13 tzameti
Muhsin Bey
Musikişinas Muhsin Kanadıkırık, İstanbul'un taşı toprağı altın diye Urfa'dan kopup gelen genç yetenek Ali Nazik'i himayesine alıp ona kaset yapmaya uğraşırken binbir türlü dertle uğraşır: parasızlık, başka plak yapımcıları, arabesk tehlikesi, girdikleri yarışmadaki şike olayı. Bu arada başı bir yandan da üst komşusu pavyon gülü Sermin Hürmeriç ile derttedir, sırılsıklam aşk tam Muhsin Bey'e göredir. Bu dertler arasında Ali Nazik'in kasedi için para toplama derdine insanları dolandırıp hapse bile girer Muhsin Bey.
Mükemmel senaryonun, inanılmaz oyunculukların yanı sıra döneminin resmidir aslında film. Arabeskin istilasına uğrayan müzik endüstrisinde kirlenmeden kalmaya çalışmak, liberalizmin ülkede ağırlığını gün geçtikçe hissettirmesiyle gittikçe artan ithal mallar ("Şu garip teybini ver bakayım. Neydi adı?" "Volkmen"), Beyoğlu'nda yıkılan evler ve ülkeyi terk etmek zorunda kalan gayrımüslim azınlıklar, gazino patronları...
Özellikle Muhsin Bey gibilerin her türlü direnişe rağmen her alandaki varlığını gittikçe hissettiren arabeskleşme konusunda söylenecekler çok fazla. Hele ki bugünle karşılaştırdığımızda 60 sonrasında marjinal kültür olarak ortaya çıkan 80'lerde "Semra bir kaset koy da havamızı bulalım" siyasetleriyle gittikçe güçlenen en sonunda da bugün baskın kültür haline gelen arabesk. Filmin en neşeli sahnelerinden Ali Nazik'in "Evlerinin Önü Boyalı Direk" performansı geliyor aklıma örneğin. Bilenler çoktur ya bilmeyenler için belirtelim. O türkü o dönem İbrahim Tatlıses'in ağzından sıklıkla duyulmuş ve çok meşhur olmuş bir çalışmadır. zaten bütün film boyunca Ali Nazik "İbrahim gibi" olmak isterken son sahnelerde göbeğine kadar açık gömleği, kalın altın zinciri ve yüzükleri, kadınlara karşı tavırları ile amacına ulaşmış gibidir.
Üzerine söylenecek çok şeyi olan bir film Muhsin Bey ama spoiler hassasiyetinden olsa gerek söyleneceklerin bir kısmını söylenmeden bırakmak gerekiyor. Herkese "izleyin" demek geçer SE7IN'in içinden. Ne de olsa en sevdiği yönetmenin en sevdiği oyuncularla çektiği en güzel filmlerden biridir. Sonraki yıllarda gelecek olan Eşkıya'nın, Gönül Yarası'nın habercisidir. Türk sinemasının yüz aklarındandır, adını duymak bile insanı mutlu edendir.
Grindhouse:Death Proof

Tarantino; sinemasının samimiyetine her zaman gönülden inandığım bir yönetmen. Son zamanlar da popülaritesi artsa da biraz fazla piyasa adamı gibi görünsede o aslında gençliğinde idealini kurduğu sinemayı yapıyor. Sinema tarihinin önde gelen usta yönetmenlerin filmografilerine şöyle bir göz attığımız da mutlaka çekmekten pişmanlık duyacağı bir kaç gönülsüz film görürüz. Ama Tarantino'nun şu ana kadar çektiği filmlere bakarsak; Hepsinin kendi inandığı hikayeler ve sahiplendiği filmler olduğunu göreceğiz. Ayrıca filmler ve kendi filmleri hakkında konuşmayı da çok seven biri. Kısaca demeye çalıştığım bana göre Tarantino'nun şu ana kadar inişe geçmeyen bir sinema kariyeri var. Her işte olduğu gibi sinemada da istikrar çok zor iştir. Çektikleri ilk film olan Blood Simple 'dan bu yana her filmiyle başyapıt seviyelerinde dolaşan "Coen Brothers" lar bile The Man Who Wasn't There 'den beri sağlam bir iş çıkaramadılar. Belkide yaracılık sorunu yaşıyorlar. Intolerable Cruelty ve The Ladykillers gibi filmler çekerek bir nevi kendilerini rahatlatmaya çalıştılar. İkisi de fena filmler değildi. Ama kuşkusuz geçmişte yaptıkları büyük işlere de ufaktan gölge düşürdüler. Tarantino 'nun en çok takdir ettiğim yönü bu belirttiğim durum aslında. Elbette oda belli dönemlerde yaratıcılık krizine girmiştir. Bu gayet doğal bir durum. Bu her yazar ve sinemacı için olabilecek bir durum. Ama o bu durumu, inanmadığı projelerle uğraşarak aşmak yerine hiç film çekmeden; bekleyerek geçirmeyi tercih etti. Böyle olunca da aralarında uzun zamanlar olsa da çekilen her Tarantino filmine Tarantino filmi olmuş diyebildik. Bu adamın sineması biraz kişisel zevk sineması aslında. O her çektiği filmde geçmişte hayran olduğu filmlere ve kültürlere birer saygı duruşunda bulunuyor. Söylediği şu söz onun sinemasını özetliyor aslında. "eğer birgün film izlemekten bıkarsam o zaman film çekmem için bir sebep kalmaz."
Neyse bu uzun sayılacak girizgahtan sonra filmi değerlendirmeye başlasam iyi olacak. Herhangi bir Tarantino filmini değerlendirirken onun sinemasına ufaktan değinmeden olmuyor. Death Proof, yönetmenin Robert Rodriguez ile gerçekleştirdiği 2 film ve 3 traireldan oluşan Grindhouse projesinin bir halkası. Death Proof, Cannes'da tek film olarak yarışmaya katıldı. Ülkemizde de yine aynı şekilde vizyona girdi. Bu haliyle film 127 dakika olarak vizyonda. Bu bir yandan iyi bir şey olsa da Grindhouse keyfini yaşamak da ayrıca hoş bir şey olabilirdi. Umarız DVD'si çıkar.
Film de Kurt Russel'ın canlandırdığı dublör Mike'ın gözüne kestirdiği kızlara yaptığı manyaklıklar anlatıyor. Death Proof (ölüm geçirmez) adını verdiği özel modifiyeli aracıyla bir Azrail edasıyla ortalıkta dolaşıyor. İki bölümden oluşan film de ilk bölümde dublör Mike'ı daha ağırlıkta görüyoruz. Gözüne kestirdiği kızlarla barda muhabbet kurmayı başarır üstelik birine kucak dansı da yaptırır. Sonra kaçınılmaz son gelir. Kızların kendi araların da konuştuğu sahnelerde filmde oldukça fazla. Rezervuar Köpekleri'nin kadınlaştırılmış hali bir nevi. Ayrıca ilk bölüm görüntü itibariyle 70'lerin atmosferini oldukça iyi yansıtıyor. Bir anlamda çizgi romansı bir havası da var. Sahneler arası kasten yapılmış ani kesmelerlede B film ruhuna sadık kalınmış. Durgun ve ağır geçen uzun konuşmaların ardından oldukça şok bir biçimde sonlanıyor ilk bölüm. İkinci bölüm ilk bölüme nazaran biraz farklı. Görüntü açısından ilk bölümün aksine günümüzde geçiyor havası uyandırıyor film. Birazcık daha gerçeğe yakın bir havası var. İlk bölümdeki çizgi romansı hava yok yani. Ayrıca yine ikinci bölümde dublör Mike'ı daha geri planda görüyoruz. İkinci bölümün daha haraketli olduğunu itiraf etmeliyim. Sonlara doğru dakikalarca süren araba sahneleri baya bir eğlendiriyor. Bitişi de ilk bölüm kadar harika oluyor tabi. Tarantino'nun oldukça feminem bir tavır takındığı bir film olmuş. Kızlarında geyik muhabbetinde erkelerden geri kalmadığını bize gösteriyor aslında.
Death Proof, genel olarak bakıldığında yönetmenin diğer filmlerinin aksine daha az ciddiye alıncak bir film. Ama yine yönetmenin en tarantinesk filmi diyebiliriz. Bana kalırsa onun çekmekten en çok hoşlandığı filmi de olmuştur. Fatih Özgüven'de olayı özetlemiş biraz. "Ömrünün sonuna kadar arabalarla, filmlerle, şarkılarla, film içi şakalarla, filmde ismen ya da cismen görünmekle eğleneceği anlaşılan yönetmenin eğlenceli ama biraz 'mükerrer' son filmi..." Şahsım adına da bu filmi henüz izlemeyenlere şöyle bir vaatte bulunacağım. En kötü ihtimal her Tarantino filminde olduğu gibi "bu adam bunca saçmalığı nasıl bu şekilde bir araya getiriyor" dercesine büyük bir şaşkınlıkla salondan çıkıcaksınız.
Pam: Are you sure it's safe?
Stuntman Mike: It's not safe, it's death proof.
Week End
Eşkıya
Türk Sinema tarihinin en iyilerinden biri olarak kabul gören, 1996 yapımı Yavuz Turgul filmi..
Benny & Joon

Jeremiah S. Chechik’in yönettiği 1993 yapımı romantik komedi. Johnny Depp ve Mary Stuart Masterson farklı iki karakteri canlandırıyorlar filmde. Sam (Johnny Depp) Charlie Chaplin gibi giyinip sürekli onun taklidini yapan bir adam olduğu için farklı, Joon (Mary Stuart Masterson) akıl hastası olduğu ve sadece resim yapıp kitap okuduğu için çevresindeki herkesten farklı. Bu iki kişinin birbirini bulması ve aşık olması kaçınılmaz oluyor böyle bir durumda.
Kısaca konusu şöyle; araba tamircisi Benny ve akıl hastası kız kardeşi Joon birlikte yaşamaktadırlar. Joon evdeki hizmetçileri sürekli kaçırdığı için Benny zor günler geçirmektedir. Bir gün Joon pokerde tuhaf bir iddiaya girip kaybeder ve Sam’i yanlarına almak zorunda kalırlar. O andan itibaren hayatları daha renkli ve eğlenceli olur.
Johnny Depp çok genç bu filmde, hatta oyunculuğunda biraz toyluk bile göze çarpıyor, ancak o kadar başarılı bir Chaplin olmuş ki şaşırmamak mümkün değil, ütüyle tost, raketle patates püresi yapıyor, parkta inanılmaz bir gösteri sergiliyor. Filmin en eğlenceli anlarını onun oyunculuğu oluşturuyor. "What's Eating Gilbert Grape"deki hallerini hatırlattı bana hep film boyunca o filmde çok daha hüzünlü bir karakteri canlandırıyordu Depp. Ancak iki filmin de aynı yıl yapılmış olması, orda Juliette Lewis ile oluşturdukları başarılı ikilinin benzerinin bu filmde de olması, iki filmin birbirini hatırlatmasına neden oluyor ve tabi ki çok sevdiğim bir film olması nedeniyle de...
Sessiz film dönemine küçük küçük göndermeleri olan eğlenceli ve farklı bir romantik komedi bu. Özellikle Johnny Depp düşkünü olan ve ne yaparsa yapsın izlerim diyen benim gibiler için mutlaka izlenmesi gereken bir film.
Filmden;
Parkta sergilediği başarılı Chaplin gösterisinden sonra Joon, Sam’e soruyor;
- Bunun için okula gittin mi?
- Hayır bu yüzden okuldan atıldım.
Crank
High Fidelity
- Evet
- Kronolojik mi?
- Hayır
- Alfabetik de değil, nedir?
- Otobiyografik..
Küçük Kıyamet
- Korkuyor musun abi, korkma. Yer var gök var, arada da biz varız..
Beynelmilel
1982 yılının yaz aylarının bir kaç gününde, sıkıyönetimin en sıkı olduğu bir sırada, Adıyaman'ın Eryaman ilçesinde geçiyor hikayemiz. Askerler gevende diye bilinen yerel müzisyenlerden bir orkestra kurmaya kalkarlar ki bayram seyran cenaze karşılama vb günlerde marş çalacak birileri olsun. Üzerlerinde "temsili düşman üniforması", ellerinde tambur klarnet, bahar karşılama marşı niyetine Komünist Enternasyonelin marşını çalışır dururlar da kimse de bilmez ne çaldıklarını. Çocuklar, kuşlar; zaten ha kuş ha çocuktur onlar için. Ta ki konseyin (Milli Güvenlik Konseyi) beş paşası ("Beşiniz de paşasınız, zorluklara koşarsınız.") kente gelip de onların karşılama töreninde bu marş çalınana kadar. Sonrası malum: tutuklamalar, dayaklar, idamlar, gözyaşları ve kaçınılmaz SON.
Kısaca böyle özetlenebilir bu eksisi bol film. Pekiyi nedir bu eksiler? Yukarıda filmin yapım şirketini bilhassa belirttim. Çünkü film çok üzgünüm Vizontele Tuuba'nın neredeyse aynısı gibiydi. Konuşmalar aynı, oyuncular aynı, pavyon açılıyor, illa bir tane devrimci genç var büyük şehirde okuyan hani aileleri kaymakam olacak diye bilir bunları halbuki "Ekonominin Temelleri"nin iç kapağı aslında Friedrich Engels'dir. Karşılıklı söylenmemiş aşklar var, aile dramları var. Bir de fonda ihtilal dönemi var.
Filmin bana göre ikinci eksisi, ki seveni çok olabilir ama bir kez daha üzgünüm, son dönemde nereye baksak karşımıza çıkan Axess kızı pembe yanaklı, çatlak sesli insan Özgü Namal. Sevmedim, sevemiyorum, hatta "en sevmeyen insan bile Beynelmilel'i izledikten sonra sever" dediler, izledim gene de sevemiyorum. Her ne kadar filmin sonundaki "baba" feryadı içimi de acıtsa, ne oyunculuğunu ne de kendini beğeniyorum. Bu kadar alternatifsiz midir bu kadın bilmiyorum ama nereye baksam sarı çizgili kıyafetlerle görüyorum ben onu. Hatta o kadar ki filmde sevindirik olduğu sahnede bir yürüyüşü vardı zıpzıp, tam Axess kızı.
Gelelim filmin artılarına: Abuzer Yayladalı rolünde devleşen Cezmi Baskın, Meral Okay nam-ı diğer Arzum Çilem, gevendelerin müziği, alaturka Enternasyonel ki zaten kendisi beynelmilel bir şarkı, ölçülü oyunculuklar, dozunda bir duygusallık, Dilber Ay ve Kahtalı Mıçı gibi isimlerden dinlediğimiz Adıyaman türküleri ve en önemlisi üzerine düşünülmüş espriler. Kabir başında saksafonlar zillerle Allahümme salli ala çalan bir grup adam, üzerlerinde Birinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız ordusunun giydiği üniformaların benzerleri; ben zaten devrimci oldum-iyi yapmışsın, bandoya para yapıştırırlar mı ve tabii ki halkımız da üç ay bekleseymiş ya...
Son dönem Türk sinemasında olduğu üzere bol yan karakterli ama onların üzerinde oynayamadan biten filmlerden biri Beynelmilel. Diyaloglar çok şey anlatır gibi görünüyor ama asıl etiketlerle anlatıyor derdini yönetmen. Bir devrimcinin tek nişanlısı ölüm mesela, hem zaten kadınlar da iki taraftan birden sömürülüyor. Pavyonda kültür n'arasın benim kızım? Devrimi de Cemal Gürsel Paşa yapmıştı zamanında. Sonra metaforları çok güzel kullanıyor film. Ölünün arkasından çalınan çalgı askerin mevlüdü oluyor, Halkevi pavyona dönüşürken Piç Haso'nun Gu-er-ni-ca'sı'nin yerini Arzum Çilem afişi alıyor. 80 sonrasında silinip gidenler gözümüzün önüne geliyor bir bir. Müzikleri ne de güzel veriyor duygusunu, daha bir gerçek oluyor. İnsan sessiz çalınan Lorke'ye kahkahalarla gülerken kalkıp halayın arasına girivermek istiyor. Bu arada o kemanı acaba gerçekten Cezmi Baskın mı çalıyor?
Ve sonuç... Her türlü eksisine rağmen güzel bir film oluyor Beynelmilel. Aynı dönemin filmleri olarak karşılaştırıldığı Vizontele Tuuba'yı solda sıfır bırakıyor; Babam ve Oğlum kadar üzmüyor, çünkü onu hedeflemiyor. Yine de sınıfını başarıyla geçiyor, kendini izletiyor, tavsiye ettiriyor.
A Ay
The Prestige
2006 yapımı Christopher Priest romanından uyarlama Christopher Nolan filmi.
1800^lerin sonunda geçen film, iki sihirbazın sanatlarından ibaret olan hayatlarını anlatıyor. Arkadaşlıktan doğan düşmanlığın gölgesi altında birden fazla hayatın sihirbazlık ve rekabet ortak paydasında buluşmasını işleyen film, oyuncu kadrosuyla daha başından güven veriyor.
Pek sevmesem de oyunculuğuna laf edemeyeceğim son Batman Christian Bale, X-Men^den tanıdığımız Hugh Jackman ve efsane insan Michael Caine ile ana iskelet sağlam dururken, David Bowie ve Scarlett Johansson ile de kadro sağlamlaşıyor.
Robert (Hugh Jackman) ve Alfred^in (Christian Bale) beraber çalıştıkları dönemde, gelenekçi- yenilikçi çatışması benzeri bir olay neticesinde Robert^ın eşi hayatını yitiriyor. Bu olay sonucunda da düşmanlık ve rekabet başlıyor. Her şeyi göze alacak, ölümcül bir rekabetin ne olduğunu detaylarıyla görüyoruz. Saygılı bir düşmanlık değil ortadaki, tüm ahlaksızlığı ile yaşanan ciddi anlamda ölümüne bir rekabet, daralan hayata iki insanın sığmaması ve var olmak için diğerini ezme zorunluluğu. Birbirlerinin gösterilerini sabote etmeleri ile başlayan iki sihirbazın savaşı, hayatlarını sabote etme noktasına kadar varıyor ve bizler seyirci olarak kimin tarafında yer alacağımızı bilmiyoruz. Tarafsızlığımızı koruyarak anlık kararlarla yön değiştiriyor, bu sayede hikâyenin iki yanına da sağlam bir şekilde tutunuyoruz. Filmi sahiplenmemiz kolay oluyor.
Ortada dolaşan sihirden filmin kendisi de etkileniyor ve Robert^ın yer değiştiren adam numarasının sırrını öğrenme çabaları sonucunda fantastik öğeleri de selamlıyor. Dönemin en ilginç insanlarından Nikola Tesla ile gerçek bir karakteri de bünyesine alan film, yine o dönemin önemli söylentilerinden birisi olan teleportasyon üzerine giderek de kurduğu atmosferi pekiştiriyor.
Düşmanlığın vardığı nokta ile sona gelen film, tam anlamıyla prestijini yapıyor. Olay örgüsünün açılışı ile seyirciyi yormadan istediğini veriyor ve salondan çıktıktan sonra paylaşılacak birçok şey bırakıyor.
Kusursuz yaratılmış dönem atmosferi ve sihirbazlığın çekiciliği ile seyirci olarak koltuğunuza iyi yerleşiyorsunuz, izlediğinizin bir sihir olduğunu biliyorsunuz, filme yakından bakıyor ama yine de numarayı göremiyorsunuz. Yönetmenin filmdeki en büyük başarısı da bu zaten, sinema da bir çeşit sihir ve biz her filmde aslında bir gösteri izliyoruz. Geçmişte bir pencere açıp hikâyesini bunun içerisinde anlatan filmleri başarılı atmosfer kurmaları koşuluyla seviyorum. The Prestige, hem bu açıdan hem de “beklediğimden fazlasını bulduğum filmlerden” birisi olması açısından özel bir yapım. Ayrıca şahsi olarak Nikola Tesla sevgim vardır ki, David Bowie üzerinden canlandırmakla bir on iki daha vurulmuş oluyor!
Filmin kendi kendini açıkladığı bir bölüm var, bunu paylaşmak istiyorum. Burada anlatılanı sinema için de düşünebilirsiniz..
Dikkatli bakıyor musunuz?
Her sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur.
Birincisi "Vaat" bölümüdür.
Sihirbaz size sıradan bir şey gösterir.
İskambil destesi, bir kuş ya da bir insan.
Bu nesneyi size gösterir.
Son derece gerçek, üzerinde oynanmamış, normal bir şey olduğunu görmeniz için nesneyi incelemenizi ister.
Fakat gerçek, farklı olabilir.
İkinci perdeye "Dönemeç" denir.
Sihirbaz olağan bir nesneyi alır ve onu olağanüstü bir şeye
dönüştürür.
Çünkü dikkatli bakmıyorsunuz. Siz sırrı bilmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.'
yeterli değildir. Onu geri getirmeniz gerekir.
İşte bu yüzden her sihirbazlık numarasında üçüncü bir perde bulunur.
İçlerinde en zorlusu. Bizlerin deyişiyle;
"Prestij."
Kaç Para Kaç

“Para her yarayı kapatır” diyor Taner Birsel, Selim^in diliyle Kaç Para Kaç^ta. Aslında para birçok yaranın babasıdır, bunu da en iyi Selim biliyor, Taner anlatıyor.
Reha Erdem^in “A Ay” sonrası çektiği ikinci uzun metraj olan film, atmosferi ve hikâyesiyle Türk Sinemasının başyapıtlarından birisidir. Sevdiğimiz bölgelerde gezen filmlere kanımız daha çabuk ısınıyor, bu film de Tünel esnaflarından birisi olan Selim ve onun yüzündeki çizgileri anlatıyor.
Yerden ya da gökten inmiş olsun, kucağımıza bir anda bırakılan paraya sahip olamayız, o paranın esiri oluruz ancak. Aidiyet^in yönü para konusunda farklı olur, yutarız midemize oturur. Paranın yeri bile yoktur, hep bir eli vardır el üstünde durur, yerle teması beş dakikayı geçmez, hemen el üstüne konulur. Aklımızın bir köşesinde durur, yeri geldiğinde kendisini belli eder, tüm değerlerimizin önüne geçip yüzümüze gülümser. Zamanı yoktur ama zamansızlığa da tahammül edemez. Para, sinsi bir dindir, kimi inanır, kimi inkâr eder, kimi kullandığını düşünür ama müridi olur, sürünür.
Gömlek satarak hayatını kazanan Beyoğlu Tünel esnafı Selim, hayatını “bay doğru” tadında yaşayan, iyi bir aile babası ve saygı duyulan bir esnaftır. Bir akşam bindiği takside 450.000 dolar ile yüz yüze gelir, buradaki birkaç saniye para ve hayat ile olan son temiz temasıdır. Sonrası Selim^in yüzüne inen çizgilerin karakterine açtığı derin yaralardır. Yavaş yavaş değişen hayatlarının yanında çok daha hızlı eriyen tükenen bir adam, saniye saniye gerilen bir atmosfer.
Maalesef insan olarak geldiğimiz noktada, kötülüklerin birçoğunu içimizde barındırıyoruz. Fakat yaşadığımız hayat ne kadarını göstermemize müsaade ederse o kadar iyi ya da kötü oluyoruz. Selim taksiye kadar hayatta doğrularıyla rol yapan bir adamken, taksiden sonra yanlışlarıyla gerçek oluyor. Aslında Reha Erdem insanlığın temel ahlaki eksiklerinden birisini Selim karakteriyle yüzümüze vuruyor. Bizi utandırmaktan çekinmeyen film belirli bir noktadan sonra her dakika psikolojik gerilim havasında ilerliyor. Geriliyor, geriyor ve sonunda olması gerektiği gibi sert bir sonla gevşiyor.
Filmde bu kadar gerilmemizin en önemli nedenlerinden birisi içimizde saklı Selim^in, zorlaşan hayat koşullarıyla birlikte bir anda dışarı çıkıp bizi yıkabileceğini açıkça görmemiz sanırım. İnandığımız temizliğimizin bir anda yok olabileceğini anlamak zorluyor bizi, taşıdığımız karakter titriyor. Huzursuzluk ve gerginlik bundan geliyor.
Karakter üzerine yoğunlaşan filmlerde oyunculuğun önemi çok fazla, başta Taner Birsel olmak üzere Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer ve Engin Alkan gibi isimler gerçekten çok iyi bir performans göstermişler. Annemiz, babamız, patronumuz ya da hayatımızdaki diğer insanlar gibi görünmeyi başarıyorlar, böylece yüzümüzü kızartıyorlar.
Kaç Para Kaç, bana gördüğüm onca insanın yanında her gün baktığım aynayı da anlatmayı başaran ender filmlerden. Kendi kendime yalan söylediğim zamanları bildiğimden ne demek istediğini gayet iyi anlıyorum, hiçbir şeye göre şekillenmemek karakterlerin temel direğidir aslında ve birçoğumuzda o direk ya yamuk ya da hiç yok.
Ve evet “dürüstlük uğraş gerektiriyor”..
Tabutta Rövaşata
Cashback
Cashback, güzel fikirleri harcayan basit filmler ekolünün son temsilcisi. Kız arkadaşından ayrılan ve bunun acısı ile bir şekilde uykuya bağışıklık kazanan ana karakterimiz, günlerinin bir anda 8 saat genişlemesini fırsat bilerek ayrılık sonrası “seviye yükseltme” olayına giriyor.
“Fikir güzel, eğer ki hikâye de buna bağlı olarak gelişirse bu problemlerin ve denemelerin çok benzerlerini yaşayan gençleri yanıma çekebilirim” diye düşünmüş muhtemelen yönetmen. Ancak o Oscar adayı olan kısa filmi, kısa olarak kalması gereken bir hikâyeye sahipmiş, bunu anlamamış ya da yapımcılar çok zorlamış bilemiyorum.
Film iyi başlangıcı ile birkaç dakika umut verse de özellikle ana karakter Ben^in zamanını nakite çevirmeye çalışmaya başladığı anda ne olduğunu şaşırıyor. Süpermarket ile birlikte film tamamen kopuyor, olay kayıyor. Güzel sanatlarda okuyan ve ressam olmak isteyen karakterimizin çocukluğuna kadar gittiğimiz bu hayal-gerçek arası durumlarda kadın vücudunun kutsallığına ya da erkeksi duygulara ortada hiçbir bağlayıcı unsur olmadan geçiş yapıyoruz. Daha sonra “biraz da komedi unsurları ekleyelim hoş olur” düşüncesiyle iyice süpermarket sepetine benzeyen filmde ilerliyoruz ve bitene kadar iki saniyede devleşen bir aşk hikâyesi şemsiyesi altında anlamsızlaşıyoruz.
Karakterlerin hayal dünyası ile gerçek dünya arasında gidip gelmesini seyirciye kabul ettirmek için o an^ı ilk gösterdiğiniz zamana kadar seyirciye özel bir şeyler hissettirmeniz gerekmektedir. Böylece seyirci, sürüklemek istediğiniz dünyanın gerçekten var olabileceğine inanır ve içine girmekte bir sorun görmez. Bunun en güzel örneklerini de son zamanlarda Science of Sleep ve El Laberinto Del Fauno ile görmüştük. Ancak bu filmde yönetmen karakterin üzerinde, ressam olmak gibi herkese ait bir hayalin dışında bize özel bir hayal sunmuyor ve kadın vücuduna hayranlık kısmını da sapkınlık seviyesinde işliyor. Sonra da “zamanı durdurunca bir tek seyirci ve Ben ayakta kalıyor” düşüncesine yükleniyor, aslında orada zaman durunca biz de durmuş oluyoruz, çünkü yönetmen geçeceğimiz kapıyı açmayı unutmuş oluyor.
Sharon ile Ben arasında yapay bir aşk ilişkisi ve küllerden doğan anka^ya gönderme bulunsa da en azından Ben^in resim sergisi kadar bunun gelişimi de havada. Dagur Kari, “aşk hikâyelerinden nefret ediyorum” derken bunlardan bahsediyor olmalı! Burada aşk gerçekten ucuz bir “hikâye” olmuş. Kısacası, kısa olarak kalması gereken basit bir film. Zaman kaybı.









