Kohi Jiko (Café Lumière)
Rahat ve özgür bir yaşam süren Yoko’nun (Yo Hitoto) sahaf işleten Hajime (Tadanobu Asano) ile ilişkisiyle başlar film. Yoko bir aile ziyareti sırasında annesine hamile olduğunu ve çocuğunu tek başına büyütmek istediğini söyler. Annesi bundan pek hoşlanmaz. Yoko bir bestecinin gittiği “Dat” adlı kafeyi arar. Ancak filmde hikaye oldukça geri plandadır.
Oldukça durağan yapıya sahip bir film. Serbest yazar Yoko’nun hamileliğine, kitapçılık yapan arkadaşıyla konuşmalarına, tren yolculuklarına, kısacası gündelik hayatına yoğunlaşılıyor. Sabit kameralı uzun planları var filmin, çekimlerin neredeyse hayatla eşzamanlı olduğu düşünülebilir.
Yönetmen, Yoko’nun devam eden hayatına bir yerinden bakmış ve sonra çıkmıştır sadece, Yoko’nun hayatı filmden sonra da devam eder. Sabit planlar, uzun sahneler, durağanlık bazı izleyiciler için zor olsa da bana göre şiirsel bir tadı var böyle çekimlerin. Gündelik hayatın aslında çok güzel anlarla dolu olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca tren seslerini kaydeden Hajime ile yazar Yoko’nun dostluğu öyle dingin ve huzur verici anlatılmış ki film bu anlamda insanda bir rahatlama hissi uyandırıyor. Japon yönetmen Ozu’ya saygı amacıyla yapılmış bu filmin de öyle büyük hikayeler anlatmak gibi bir iddiası yok. Japonya’ya tren penceresinden Yoko ile birlikte bakan dingin bir film. Belki de sessiz dostluklara ve günlük hayata yazılmış bir şiir.
Yirmidördüncü Uluslararası İstanbul Film Festivali “Altın Lale” ödülünü de kazanmıştır film ayrıca.
Tonari No Totoro
Hayao Miyazaki’nin 1988 yapımı animasyon filmi. İzlediklerim içinde yönetmenin en sevdiğim filmi oldu Komşum Totoro. Keşke çocukluğumda izleyebilseydim diye hayıflandım filmi izlerken. Çünkü bu filmi çocukken izlemiş biri sanırım çok farklı bir çocuk ve bambaşka bir yetişkin olurdu. Tabi filmden etkilenebilmeniz için öncelikle bazı şeylere inanmanız gerekiyor; mesela baykuş ayı ve daha pek çok hayvan karışımı bir yaratık olan ve yüzünü herkese göstermeyen ancak bir ağaca gidip de "onu görmek istiyorum lütfen" derseniz görebileceğiniz Totoro’nun varlığına, içine gömülüp rahat koltuklarına oturacağınız kediotobüs’e, Totoro’nun göğsüne atlayıp onunla rüzgar olup uçabileceğinize ve gülerek, kocaman kahkahalar atarak korktuğunuz yaratıkları kaçırabileceğinize.. Son olarak da masallara inanmayı sürdüren iflah olmaz bir yetişkin olmalısınız.. Eğer tamam diyorsanız devam edelim..
Satsuki ve Mei anneleri hastanede olan ve babaları ile birlikte ormanın içindeki bir evde yaşayan iki çocuktur. Sürekli hoplayıp zıplayarak çocukluklarının tüm heyecanı ile doğanın güzelliğini keşfederler, biz de onlar sayesinde Miyazaki’nin hayal gücünün güzelliğini.. Kesinlikle karakterlerine ruh veriyor Miyazaki, çünkü Mei benim şu ana kadar sinemada izlediğim en canlı çocuk karakter. Filmi izlerken bir an bile onların gerçek olmadıklarını düşünmedim. Miyazaki’nin bütün çocuk karakterleri gibiler; hayal güçleri geniş, bitmeyen heyecanları, enerjileri var ve tabi ki sorumluluk duyguları gelişmiş, fedakar ve çalışkanlar, gerçeklerle baş etmeyi biliyorlar.
Filmden sonra tekrar çocuk olup bu filmi bir kez de o zaman izleyip tekrar büyümek istedim, ve Mei ve Satsuki ile birlikte bağırmak;
- Ama rüya değildi
- Rüya gibiydi
- Ama rüya değildi…”
* Miyazaki filmleri gösterimi Beyoğlu Alkazar Sineması’nda 2 Ağustos’a kadar devam ediyor.
Night On Earth

1991 yapımı Jim Jarmusch filmi.
“Beş şehirde beş taksi, hepsi bir gecede anlatıyor insanın nedenini” bu filmi böyle tanımlayabilirim sanırım, oldum olası sevdiğim diyalog üzerine kurulu filmlerin en güzellerinden. Beş ayrı kısa film^i birleştiren, en az pembe panter tema müziği kadar başarılı bir Night On Earth müziği de var, ve ilk defa bir Jarmusch filminde hareket var!
Winona Ryder^ın, Hollywood^un göbeğinde film yıldızı olma konusunda hiçbir isteği olmayan ve tek hayali tamirci olup bir aile kurmak olan mükemmel bir karakteri canlandırdığı bölüm ile Roberto Benighi^nin tek başına şov yaptığı bölüm gerçekten muhteşemdi. Bir de Armin Mueller-Stahl arada bir oyunculuk dersi verdi, o da epey keyifliydi. Diğer bölümlerse diyaloglardan daha çok hikâyeleri ile etkileyiciydi.
İlk izlediğim Jarmusch filmi Stranger Than Paradise^dır ve ben o zamanlar siyah beyaz^ın sadece siyah olan kısmından zevk almayı öğrenememiş bir insandım. Doğal olarak sıkılmıştım ve o punk adamın böyle sıkıcı filmler yapabilmesine şaşırmıştım. Yıllar devrildi, tekrar izlemedim Stranger Than Paradise^ı ama aklımda birkaç kez tekrar etti, zaten i put a spell on you ile her seferinde o siyah beyaz film beynimde renkleniyordu. Bu tekrarlardan birisinde anladım ki bu film zaten sıkıntının kendisini anlatıyordu ve ben de oltaya düşmüş balıktan farksızdım, zaten sinemaya bakışım da sudan çıkmış balıkla aynıydı.
Orada sıkıntı^yı anlatan Jarmusch, bu filmde de “anlatmanın kendisini” anlatmış, şimdi bunu daha iyi anlıyorum. Boş konuşan, soran cevaplayan, amaçsızca boşalan, kısaca konuşan insanları ve anlatmamız gerektiğini anlatmış.
Bazen canımı sıksa da bu adamın resimleri siyahsa siyahı anlatıyor ve ben durdukları yeri seviyorum..
