kaynak; iksv.org
Bana Şans Dile
Mustafa Hakkında Herşey (ayrı olmalı aslında bu) ve Babam ve Oğlum'un yanında dizi filmleriyle de adını iyice duyurmuş genç yönetmen Çağan Irmak'ın, ilk kez 14. Uluslararası Ankara Film Festivali’nde izleyicilerle buluşmuş,. ilk uzun metrajlı filmi.
Anayurt Oteli
Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından uyarlanan 1986 yapımı Ömer Kavur filmi.
Öncelikle kitaba ve filme olan hayranlığımı belirtmek istiyorum. Ömer Kavur’un filmlerini art arda kendisiyle ilgili bir belgesel* hazırlama aşamasındayken izlediğimde şaşırmış ve sarsılmıştım. Türk sinemasının en iyi yönetmenlerinden biriyle karşı karşıya kalmanın şaşkınlığı geç kalmış olmanın üzüntüsüne karışmıştı. Kendisiyle tanıştıktan sonra ise o filmleri ancak böyle sakin, mütevazı ve titiz bir insan çekebilirdi diye düşündüm, onu az da olsa tanıdığım için kendimi şanslı saydım.
Anayurt Oteli, Akrebin Yolculuğu, Gizli Yüz, Türk Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında her zaman yer alacak filmlerden, özellikle Anayurt Oteli bir romandan yapılabilecek en iyi uyarlama.. Kitabın ruhunu korumak bir yana, sanki kitaba yeni sayfalar eklemiş Ömer Kavur, karakteri ve romanı zenginleştirmiş.
Kitabın ve filmin konusu kısaca; Zebercet babasından kalan Anayurt Oteli adlı bir oteli işleten sorunlu bir karakterdir. Otelde kısa bir süre sonra kalıp geri döneceğini söyleyerek ayrılan gizemli bir kadına tutulur. Bundan sonra otelde zaman bir türlü ilerlemez Zebercet için, artık sadece o kadını bekler, temizletmeyip aynen koruduğu kadının odasında zaman geçirir ve onu beklerken gittikçe karanlığa sürüklenir. Müşteriler, az da olsa gidip gelen aynı yüzler, ilerlemeyen zaman, hiç gelmeyeceği halde beklenen kadın, psikolojik sorunlarını iyice su yüzüne çıkarır. Oteli kapatıp kendisine yardım eden bir kadınla birlikte yalnız kalır. Ara sıra dışarı çıkar, ama bu çıkışlar onun yabancılığını daha fazla arttırır.
Ömer Kavur gerçek bir yönetmenlik başarısı sergilemiş bu filmde, senaryo aşamasında Yusuf Atılgan ile olan konuşmaları belli ki Zebercet’i çok iyi anlayıp yorumlamasına yardımcı olmuş. Her filminde mekanları çok iyi kullanmasıyla bilinen yönetmen bu filmde de oteli çok iyi kullanmış -belki gençliğinde otellerde çalışmış olmasının da bir katkısı olmuştur bunda. Oteli nerdeyse Zebercet’in zihni haline getirmiş, görüntü yönetmeni Orhan Oğuz’un da yardımıyla kasvetli bir otel, gerçekle hayaller arasında gidip gelen bir karakter için en uygun görsel dili yaratmış, otelin karanlığı ve dışarının aydınlığı arasında güçlü bir tezatlık kurmuş. Dışarıdaki her bir bölümü Zebercet’in yabancılığını, yalnızlığını vurgulayan sahneler olarak tasarlamış. Ve Zebercet’i sinema tarihimizin en huzursuz, tekinsiz karakterlerinden biri haline getirmiş. Macit Koper de kapkaranlık rolünün içinde bir an bile kaybolmamış.
Tartışmasız Anayurt Oteli Türk Sinema tarihinin en iyilerinden biri, uyarlamalarla dolu tarihinin ise en iyi uyarlaması. Bunda dönemin zor şartları altında en iyisini yapmaya çalışan ekibin büyük payı var. Ömer Kavur’un oyuncu seçiminde bile Yusuf Atılgan’a danışacak kadar özenli çalışmasının, Orhan Oğuz’un ağaçlara aynalar yerleştirip yaptığı yaratıcı ışığın, karakterleri iyi anlayıp yorumlayan oyuncuların, aynı otelde kalıp özveriyle çalışan ekibin...
Filme ulaşmak nerdeyse mümkün değil. Bu nedenle önümüzdeki İstanbul Film Festivali'nde Siyad’ın 40’ıncı yıl seçkisi kapsamında yapılacak gösterimin büyük bir önemi var. Edebiyatımızın ve sinemamızın iki ustasının ortaklığından çıkmış bu muhteşem filmi izlemek kolay bulunur bir şans değil çünkü.
2005 yılında kaybettiğimiz Ömer Kavur'u anmak için de bir şans bu filmi sinema salonunda izlemek. Keşke daha fazla film çekebilseydi, ama kendisinin de söylediği nedenlerle bu ülkede fazla film çekemedi;
“Bir ülke ki sinemasına hiçbir maddi destekte bulunmuyor, bir ülke ki televizyonları sinemaya sıcak bakmıyor, bir ülke ki filminize sponsor bulmak için imkansıza yakın bir güçlük içinde yırtınıyorsunuz. O zaman nasıl film yapacaksınız?”*
*Ömer Kavur: Benim Arayışım Sinema (Belgesel), Yönetmen: Şaban Özinal
Hokkabaz
Cem Yılmaz'ın Gora ile yakalamış olduğu büyük gişe başarısının gölgelediği 2006 yapımı filminin yönetmenliğinde kendisiyle beraber Ali Taner Baltacı ismini de görüyoruz. Aslında 'gölgelenmek' fiilini kullanmak istemezdim ama bir kere söylemiş bulundum.
İskender Tünaydın (Cem Yılmaz), on numara yol arkadaşı Maradona Orhan (Tuna Orhan) ile sihirbazlık gösterileri yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan genç bir adamdır.. İşleri asla tam anlamıyla iyi gitmemekte, ev kirasını bile denkleştirecek kazanca ulaşamamaktadır.. Maradona ile birlikte bir turne fikri canlanır kafalarında; tek ihtiyaçları ise İskender'in eniştesine ait olan karavandır ama işler biraz karışır. Eniştesi olsun, ablası olsun, İskender'in pilotluktan emekli olmuş babası Sait Tünaydın'ı (Mazhar Alanson) bir fazlalık olarak görmektedirler.. Asker olarak yaşamaya alıştığı için disiplinli, aksi ve kuralcı olan Sait, ölen karısının hayaliyle konuşan, yalnız, mutsuz ve oğlunun sihirbazlıkla uğraşmasından hoşnut olmayan bir adamdır. Kendi kendine sonunu beklemektedir belki de.. Sorun şu ki İskender'e gerekli olan o karavanda yaşamaya başlamış; ilgisizlikten oraya terk edilmiştir. Artık ölmek istemektedir ki kendi adına bir mezar taşı bile yaptırmıştır. Çanakkale Şehitliği'ne gömülmekten başka isteği yoktur hayattan.. Velhasıl, İskender ve Maradona ile o da turne için yola çıkacaktır. Öyle de olur.. Yolculuk, beklenildiği gibi Türkiye çapında olmaz.. Bir düğünde sihirbazlık gösterisi için iş alan yol adamlarımız, hayatlarının sihirbazlık gösterisini onlara yapacak olan Fatma (Özlem Tekin) ile tanışacaklardır..
Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson ikilisinin ne kadar güzel bir takım olduğunu, Ömer Vargı yönetmenliğindeki 1998 yapımı Her Şey Çok Güzel Olacak'tan hatırlayan biriyseniz, Hokkabaz'ın da en az onun kadar samimi bir çalışma olduğunu düşünüyorsunuzdur sanırım benim gibi.
"Çalıntı senaryo" lekelemeleri bile filmin bana hissettirdiklerini değiştiremedi. Elbette bir yol hikayesi, kesişen hayatlar ve baba-oğul arasındaki o şeffaf çatışmanın gelebileceği nokta.. Olayı nüvesinde ise sosyal ilişkilere etki eden en önemli faktörlerden biri olan "güven"!
Cem Yılmaz, marka olma konusundaki üstün başarısını bence oyunculukta da gösteriyor. Mazhar Alanson; sorunlu, agresif, 'dediğim dedik' baba rolü için biçilmiş kaftan. Film, bu yanlarıyla akıllara Little Miss Sunshine'ı getiriyor hemen. Minibüsün yerini karavan almış, ama o karavanın da, o minibüsün de yakıtı insanların hayalleri, gayeleri.. Rota belli. Önlerine engeller, hendekler çıkacak ve sonunda bir güzellikle düğüm atacaklar.
Dedik ya, film esas itibariyle "güven" kavramını sorguluyor.. İnsanlara hangi noktaya güvenmeniz gerektiğini, hangi noktaya kadar yaşamınıza girmelerine izin vermeniz gerektiği üzerinde duruyor. Bunu da öyle izleyicinin gözüne sokacak bir gerçeklikte değil, mizansenlerden kelli sahteliklerle, ayrıntıdaki oyalamalarla, "hokkabaz"ca beceriyor.. (Mesela, Fatma ile İskender'in düğün gecesi Fatma'nın kaçmasından önce bunu planlayıp planlamadıkları şüphesi, İskender'in can dostu Maradona'yı huzursuz ediyor ve "İskender, var mı abi böyle bir şey? diyebiliyor.)
Uzatmazsam;
yine samimi, yine gönül okşayan bir iş Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson'dan. İzlenmeyi de, sevilmeyi de hak ediyor bence.
Ulak
Film bir yerden sonra aynı hikaye üzerinden başka bir yere, Zekeriya’nın hikayesine evriliyor, aynı temalı başka bir hikaye dinliyor, izliyoruz. Bu kısmın dikkat dağıtıcı olduğu, eklenti gibi durduğunu söylemek zorundayım. Bir masalın ardındaki gerçeği öğrenmek, gerçek hikayeyi bilmek heyecan verici olabilir aslında fakat peşi sıra gelen sahneler, ve dinler üzerinde yapılan göndermeler hikayeyi toparlamıyor, aksine dağıtıyor.
Eğer film, finaline kadar olmak istediği gibi olabilseydi, sağa sola sapmadan, dikkat dağıtmadan ilerleyebilseydi finali çok etkileyici olabilecekti. Fakat final de ne yazık ki istediği gibi umut verici ya da çarpıcı olamıyor, yönetmenin çekmek istediği sahneleri izliyormuşuz izlenimi uyandırıyor.
Yetkin Dikinciler, benim gözümde iyi bir oyuncudur fakat sanırım bu filmde rol arkadaşı Çetin Tekindor’dan biraz etkilenmiş. Çocuk oyuncular ise gayet iyiler... Yeteneklerinin yanı sıra, bu başarıda oyuncu koçu olarak jenerikte adı geçen Ümit Çırak’ın payı da büyük olmalı. Ayrıca Mustafa Ziya Ülkenciler ve ekibi köy konusunda çok iyi iş çıkarmışlar.
Herhangi bir Türk filmini verilen uğraş ve sektör şartlarını düşünmeden eleştirmek, “kötü”, “çirkin”, ya da “izlemeyin” demek benim içime sinmiyor. Çağan Irmak’ın “yeni” bir şey yaptığını, kendi istediği hikayeyi istediği gibi anlatabildiğini ve bu şartları sağladığını görmek Türk sineması için güzel bir şey. Kusurlu yanları olsa da gerçekten ilgiyi ve izlenmeyi, üzerinde konuşulmayı hak ediyor. Filmden çıkan herkese başka bir his ya da düşünce verebilecek bir film.
Son olarak şunu söyleyebilirim, film başlamadan önce 4 tane Türk filmi fragmanı izledim. Sanırım bir şekilde onlarla karşılaştırmadan edemiyor insan. O filmler için harcanan emekleri elbette küçümseyecek değilim ama “Ulak” için kurulan dekorları, herkesin harcadığı çabayı ve bir hikaye anlatmadaki ‘niyet’i ve bu ‘niyet’e verilen desteği düşününce dilim “kötü film” demeye varmıyor. Daha iyi bir film olabilirmiş desem, hile yapmış olur muyum?
Mutluluk
Bu filme karşı önyargılı olduğumu öncelikle belirtmek istiyorum. Hatta uzun süre izlemek bile istemedim, ama merakım baskın çıktı ve sonunda izledim. Açıkçası kamera arkasındaki isim Abdullah Oğuz olunca filmin iyi niyetine dair şüphelerim vardı. Handan İpekçi’ye inandığımdan Saklı Yüzler’in pek çok hatasını görmezden gelebilmiştim, ama bu filmdeki her hatanın gözüme fazlasıyla batacağını biliyordum. Mutluluk’un kaynağı olan Zülfü Livaneli’nin kitabını okumadım, belki filme göre daha iyidir, ama film hakkındaki önyargılarımda ne kadar haklı olduğumu gördüm, keşke film beni utandırsaydı.
Meryem (Özgü Namal) tecavüze uğrayan masum bir genç kızdır. “Kirlendiği” için töre gereği babasının amcasının oğlu olan ağa tarafından ölüm emri verilir. Ancak bunu ağanın oğlu olan ve askerden gelecek Cemal (Murat Han) gerçekleştirmelidir, bu “görev” ailenin erkeği ve namusundan sorumlu kişisi olarak ona düşer. İnfaz için Cemal’in askerden dönüşü beklenir. Bu sırada Meryem ahırda kapalı tutulur, intihara zorlanır, ama denese de kendisini izleyen üvey annesinin bakışları altında intihar edemez. Meryem’e sürekli bunu kimin yaptığını sorarlar, ama Meryem söylemez. Cemal askerden döner. Jandarma etrafta gezdiği için bu iş köyde gerçekleştirilemez, Cemal’den Meryem’i İstanbul’a götürmesi ve bu işi yolda bitirmesi istenir. Cemal Meryem’i trenden atmak ister, ama yapamaz. İstanbul’a geldikten sonra ise ellerine kanı bulaşmasın diye Meryem’den köprüden atlamasını ister. Meryem atlamak üzereyken de onu kurtarır. Artık birlikte kaçmak zorundadırlar.
İrfan (Talat Bulut) yaşadığı hayattan sıkılmış bir profesördür. Yaşadığını hissetmek için teknesiyle denize açılır. Cemal ve Meryem’in yolu İrfan ile kesişir. Artık onun teknesinde çalışmaya başlarlar. Önceleri her şey iyiyken Cemal’in, Meryem’i İrfan’dan kıskanmaya başlamasıyla durum kötüleşir. Rüyalarında Meryem’i görür Cemal, bu rüyalardan bile Meryem’i sorumlu tutar. Bu arada teknede sürekli İrfan ile Cemal arasında bir karşılaştırmaya gidilir. İrfan “ben senin gibi net bir adam olamadım” der Cemal’e, “sen bıçak gibisin”, İrfansa duygusal bir adamdır, yumuşaktır, şiir okur, Meryem’e hediyeler alır. Meryem’in zekasının, dünyasının bir tek o farkındadır. Ama sanki yönetmen bıçak gibi asker genç Cemal’i İrfan’ın ağzından fazla över. Ve filmi biz töre ile ilgili bir film sanırken duygularını ifade edemeyen kıskanç aşık ve sert erkek hikayesine döner film. Meryem hiç yoktur teknede, kıskanılan, hırpalanan bir kadındır, ama İrfan’ın dediği zeki kadını göremeyiz biz hiç, onunla ilgili tek bildiğimiz şey o kadar zaman geçmesine rağmen hala tecavüze uğrayan masum bir kadın olduğudur, ne düşündüğünü, hissettiğini bilmeyiz. Cemal’in kıskandığı, sevdiği, koruduğu, hırpaladığı kişidir hala.
Filmin dayanamadığım noktalarına gelince, görüntü olarak çok temiz ve güzel görüntüler var, ama bir kızın intihara zorlanmasını havada dolaşan kameralarla çekmek gerçekliği zedeleyen bir durum tamamen. Bence böyle bir filmde ele aldığı konu açısından gerçeklik hissini korumak çok önemli olmalı, ama yönetmenin öyle bir derdi yok. Meryem’in ruh haline bakmıyoruz bile, Cemal’in düşünceleriyle ilgiliyiz hep, ve bunu da bir zihniyeti anlamak için yapmıyoruz, çünkü onun düşüncelerini yönetmen kıskanç ve sert erkeğe indirgiyor ve aşkla ilişkilendiriyor, bu da filmin söylemini tamamen zayıflatıyor, değiştiriyor. Namus adına işlenen cinayetlere odaklanmak yerine başka her şeyle ilgilenir hale geliyoruz. Ayrıca yönetmen Abdullah Oğuz olunca bu tecavüzü kimin gerçekleştirdiğini de filmin en başından beri tahmin edebiliyoruz, tecavüz eden tabi ki ölüm emrini veren Cemal’in babasıdır. Üstelik Meryem’in masumluğu iyice belirgin hale gelsin diye film boyunca gördüğümüz kadınların hepsi neredeyse kötü. Meryem’in üvey annesi onu soğukkanlılıkla intihara zorlayan kötü kalpli bir üvey anne, İrfan’ın karısı kıskanç ve kötü niyetli bir kadın, İrfan’ın tekneye gelen bikinili öğrencisi ise bağımsız ve flörtçü bir genç kız. Masumluğun film boyunca altı çiziliyor, Meryem masum anlıyoruz, ama keşke denildiği gibi zeki ve parlak bir kadın olduğunu da görebilseydik masum olduğu kadar. En büyük erdem oluyor masumiyet ki isteyerek biriyle birlikte olsa -Saklı Yüzler’deki gibi- masum biri olmayacak, ki bu da filmin dayanamadığım başka bir noktası. Ayrıca Meryem hakkında hiçbir şey bilmediğimiz için araya serpiştirilen geri dönüşlerle gösterilen üvey anne baskısı ya da tecavüz travması da inandırıcılığı yitirip bir süs haline geliyor.
Filmin kafası karışık olması bir yana töre ile kurduğu ilişki de çok yüzeysel. Fatih Özgüven’in dediği gibi; “Keşke Saklı Yüzler daha iyi bir film olsaydı da Mutluluk adlı töre fantezisine mecbur kalmasaydık”.
Gomeda
Kabadayı

Yavuz Turgul^un senaryosunda Şener Şen olunca insan ister istemez beklentilerinin çıtasını yukarıya doğru çekiyor ve yüksek atlamada yeni bir dünya rekoru hedefliyor, şimdi de vurucu bir "ancak" ile keselim, noktalı virgülleyelim;
Ali Osman (Şener Şen) bir zamanlar kestiği racon kanun olan efsane bir kabadayıdır. Yaptıklarındaki hatayı anladıktan sonra silaha tövbe etmiş ve bir halı saha işletmecisi olarak normal bir hayata geçiş yapmıştır. Fakir-fukara dostu yüce insan profiline gayet iyi uyan Ali Osman mahalle içinde yine kendi hukukunu uygular, sözünü geçirir.. Bir gün sevdiği kadının öleceği haberini alır ve ondan öğrendiğine göre bir oğlu vardır. Oğlunun annesi olan sevdiği kadın öldüğünde oğlu ile görüşür ve başı bir mafya ile dertte olan oğlu ondan yardım ister.. Konunun bundan sonrası hepinizin tahmin edebileceği yerlere varacağından yazmam pek bir anlamsız, filmin dördüncü dakikasından sonra bunları hemen çıkarabilirsiniz..
Yurdum insanının en sevdiği şeylerden birisi Mafya ile Kabadayı ayrımını uzaklara dalan gözlerle açıklamaktır. Bu film de kısaca bunu yapıyor, o büyüklerin anlattığı, "onlarca insanı öldürmesine rağmen" nasıl oluyorsa "adam gibi adam" olanların farkını anlatıyor..
Son üç ayda belki 50 kez fragmanını izlediğim bu filmi başta yazdığım sebeplerden ötürü merak etmiştim. Ancak şöyle söylemem gerekiyor ki filmde Şener Şen bile olmamış.. Çok zayıf ve klişeleri temel direk olarak gören bir senaryonun üzerine iyi oyunculuk tutmuyor artık, sırtı Şener Şen^e dayamak kurtarmıyor.. Üçüncü sınıf bir mafya filmi yapmak için gerekli olan tüm aşamaları takip etmiş bir yapım Kabadayı.. Kenan İmirzalıoğlu^nun oynadığı Devran^ın aşk uğruna dünyayı parçalayabilecek karakterinin, üzeri zorla çizilmiş gibi duran bir psikopatlıkla beslenmesi başlı başına rahatsız edici olmuş.. Şener Şen yine Ali Osman karakterini biraz kurtarsa da öylesine yüzeysel tanımlanmış ki filmin içinde, izlerken anlam vermek bile zorlayıcı oluyor.. Rasim Öztekin^in canlandırdığı Sürmeli karakteri ise tipik biçimde "gerizekalı izleyici profili" için bir yem gibi sunuluyor.. Ayrıca eşcinselliğin filmin kahkaha unsuru olarak kullanılması da senaryo sahibi Yavuz Turgul^a olan saygımı da bir kenara bırakmama neden oldu..
Ömer Vargı^nın yönetmenliğini üstlendiği bu yapım son zamanlarda izlediğim en zayıf filmlerden birisiydi kesinlikle.. Zamanın öldüğü bayram günlerinde bile 140 dakikalık süresi geçmek bilmiyor.. Hiçbir sürprizi olmayan ve en bilinen yolları takip etmekten öte bir çabası da bulunmayan filmin "oyunculuklarla kurtulma" düşüncesi de genç oyuncuları ile baltalanıyor.. Fatih Özgüven film için "Neresine kızsam bilmiyorum" demiş, çok haklı, kızmaya başlayacağınız yeri bile seçemiyorsunuz..
Beş Vakit

Reha Erdem^in yazıp yönettiği 2006 yapımı filmi..
İzlediklerim arasında yönetmenin işitsel ve görsel açıdan en dolu filmi diyebilirim. Ayrıca filmin belirli bir olay örgüsünün takip etmemesi ve değindiği konuların üzerinde kesin çizgiler bırakmaması tam anlamıyla muhteşem..
Özel bir yaratım çabasının ürünü olmayan karakterlerin aslında tek bir insanı oluşturduğunu düşünüyorum. Henüz filmin başlarında Nine^nin "her erkek babasına benzer sonuçta" demesiyle birlikte babalarını bir şekilde gömmeye çalışan Ömer ile Yakup^un bu benzerlikten kaçmaya çalıştıklarını anlıyoruz.
"Su insan hayatı için vazgeçilmezdir ve doğada kendi kendini var edebilen tek maddedir"
Çocukların varlığı, köyde o hayatı yaşamak için vazgeçilmez olan babalarına benzerlikte yatıyor. Kendi kendilerine var olmaları için gerekenleri hayatları boyunca alamamışlar, babaları yanlış, sevgisizliğin her çeşidini yaşıyorlar ve belki de gerçekten ne istediklerini bilmiyorlar. Farklı bir hayat isteklerinin dışarı çıkamaması zamanla zorluyor ruhlarını ve içten içe işkence çekiyorlar. Sürekli bir ölüm isteği var, köydeki herkes ölüm bekliyor ya da ölüm istiyor.. Hayatların her yerine ölüm tedirginliği sinmiş, ölüme en yakın olan nineden en uzak olan bebeğe kadar herkes her an ölümü yaşayabilir. Günün beş vaktine saklanmış çocuk, erkek, kadın, yaşlılık ve ölüm var.. Babalar ve oğullar var, anneler ve oğullar var, anneliği annesinden iyi bilen kızlar var.. Üzerine basılmamış gibi dursa da çocukların sırtında taşıyabileceklerinden çok fazla yük var, hiçbir şey olmayan ailelerden beklentiler var.. En küçüğü bile ezici, çünkü hiç bir şey istemeye hakları yok..
Reha Erdem benim gözümde Türk Sinemasının son dönemlerindeki en iyi yönetmendir. Filmlerini çekeceği yerleri çok iyi seçiyor, mekanlarını oyuncularından bile daha iyi kullanıyor. Bunun yanında seçtiği müzikler de anlatımını akıcı hale getirmeyi başarıyor. Her filminde bir insan yapıyor, yeni bir insan yaratıyor ve onun ruh halini, yaşadıklarını ve yaşayabileceklerini anlamamızı sağlıyor. Bastığı her taşın altında bir neden saklı, çizdiği her çizgi mutlaka bir şeyle birleşiyor, çektiği hiçbir sahne filmi doldurmak için değil, tamamı bir noktada yakalıyor. Reha^nın filmlerinde parçaları toplayınca bütünü çok fazla aşıyoruz, böyle olunca da parça parça onlarca film oynuyor kafamızda..
5 Vakit, çok beğendiğim bir film oldu. Üzerine farklı bir insan tamamen farklı binlerce şey düşünebilir. Bu noktayı da çok seviyorum, son olarak en insani coğrafyayla filmi kendimce özetliyorum;
"insanın gecesi ile gündüzü arasındaki sıcaklık farkı ruhunun parçalanmasına neden olabilir.."
Teşekkürler.
Saklı Yüzler
Handan İpekçi’nin Babam Askerde, Büyük Adam Küçük Aşk filmlerinden sonraki filmi. Yine önemli bir konuya el atıyor yönetmen. Namus adına işlenen cinayetlere çeviriyor kamerasını aslında daha çok bu cinayetleri işleyen erkeklere, sanki merak ediyor vicdanları olup olmadığını..
Ailesinin evlenmesine izin vermediği adamdan hamile kalıyor Zühre (Şenay Aydın), küçük amcası Ali (İştar Gökseven) önce bebeği doğar doğmaz Zühre’nin on yedi yaşındaki kardeşi İsmail’e (Berk Hakman) boğduruyor, sonra ise Zühre’ye geliyor sıra. Baba ben yapacağım diyerek olaya el koyuyor, ama kızını öldürmemek için kendini vuruyor, sonra büyük amca Almanya’dan gelip götürmeye kalkıyor Zühre’yi, ancak Ali duruma müdahale edip abisini aşiretin namusunu temizlemesine engel olduğu için öldürüyor. Araya giren savcı Zühre’yi koruyor, yine de okula giderken vurulmasını engelleyemiyor, bundan sonra ise onun öldüğünü söyleyip Yasemin adıyla başka bir hayat kurmasını sağlıyor. Zühre, “Namus Cinayetleri” adlı bir belgesele konuşunca yaşadığı öğreniliyor ve bundan sonra bir yol filmi başlıyor, bir tarafta artık Yasemin olmuş Zühre’yi görmeye gelen kardeşi, yengesi, belgeselin yönetmeni (Cem Bender), diğer tarafta onu öldürmeye gelen Ali ve adamları..
Zühre, isteyerek sevdiği kişiyle birlikte olan ancak o korkup kaçtığı için artık onu istemeyen genç bir kadın, karşı çıkan, ses çıkaran ve kardeşini çok seven bir kadın, yeni bir hayata başladığı halde bir görev duygusuyla hayatını tehlikeye atma pahasına belgesele konuşan bir kadın, ama yeni evinin bahçesinde vurulmaktan kurtulamayan.. Zühre’nin hikayesi kadar etkileyici İsmail’in hikayesi de, kardeşinin bebeğini doğar doğmaz öldüren, büyük amcanın ölümünü de üstlenen İsmail, başını hiç kaldırmıyor yerden, sesi bile çıkmıyor neredeyse, kaybolmuş bir hayat yaşıyor o da, Zühre en azından adını değiştirip evlenip yeni bir hayat kuruyor, ama İsmail’in hiç şansı yok belli ki. “Aşiret namusu” denilen şey yüzünden, kendisinin koymadığı kuralların cezasını çekiyor. Ali ise Almanya’da köyden, kurallardan uzaktayken hala aşiret diye bir şeyin varlığını savunuyor, ve bu aşiret namusu denilen şey yüzünden gözü ölümden başka bir şeyi görmüyor, tek bir şey var aklında belgeselden yaşadığını öğrendiği Zühre’yi ne olursa nerede olursa olsun bulup aşiretin namusunu temizlemek, yeğenini öldürmeye susamış Ali’yi anlamak, bu gözü dönmüşlüğü anlamak çok zor. Filmdeki Yönetmen ise, bir sorumluluğu yerine getirip “Namus Cinayetleri” adlı bir belgesel yapıyor, ancak olayların peşini bırakmayıp herkesin yüzleşmelerini ve Ali’nin hapse girmesini sağlayarak belgeselini tamamlamak istiyor, yeni ölümlere neden olmak dışında ise bir şey başaramıyor.
Önemli bir filme imza atıyor Handan İpekçi, ancak film için seçtiği üslup tartışılır, ileri atlamalar, geri dönüşlerle ve film içindeki belgeselle bayağı karışık bir film çıkıyor ortaya, zaten konu nedeniyle fazlasıyla zorlayıcı olan bu senaryoyu daha sade bir şekilde aktarsa daha iyi sonuç alabilirdi sanki. Üstelik senaryodaki boşluklar ve bazı mantık yanlışları da filme gölge düşürüyor, daha iyisini yapabilecekken daha azıyla yetinilmiş gibi.. Ama ne olursa olsun önemli bir görevi yerine getiriyor yönetmen, namus adına işlenen cinayetleri perdeye taşırken iki tarafa da bakıyor, hem acı çeken, öldürülen, intihara zorlanan kadınlara hem de cinayetleri işleyen erkeklere… “Kadına yönelik şiddete karşı uluslar arası mücadele haftası”nda giriyor tam da gösterime bu film, ve yayımlanan rakamlara göre sadece geçen yıl 72 bin 643 kadının şiddete uğradığı bir ülkede yaşıyor Handan İpekçi ve vicdani bir sorumluluğu yerine getiriyor.










