Korkuyorum Anne


Neriman Teyze. köpekler bizi içimizde kemik olduğu için mi ısırır?
Hayır evladım, içimizde kalp olmadığı için ısırır...

"Hayata dair, hayatın içinden, samimi, sımsıcacık bir film Korkuyorum Anne." Eğer ki NTV'nin Gece/Gündüz'ü için metin yazarlığı yapıyor olsaydım böyle tanımlardım bu filmi. Gerçekten de her gün karşılaşabileceğimiz, hatta sıradan diyelim daha düz olsun, insanları barındıran bir film. Hatta bir dönem fena halde yaygın olan apartman dizilerinin bir örneği gibi. Dört hanelik bir apartmanda konu komşu neredeyse hep birlikte yaşadıkları hayatlarına yaklaşık iki saat boyunca bizi de davet ediyorlar. Bu arada en baştan belirtmek gerekiyor: film IMDB'de İnsan Nedir ki? adıyla yer alıyor, hatta dünya arenasında bu adıyla biliniyor.

Kısaca anlatmak gerekirse annesini çok küçükken kaybetmiş, sağlık memuru babası Rasih Bey tarafından doktor olması isteğiyle büyütülmüş ama yine aynı babası tarafından bir baltaya sap olamamışlıkla tanımlanan, idareten taksicilik yapan Ali Aktar bir hastane odasında ayıldığında hafızası kısmen kaybolmuştur. İlerleyen günlerde herkesi her şeyi hatırlar da bir tek babasını hatırlamaz. Bir de hafızasını kaybettiği gün yaşananları. Kendini inandırmaya çok hazır olduğu şeylere inanır bu hatırlamadığı zamanlarda. O arada belki de kendini de yeniden tanır apartman komşularının sayesinde. Ha apartman komşularının her biri ayrı bir hikayedir zaten; bir yandan okuruken bir yandan yazılan.

Filmde kimler yok ki? Ali Düşenkalkar, Köksal Engür, Işıl Yücesoy, Şenay Gürler, Arzu Bazman... Hepsi Reha Erdem'in bu bol ödüllü, ve hakkını vermek gerekirse ödüllerini hak etmeyi başarmış, 2004 yapımı filminde bir araya gelmişler amaaa... filmin en baş rolünü miniminnacık bir oğlancık oynayıvermiş. Afişe adı konmayarak kendisine büyük ayıp edilen Ozan Uygun Çetin karakteriyle filmi başından sonuna kadar sürükleyen tek oyuncu belki de. "Bu yaştaki çocuğa oyuncu denir mi?" dememek lazım. Doğuştan yetenekli bu kerata...

Hikayenin yukarıda kıpkısacık anlattık ama filmin asıl konusu aslında adında gizli. Film bir korku filmi. Ama korkutan korku filmi değil. Güldüren ve üzen bir korku filmi. Daha doğrusu korkunun filmi. Bütün film boyunca herkesin ağzından dinlediğimiz bir çeşitleme var: İnsanlar ikiye ayrılır; şunlar ve bunlar. Bence filmi özetlemek için de şöyle demek lazım: Dünya'daki insanlar ikiye ayrılır. Korkup korkusunun üstesinden gelenler ve korkup korkusundan korkanlar. Filmimizin insanları başta birinci gruba aitler sonra yavaş yavaş bir ceplerinden öbür ceplerine taşırken korkularını arada derin derin nefesler alıp verirken ikinci gruba duhul etmeye başlıyorlar. Hayattaki en büyük korkusu sünnet olmak olan küçük Çetin, askerlik korkusu yüzünden çürük raporu almaya çalışan Ali'nin arkadaşı Aytekin, İpek'e aşkından yanıp tutuşan hafiften yarım akıllı komşunun oğlu Keten, ne güzel komşumuzdun sen hamile ve bekar ve oynak ve neşeli İpek Abla, insana belini sevdiren giysiler dikebilen terzi (modacı?) Neriman Teyze, model insanın içorganlarının tozunu alıp da kalbi yerine oturtamayınca dehşete düşen Rasih Amca, geldiği yere geri dönmekten deliler gibi kaçan spor akademisine hazırlanan Almancı Ümit... Hepsi kendince geleceklerden korkuyor ama hepsi de yavaş yavaş öğreniyor korkularla baş etmeyi. Karakterleri tek tek çözümlemek güzel olurdu aslında ama film zaten bir karakter çözümlemeleri silsilesi olduğu için bunları anlatırsak izleyecek bir şey kalmıyor.

Film gerçekten çok güzel çok sevimli, karakterlerin her birinin hikayesi kendi içinde ilgi çekiyor. Ama sorun şu ki bir yerden sonra film akmıyor. Hele ki ara vermeden izliyorsanız ilk yarında 'aman da ne olur acaba şimdi' diye merakla beklerken ikinci yarıda 'ben bi çay koyup geleyim' diyebiliyorsunuz. Zira Le Fabuleux Destine D'Amelie Poulain tadındaki detaycılık ve flashback-flashforward gidip gelen kurgu insanı yorabiliyor. Takip etmekte zorlanıyorsunuz filmi. Özellikle serim-düğüm-çözüm sıralamasına alışkınsanız filmlerde hikayenşn çetrefilleneceği sahneyi bekliyorsunuz sürekli ama bir türlü gelmiyor. Filmin en sonunda hikayeciklerin çözümleri birer birer gelirken şaşaalı bir son bekleyenlerin elleri kursaklarında kalıyor. Kime ait olduğunu bilemediğim müzik filmde neredeyse hiç durmadan aynı tempoyla çalıyor. Zaten tek şarkı var ki aslında gayet güzel. Ama bir yerden sonra 'yeter' dedirtebiliyor insana.

Sessiz sedasız galası yapılan vizyona giren sessiz sedasız izlenen bir film Korkuyorum Anne. Galasında paparazziler ünlüleri sevgilileriyle görüntülemedi, yönetmeni gazetelere dergilere çarşaf çarşaf röportajlar vermedi. Sırf bu yüzden bile takdirimizi kazanmıştı zamanında; hala da kazanmaya devam ediyor. Bütün olumsuzluklarına rağmen de bütün Reha Erdem filmleri gibi izlenmeyi hak ediyor.

4 yorum:

  1. Burak said,

    - Kime vereceksin yüzüğü?
    - Bir kıza
    - Sevgilin mi?
    - Sevdiğim..
    Bunu hiç unutmayacağım..

    on 11 Temmuz 2007 22:32


  2. SE7IN said,

    amanın korkuttunuz beni burak bey =)
    valla ben pek çok sahneyi unutmayacağım da bir ekleme yapmak için gelmiştim buraya sizi gördüm şaşırdım =)

    on 11 Temmuz 2007 22:35


  3. Dylan Dog said,

    Filmin benim en çok hoşuma giden sahnelerinde biri...Keten'in annesinin ipek'e .."zaten yarım aklı vardı onuda sen aldın"..dediği anda yolda Keten'in hırslı bir biçimde kuyumcuya yürüdüğü sahne idi..aşık insanın gözü kara halini çok iyi betimleyen ufak bir andı, benim oldukça hoşuma gitmişti..:))

    on 2 Ağustos 2007 13:09


  4. torkunc said,

    ali düşenkalkar, ağaçtan düşer ve bir daha kalkamaz. kendi düşen ağlamaz. ali, hep ağlar. korkar ali. insan nedir ki, der. insan tek başına kalmaktan korkar der öteki. korkak da olsa sevmeli mi insan? severse korkusu geçer der bir diğeri...

    korku filmi değil, korkunun filmidir bu. korka korka değil, sırıta sırıta izledim bu filmi...

    * selam... blogunuzu kıskandığımı söylemek isterim. ellerinize sağlık.

    on 29 Eylül 2007 10:47