Gael Garcia Bernal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gael Garcia Bernal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Babel


Alejandro Gonzalez Inarritu'nun (ki isminde muhtelif yerlerde aksanlar olmakla birlikte şahsımın İspanyolca'ya hakimiyetinin sıfıra yakınsaması dolayısıyla düz yazıyla yazılmıştır) 2006 yapımı filmi. Daha evvel Haavi Bey (selam ederim) burada pek minik değinmiş bu filme ama detaylı bir yazı göremeyince klavyeye sarılmak farz oldu (post-modern yazar jargonu).
Efendim, filmimiz Fas'ta, Japonya'da ve Meksika/ABD'de geçen 3 hikayeden oluşmaktadır. Amerikalı sorunlu karı koca Fas'a tatile giderler. Çocuklarını Meksikalı bakıcıyla birlikte evde bırakırlar. Kadın milyarda bir yaşanabilecek bir durum örneği olarak 3 kilometre öteden ateşlenen bir tüfekten çıkan bir kurşunla vurulur, önce bir köy evinde sonra da hastanede tedavi edilir. Bu esnada Meksikalı bakıcının oğlunun düğünü vardır. Kadın düğüne gitmek istemektedir. Çocukları bırakacak kimse bulamadığı için yanında götürür ama ailenin haberi yoktur. Düğünde gülünür, eğlenilir, yenilir, içilir dönüşte sınırı geçerken devriyelere yamuk yapılır. Tutuklanma durumu ortaya çıkınca gaza basılır kaçılır; tabii bunları Meksikalı bakıcı değil yeğeni yapmaktadır. Bu esnada Japonya'da diğer iki hikayeyle alakasını zinhar anlayamadığımız sağır-dilsiz liseli kızımız annesinin ölümünden sonra girdiği depresyondan seks yaparsa çıkabileceği yanılgısı içindedir. Bunun için denemediği yol kalmaz ama sonuç sıfıra sıfırdır maalesef. Bu kızımızın hikayesinin diğer iki hikayeyle kesiştiği nokta da Fas'ta ateşlenip Amerikalıyı vuran silahın asıl sahibinin kızın babası olması, ama Fas'a yaptığı bir av gezisi sırasında bu silahı rehberine hediye etmiş olmasıdır. Her üç hikayede mutlu sonla biter, gözyaşlarımızı sileriz, burnumuzu hınkırarak evimize gideriz.
Yukarıda anlattığım hikayeleri filmi izlemeyip okuyanlara bir anlam ifade edecek şekilde yazmış olsam da normalde kamera dünyanın üç farklı köşesine savrum savrum savrulduğu için ne olduğumuzu şaşırıyoruz filmde bir yerden sonra. Zaman algımızın düzenini sağlayan tek şey her üç ülkede de haberlerde Amerikalı kadın Fas'ta vuruldu haberlerinin yer alması, bir de en sonda yapılan kapanış konuşmaları. O sayede "hangi olay ne zaman oldu"yu netleştirebiliyoruz. Filmin bu özelliği kimileri için bir övgü malzemesi olabilse de bence Inarritu'nun artık fena halde baymaya başladığı, yeni bir tekniğe ihtiyacı olduğu anlamına geliyor. Her filmde aynı kurgu nereye kadar diye insan sormadan edemiyor.
Filmin kadrosunun maşallahı var: Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal, Elle Fanning ve daha adını sanını bilmediğim, IMDB'ye bakmaya da üşendiğim bir sürü Japon, Meksikalı ve Faslı oyuncu (Fastakilerin çoğu oranın köylüleriymiş bu arada). Ortaya çıkan sonuç bu açıdan fena değil. Brad Pitt daha önce de dediğim gibi artık Hollywood'un yağışıhlısı olmaktan çıktı. Gerçi Benjamin Button'ın botokslu gençliğinden sonra burada gözlerinin etrafındaki çakma çizgiler ne derece doyurucu oldu bilemem ama, Cate Blanchett hep fıstık diyebilirim.
Filmin siyasi içeriğinin çok doyurucu olduğuna, Amerika'ya ciddi eleştiriler getirildiğine, efendime söyleyeyim filmin kalabalıklar içindeki yalnızların filmi olduğuna, dahası filmin adından da hareketle (Tanrı'nın Babillileri nasıl cezalandırdığını hepimiz biliyor muyuz?) modern insanın iletişimsizliğine bir ağıt olduğuna dair neler neler söylendi yazıldı, ne yorumlar getirildi Babel için. Fakat bana sorarsanız, ki bu yazıyı bu noktaya kadar okuduysanız sorduğunuzu varsayıyorum, eğer ki bu film bir politik sinema örneğiyse, hayatımda gördüğüm en kötü politik filmlerden biriydi. Kör gözüm parmağına Amerikan eleştirisi yapmakla siyasi film yapılamayacağını hala öğrenemeyenlere diyecek lafım yok, herkesin bildiği kendine tabii ki.
Az biraz okumuş yazmış mürekkep yalamış, sinefil yurdum entellektüelinin nezdinde şerbetli bir adam olan Inarritu'yu eleştirmek zinhar günah, bu filmi beğenmemek yontulmamış kalaslık olsa da açık, net, alenen ben bu filmi sevemedim. 2 saat 23 dakika boyunca (ki dikkatinizi çekerim az buz da değildir) darallardan darallara, depresyonlardan depresyonlara sürüklendim. Kötüyü göstermek başkadır, insanın içini karartmak başka. Bu film ikinci kategoriye giriyor, sıkıntıdan insanın uykusunu kaçırıp sabaha karşı blog başına oturtuyor. Sabrınız varsa, Inarritu'nun meraklısıysanız, ya da Fas'ın dağını, Tokyo'nun barını, Villa de Guadaloupe'un düğününü merak ettiyseniz izleyin. Yoksa onu boşverin, ben size daha iyi filmler tavsiye ederim.

3 yorum

The King

Pastör David Sandow (William Hurt), papazlığa başlamadan, kendi tabiriyle "tanrı ile tanışmadan" önce bir hata yapmıştır.. Bir süre para yedirerek beraber olduğu Yolanda ismindeki bir kadından bir çocuğu olmuş ve o çocuk yıllar sonra babasını, onu kabul etmesi için ziyarete gelmiştir.. Bu, Elvis'tir. 3 yıl boyunca bağlı olduğu deniz kuvvetlerinden terhis olan Elvis (Gael García Bernal), oturmuş bir aile düzeni olan babasının hayatını yerle bir edecektir ama henüz o bile bunun farkında değildir. Üvey kardeşi olduğunu bildiği Malerie (Pell James) ile aşk yaşamaya başlayan, bir pizzacıda kendisine iş bulan, kısacası iyiden iyiye, ait olmadığı bir ailenin ve yerleşim yerinin düzenine ayak uydurmaya ve onlara alışmaya başlayan Elvis için işler, ilahiyat fakültesini kazanan, üvey kardeşi Paul (Paul Dano)'u bir sinir anında bıçaklaması ve onun hayatına son vermesi ile birlikte karışmaya başlayacaktır. David'in eşi Twyla (Laura Harring), eşinin gayrımeşru bir çocuğu olduğundan haberdardır ve bir gün bu gerçekle yüzleşeceklerinin de farkındadır ancak elinden de bir şey gelmemektedir.. Elvis, pişmanlığının verdiği acıyla Malerie'ye, abisini öldürdüğünü itiraf eder. Hâlâ tam olarak sona gelinmiş sayılmaz.. taa ki, babası onun öz oğlu olduğunu herkese itiraf edene kadar..

Her şeyin tasarlanmış olması ihtimalini izleyiciye sunmayan, açık kapı bırakan bir yapım.

Yakın dönem dünya sinemasının nezdimde en harika isimlerinden ve kazanımlarından biri olan Gael Garcia Bernal'in izlediğim en ekstrem performanslarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Soğukkanlı bir katil, sevgiye muhtaç bir oğul, yalnızlığını aşkıyla denkleştirme çabasındaki bir delikanlı.. Zodiac'tan anımsayacağımız ve yakında iki yeni sinema filminde izleyeceğimiz Pell James'in naif, kabullenmiş hâlleri içinizin acımasına sebep oluyor. Ek not; James filmde 16 yaşındaki Malery'e hayat verirken 28 yaşında, ve bu ister istemez Big Fish'teki Helena Bonham Carter'ı anımsatıyor.. Sinema kariyerinde hızla yükseldiğine kanaat getirdiğim Paul Dano'yu, dindar bir babanın aynı dini görüye sahip korumacı oğlu olarak görmek; Taking Lives, The Girl Next Door ve benim için en önemlisi Little Miss Sunshine'dan sonra biraz ters gelse de, sorun yok.. Kronolojik olarak ters ancak Dano'yu analiz etmem için güzel bir fırsat oldu diyebilirim.

Oscarlık bir performans sergilediğini düşündüğüm Oscarlı usta isim William Hurt burada, reddettiği, yoksaydığı bir oğlunu kazanan ancak bir oğlunu da kaybeden güçlü baba imajında o kadar iyi ki, filmi film gibi değil de sanki gerçek yaşamdan bir kesitmiş gibi algılamamı sağladı.

İzleyiciyi yer yer huzursuz hatta şoke eden 2005 yapımı bu filmde yönetmen James Marsh bizlere abartıdan uzak bir yaşam sunmayı başarıyor.. Kendisinin ilk uzun metrajlı denemesinin belirsizliklerle dolu sarsıcı bir yanı olduğunu ve her insanın hayatına yakınsadığını ise, Malery ile Elvis arasında geçen,

- Beni seviyor musun?
- Sevdiğim için yaptım!
diyaloguyla kanıtladığını düşünüyorum. Buradaki "Amaca giden her yol mübahtır" ya da "Amaç, aracı meşrulaştırır" makyevelizmini algılamayı ve özümlemeyi ise henüz izlememiş olanlara bırakmak istiyorum.

Evet şu sıralar Gael Garcia'yı takibe almış durumdayım ve Y Tu Mamá También'in ardından bu filme de bir el atmak istedim. Sıktıysam özür dilerim.

4 yorum

Y Tu Mamá También

Öncelikle belirtmeliyim ki filmi Gael Garcia Bernal için seyrettim. Her filmde apayrı bir kişiliğe bürünen, bende ayrı bir yeri olan bu enfes adam için geçtim filmin karşısına. Yönetmen Alfonso Cuarón, 2001 yılında izleyiciyle buluşturduğu bu tam olarak "yol hikayesi" denilemeyecek filmi için bir İspanyol küfrünü isim olarak seçmiş. Filmdeki çeşitli diyaloglarda da duyabiliyoruz bunu.

Zengin bir babanın ortanca oğlu olan Tenoch (Diego Luna), gayet başıboş, gayet bohem bir hayatın içindedir.. Yakın dostu Julio (Gael García Bernal) ile gününü gün etmektedir. Her ikisinin de sevgilileri vardır ama onlar "sevgi"den öte "seks"e odaklı bir yaşam sürmektedirler.. Sevgililerini İtalya yolcu eden ikili, Tenoch'un kuzeninin karısı olan Luisa (Maribel Verdú) ile tanışırlar.

Henüz cinsel yönelimlerinin, isteklerinin en güçlü olduğu gençlik çağını yaşamaktadırlar ve içten içe arzuladıkları bu ortayaşlı çekici kadını bir şekilde ikna ederek, bir yolculuk planı hazırlarlar.. Luisa'nın, onlara hayatlarının en büyük darbesini vuracağından habersizdirler şu esnada. Kocası tarafından aldatılan, mutsuz bir kadındır Luisa ve bu ikilinin de onu ne denli arzuladıklarını bilmektedir. Birbirlerine charrolastra diye hitap eden, dostluklarını bu kavrama ve bütünüyle charrolastra manifestosunun açılımlarına eklemlemiş olan Tenoch ve Julio, Luisa'nın anti-manifestosuna ayak uydurmak zorunda kalacakları itiraflarıyla aslında birbirleri için ne ifade ettiklerini, birbirlerine ve dahası kendilerine ne kadar saygı duyduklarını açık etmek durumunda kalacakları bir olay yaşarlar: Luisa ve Tenoch'u yatakta yakalayan Julio'nun "kız arkadaşınla yattım" itirafı, yerini Tenoch'un, "ben de seninkiyle"sine ve en sonunda da -filme de adını veren- "annenle de!"sine dek uzar.

Basit yol hikayelerinin kişi üzerinde bıraktığı etki genelde naif duygulardan ibaretmiş gibi gelse de ilk etapta, biseksüellik, uyuşturucu, savruk hayatlar şeklinde işleyen bir toplum düzeninin Meksika'da olduğunu ve Meksika'lı gençlerin bu filmi seyrettiklerinde kendi yaşamlarıyla bağdaştırdıklarını söyleyen yönetmene birçok eleştiri yönlendirilebilir: Gülümseten ve zaman zaman kahkaha attıran diyaloglarıyla, gereğinden fazla abartılmış izlenimi uyandıran zorlama bir film gibi geldi bana Y Tu Mamá También.

Hiçbir sırrın sonsuza dek saklanamayacağı alt-mesajını vermesinden öte, birbirine olan ilgilerini ve isteklerini gizlemeye çalışan iki delikanlının, bastıramadıklarıyla boğuldukları sentetik dünyalarından bir kesitmiş gibi geldi.

0 yorum