Vals Im Bashir
“Hiç mi savaş karşıtı İsrailli yok, neden seslerini duymuyoruz?” sorusunu sormaya başladığımız günlere denk geldi Beşir ile Vals. En azından bir ses çıktı diye sevindik.
Yönetmen Ari Folman'ın hatırlamadığı ordudaki geçmişinin izini sürmesini anlatıyor film. Önce neden böyle bir film animasyon diye soruyoruz. Başka türlü anlatsa daha inandırıcı olabilecekken neden böyle bir yolu seçmiş yönetmen. Bu soruya “…sıradan bir belgesel olarak çekilseydi, çok basit bir sebeple, şu anda burada ya da Cannes’da ya da başka bir yerde oturuyor olmazdım: Sıkıcı olurdu çünkü”* diye cevap veriyor yönetmen. Haklı ne diyelim. “Ama neden animasyon? Filmdeki, hafıza, kayıp anılar, bilinçaltı, rüyalar, kayıp gençlik, karşılıksız aşk, halüsinasyonlar vs. gibi öğelere bir arada baktığınızda göreceksiniz ki hepsini tek bir anlatı akışı içinde bağlamak yalnızca animasyonla mümkün olacaktı.”* diye devam ediyor. Ama filmi izledikten sonra yönetmeni biraz samimi bulmadım açıkçası. Animasyon gerçeklerden kaçmaya çok uygun bir tür. Film de biraz gerçeklere dokunur gibi yapıp kaçıyor, filmin bu haline uygunmuş gibi geldi animasyon.
Yönetmen, geçmişinin peşinden koşarken onunla aynı zamanda orduda olanların Lübnan’da yaşananları anlattıklarını görüyoruz. İsrail’in korkak ve elinde silahla etrafa rastgele ateş açan bir ülke olduğunu düşünüyordum her zaman. Bu yorumumu doğruluyor gibi bu askerlikle beyni yıkanmış genç insanların; çocuklardan, üstlerine gelen arabalardan, her şeyden korkarak etrafa durmadan ateş açmaları. Ne yaptıkları hakkında en ufak bir fikirlerinin olmaması. Aynı “aptallıkla” Falanjistlere ışık sağlayarak Sabra ve Şatila katliamlarına göz yummaları. Önce filmin bunu söyleyebilmesi de bir şeymiş gibi geldi. Ama film ilerledikçe ve Gazze’de olanları da düşündükçe bu “bir şey” yetmemeye başladı. Daha fazlasını bekledim; daha büyük bir vicdan muhasebesi, daha fazla pişmanlık. Ayrıca gençtik, aptaldık, ne yaptığımızı bilmiyorduk söylemi de bizim suçumuz yok mu demekti? Yönetmenin “bu politik bir film değil, kişisel bir film” uyarısını yapması da rahatsız etti beni. Kişisel bir filmin politik açılımlarını kabul etmemek, bugün Gazze’de olanlarla ilişkilendirmemek de ne demekti? Korkaklık mı yoksa? Belki İsrail’den çıkacak bir sesin ancak çok cesur olması, çok gür bir şekilde herhangi bir amaya da başvurmadan bütün samimiyetiyle biz suçluyuz diye bağırması ancak dindirebilir üzüntümü, öfkemi; belki ondan filmden memnuniyetsizliğim.
Filmin gerçek görüntülere başvurduğu final sahnesi bütün filmin söyleyemediğini söylüyordu aslında. Bütün yaşanan acılar, kadınların çığlıkları, ölen çocuklar, hepsi gerçek, animasyon izlediniz diye yanılgıya düşmeyin.
* Altyazı Dergisi, Şubat 2009
Pandora’nın Kutusu

Çok güzel bir açılış sekansı var filmin. Filmle ilgili beklentilerimi de hemen filmin başında bayağı artırdı bu sekansın güzelliği. Şu ana kadar Yeşim Ustaoğlu’nun tüm filmlerini izlemiş ve -doğrularıyla yanlışlarıyla- hepsini de sevmiştim. Bu film için de aynı şeyin olacağına neredeyse emindim. Ama olmadı, ne yaparsam yapayım filmi sevemedim, en fenası da pek samimi bulmadım.
Annelerinin kaybolduğu haberiyle üç kardeş yola düşüyorlar. Daha arabaya biner binmez biriktirdiklerini bir çırpıda birbirlerinin yüzüne kusuyorlar, bunu neden hemen öyle bir yüzeysellikle yapıyorlar anlamak mümkün değil (film boyunca aklımızdan çıkmayacak bir soru yakalıyor tam bu sahnede bizi “diyaloglar neden bu kadar kötü?”). Dağlarda kaybolan anne bulunup İstanbul’a getiriliyor. Alzheimer hastası olduğu ve artık çok dikkatle bakılması gerektiği vurgulanıyor doktor tarafından. Kontrol delisi abla Nesrin başta olmak üzere, kötü bir ilişkisi olan gazeteci kız kardeş Güzin ve her şeyden elini eteğini çekmiş Mehmet arasında gidip geliyor anne. Bu arada filmin başında kaybolan bir başka karakter var; Nesrin’in oğlu Murat. Murat telefonlara cevap vermeyip dayısı Mehmet’in tavanı dökülen, elektriği kesilen evinde saklanıyor.
Anne bu duvarlarla kuşatılmış sitenin ve tabi ki hayatın içinde yapamıyor. Her fırsatta kaçıp evine gitmek istiyor. Ama onu anlamayıp odalara kapatıyorlar. Karşısında televizyon olan koltuklara hapsediyorlar. Kendi hayatlarıyla ne yapacağını bilemeyen bu üç kardeş, halıya işeyecek kadar her türlü toplumsal kuraldan kopmuş bu anneyle de ne yapacaklarını bilemiyor ve onu bir hastaneye yatırıyorlar. Murat onu tanımamasına ve birlikte çok az zaman geçirmelerine rağmen onun kendi evine gitme isteğine saygı duyuyor ve onu hastaneden kaçırıp dağlardaki evine götürüyor. Burada hiç bilmediği bir hayatın içinde anneannesine dokunarak, onu bulup tekrar kaybederek yaşıyor. Bence filmin en sahici yerleri bunlar ve keşke daha uzun sürseydi. Keşke yönetmen, birbirlerine, aralarındaki yıllarca uzaklığa rağmen, dokunan bu iki insanın, anneanne torunun hikayesini anlatsaymış diye düşündüm. Modern hayat eleştirisi, özgürlük, belleksizlik üzerine laf etmeyi bir yana bırakıp..
Filmle ilgili beni en çok rahatsız eden şey, Yeşim Ustaoğlu’nun ısrarla yaptığını vurguladığı şey aslında. Yaşayan karakterler yaratmaya özen gösterdiğini, bunun için uğraştığını söylüyor her röportajında. Oysaki bu filmde bunu başardığını düşünmüyorum. Sadece bir sorunları, tek bir yönleri üzerinden tanımlanan bu karakterler çok düzler. Anneyle ilişkileri çerçevesinde tanımlanıyorlar, ya da sıkışmış hayatları yüzünden böyleler, bu nedenle onlara böyle dar bir bakış açısıyla bakılıyor diye düşünsek, film bunu da tam karşılayamıyor. Anne karakteri de az ama öz konuşup sadece önemli şeyler söylüyor, bu da çok göze batıyor. Neyse ki çok iyi oynuyor da Tsilla Chelton, bunlara takılmayı biraz önlüyor. Ayrıca Onur Ünsal herkesi gölgede bırakan çok samimi, sade bir oyunculuk sergiliyor. Belki bu nedenle iki oyuncunun birlikte olduğu sahnelerin daha uzun olmasını istedim.
Sevdiğim yönetmenlerden biri Yeşim Ustaoğlu. Belki bu hikayeden çok daha iyi, başka bir film çıkarabilirdi düşüncesi yüzünden sevememişimdir filmi. Bütün bu düşüncelerin uzağında tekrar izlemeyi deneyeceğim.
Hunger
Geçen yıl festivallerin en fazla konuşulan filmlerdendi Steve McQueen’in ilk filmi Hunger. Adı Sonbahar ile birlikte sıkça anılır oldu. Ne yazık ki ülkemizde gösterim şansı bulamadı, belki bulamayacak da. Özcan Alper kendi filmiyle birlikte izlenmesinin ne kadar uygun olduğunu her fırsatta söyleyip duruyordu. Geçenlerde Sonbahar’ı tekrar izledikten sonra bu filmi izledim. Keşke iki filmi art arda izleyeceğimiz bir özel gösterim olsa diye düşündüm. Bir filmin sustuğu yerde diğeri başlıyor gibi. Yusuf içerde kalmaya devam etse, Bobby Sands gibi yok oluşunu izliyor olacaktık, o başka türlü gitti ölüme.
Ira liderlerinden Bobby Sands’in 1981 yılında, hapishanedeyken, politik haklar için başlattığı/başladığı açlık grevi esnasında yaşadıklarını, 66 gün boyunca yavaş yavaş ölüme gidişini anlatıyor film. Ama onun hikayesine gelmeden önce, işkenceci bir gardiyana, gördüklerine ve yaptıklarına dayanamayıp bir köşede ağlayan genç bir polise, “yıkanmama” protestosu gösteren mahkumlara uğruyor. Sonra Bobby Sands’e geliyoruz, önce tüm insanlık hallerine uğrayarak, yani aslında olan biten her şeyin onu bu noktaya getirdiğini de görerek…
Filmin çok sert bir üslubu var. Şiddet sahnelerini göstermekten de hiç çekinmiyor ki aslında olması gereken buymuş gibi duruyor filmde. Yusuf’un hikayesi sessizce anlatılırken nasıl aslında doğru üslup buymuş gibi hissettiysem bu filmde de öyle hissettim. Genellikle plan sekanslardan oluşan ağır bir temposu var, neredeyse diyalogsuz olan filmin ortalarında bir yerdeyse Bobby Sands ve bir rahibin diyaloguna yer veren yaklaşık yirmi dakika süren sabit bir bakış açısıyla çekilmiş bir sahne var. (Yönetmen bu sahneyi Altyazı’daki söyleşisinde * “iki kişi arasında çok önemli bir konuda yapılan bir konuşmaydı ve seyircinin sadece izleyici olduğunun farkında olmasını, kendisine hitap edildiğini düşünmemesini istedim” diye açıklıyor.) Filmin bu ağır temposu Bobby Sands’in açlık grevine girmesiyle iyice ağırlaşıyor. Yönetmen “açlık grevinde ölmek yavaş yavaş ölmektir, seyircinin bunu kavrayabilmesini istedim”* diyor yine aynı söyleşide. Gerçekten de ölüme gidişin tüm aşamalarını görüyor gibiyiz. Bobby’nin bedeni yavaş yavaş ölürken bir yandan da çocukluk anılarını izliyoruz. Onun gibi gözleri parlayan, koşan bir çocuğun bu hale gelmesine dayanamayarak aslında daha fazla öfkeleniyoruz. Ölüm sadece bu gördüğümüz iflas etmiş bedeni değil gözleri parlayan umutları olan çocuğu da götürüyor.
Filmin sonunda Bobby Sands ile birlikte dokuz kişinin daha öldüğü açlık grevinin yedi ay sonra sonladığını ve İngiliz Hükümetinin mahkumların talep ettiği hakları kabul ettiğini öğreniyoruz. Ve ilk filmiyle gerçekten çok önemli bir iş başarıyor Steve McQueen, hem içerik hem de üslup olarak sert bir filme imza atarak cesur oluyor.
* Altyazı Dergisi Ocak, 2009.
Slumdog Millionaire
Danny Boyle’un son filmi, hemen imdb top 250’ye üst sıralardan girdi, birçok ödül aldı, adından 2008’in en iyilerinden diye söz edilir oldu. Imdb listesine artık pek güvenemesem de merak etmeden duramıyorum buradaki filmleri. Ülkemizde şimdilik gösterime girmeyeceğini de duyunca izledim hemen.
Dışardan bir bakışla çekilen filmlerden, yönetmenin turistik merakları baskın çıkacak diye korkarım hep. Ama bu film için böyle endişelere kapılmak gereksizmiş. Trainspotting’den hatırladığımız (sanki arada başka bir şey yapmamış gibi geliyor bana, oysa “28 Days Later” ve yine milyonlarla uğraştığı “Millions” vardı) yer yer çok hızlı kamerasıyla dalıyor Hindistan sokaklarına yönetmen ve çocuk oyuncuların da marifetiyle gerçekçi bir Hindistan portresi çıkarıyor ortaya.
Jamal adlı genç bir çaycı hepimizin çok iyi bildiği “Kim milyoner olmak ister?” adlı yarışma programında büyük ödülü kazanarak herkesi şoka uğratıyor. Bir çaycının nasıl olup da büyük ödülü kazandığını anlamak, aslında yaptığı hileyi öğrenmek için Jamal polis tarafından sorgulanıyor. Jamal’in ifadesi sırasında geri dönüşlerle onu yarışmaya hazırlayan yoksullukla geçen hayatını ve kaybettiği çocukluk aşkını izliyoruz. Aslında cevaplar Jamal’in hayatının bir yerlerinde gizlenmiş, tek yaptığı yarışma sırasında çocukluğunu hatırlamak oluyor. Jamal “dahi olmaya gerek yok” dedikçe dövülüyor, sonuçta hayatını ortaya seriyor ve hile yapmadığı anlaşılıyor. Son soru için tekrar yarışmaya çıkıyor. Soruyu da aslında bilmiyor, yarışmanın -baştan beri aralarında bir gerilimin hissedildiği- sunucusu tuvalette kopya verince Jamal ona inanmıyor. Böylece bilmediği soruyu, çok iyi bildiği, hayatının öğrettiği bir gerçek sayesinde cevaplıyor; “kimseye güvenme”. Telefon hakkını kullandığında yıllardır durmadan kaybettiği aşkına da kavuştuğunu anlıyor.
Çocuk oyuncuları çok başarılı filmin. Sokaklarda ne olursa yaparak, çöplüklerde yaşayarak, trenlerde yatıp kalkarak hayatta kalan iki çocuk gerçekten çok başarılı. Jamal ve abisinin çocukluğunu anlatırken film de gerçekten önemli bir şeyi başarıp çok samimi bir anlatım yakalıyor. Çocuklar büyüdüklerinde sanki film bunu yitiriyor. Belki biraz da çocuk oyuncuların yeteneği yüzünden böyle algılanıyor bu. Aşk hikayesini de keşke bu kadar zorlamasaydı yönetmen diye düşündüm bazen. O zaman kötü adamlar ve kardeşinin aşkına kavuşmasını sağlamak için ölüme giden abi klişesine de başvurmak zorunda kalmazdı.
Bir tür başarı öyküsü bu da, ama sonu mutlu görünse de bence çok hüzünlü. Abisinin hayatının bittiği yerde Jamal’inki başlıyor, abi bir sürü parayla ölüme giderken, kardeşinin çok parası oluyor. Sanki başarı da biraz yanılsama diyen bir sözü var filmin. Ya da sadece karamsarların öyle yorumlayabileceği bir son bu bilemiyorum.
The Nines
The Nines, hem iyi hem de kötü filmlerin senaristliğini yapmış bir isim olan John August‘un hem yazıp hem yönettiği, 2007 yapımı sarsıcı, kafa karıştırıcı ama bütün olarak enfese yakın seyreden bir film. Ost’sinde barındırdıklarıyla da sarsıcılığını katlıyor, daha da güzelleşiyor. Tatmin ediciliği, izleme süresinde yaşayacağınız sıkıntıya değdiğine inandırıyor sizi. Bende olan bu.
Film, içinde 3 ayrı kısa filmi barındırıyor. Oyuncular 3 filmde de farklı karakterlere bürünüyorlar ve bütünü tamamlamak da izleyiciye bırakılıyor.
İlk film, The Prisoner (Mahkûm).
Adamımız Gary (Ryan Reynolds), bir televizyon yıldızıdır. Eski kız arkadaşının kıyafetlerini yakma girişimi, evini komple yakmasıyla sonuçlanmıştır.. Menajeri Margaret (Melissa McCarthy)’nin ayarladığı bir evde yaşamaya başlar. Ev hapsindedir ve dışarısı ile tek bağlantısı menajeridir. Evde çeşitli sesler duymaya, hayâller görmeye başlamıştır. “Look for The Nines (Dokuzları ara)” diye bir not bulana değin onun için her şey sıkıcı bir zaman geçirmeden ibarettir. Tabii bir de zengin Kanada’lı komşusu Sarah (Hope Davis) vardır onun için: Yakınlaşmaları, Gary’nin menajeri Margaret’ın Gary’nin yanına taşınmasıyla sonlanır.. ve bizler, -arada birkaç şey daha var ama onları da siz görmelisiniz- buradan sonra birden ikinci film olan Reality Television (Gerçeklik Televizyonu)’a yollanırız.
Burada Gary, artık başarılı bir senarist olan Gavin’dir. Margaret, onun bir post prodüksiyon şirketine beğendirmeye çalıştığı “Knowing” isimli programın başkarakteri olarak belirlenmiştir ve o da Melissa’dır. Yakın arkadaştırlar. Sarah ise bu şirketin çekici ve dominant çalışanı Susan’dır. İkinci film, Susan’ın Gavin’e Melissa’nın yerine bir başkasının başrolde olması gerektiğini söylemesi ile hareketlenir. Gavin, yakın arkadaşı ile hayâllerindeki program arasında kalmıştır. Üzerinde büyük bir baskı vardır; programdan vazgeçemez ve Melissa’nın yerine şirketin özellikle istediği ünlü bir yıldız olan Dahlia’yı ikna eder. Gavin’in iç hesaplaşmalarıyla ve Melissa ile olan dargınlığına odaklanmışken bizler, Dahlia Gavin’i arar ve oynadığı diğer dizinin oldukça iyi bir grafik izlediğini söyler. Gavin artık programını da arkadaşını da kaybetmiş bir Dokuz’dur. Yavaş yavaş farkediş başlayacaktır. Hatta şöyle demeliyim: Oblivio accebit. Yani, “Nisyan yaklaşıyor.”
Üçüncü film, yani Knowing, başarılı bir bilgisayar oyunu yaratıcısı olan Gabriel’in, eşi Mary(Margaret/Melissa) ve kızları Noelle ile çıktıkları bir geziden ibaret. Aküleri biter ve Gabriel yardım aramak için yola çıkar. İşte Sierra (Sarah/Susan) ile karşılaşması da böyle olur. Önce Sierra ondan biraz çekinir ama daha sonra yardım etmek için geri gelir. Filmin esas felsefî açılımlarını anladığımız belki de bu üçüncü filmin kırılma noktasıdır: Sierra, içine GHB koyduğu bir şişe dolusu suyu Gabriel’a içirdikten sonra, hikâyenin özünü anlatmaya başlar ve siz de kendinizi “yahu dur bir toparlayayım” derken bulursunuz. İşte bu tarz bir sinema, bu tarz bir yaratan-yaratılan yanılsaması ve beyin fırtınası The Nines..
Ryan Reynolds ve Hope Davis’in mükemmele yakın oyunculukları ilk göze çarpanlar.. Hurufîlik, tanrı kavramı, paralel evrenler, sanal gerçeklik ve daha birsürü şey arasında çaresiz kalacağınız bir film değil The Nines. Öyle çok büyük iddiaları olan fos yapımlardan ayrılan bir özgünlüğü barındırıyor içeriğinde, sizi üzmüyor.
Delusions of Grandeur, yani büyüklük kuruntusu ile açılan film, bunun tam tersi bir akış izlediği için sevdim sanırım filmi. Yani göndermeleri, bir Fight Club kapalılığında ya da V For Vendetta netliğinde değil; tam arada. Sembolizm gözümüze kadar sokulmuyor pek öyle -siz o eleştirenlerin büyüklük kuruntularına verin bunu. Size değişik bir 1,5 saat sunuyor, miss..
Burn After Reading

Coen’lerin birçok sinema eleştirmeni ve izleyicisine göre tepe noktaları olan No Country For Old Men’den sonraki ilk filmleri. Aslında bu yüzden de birçok haksız eleştiriye uğruyor ve gereksiz kıyaslamalar içinde yer alıyor. Coen’lerin diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmi de dayanamadım ve vizyona girmeden izledim, ancak vizyona girdiği ilk gün çok sevdiğim Emek Sineması’nda yeniden izleme şansı buldum.
Film aslında yok yere meydana gelen olaylar serisi, hatta talihsiz serüvenler dizisi de diyebilirim. Başta Frances McDormand, George Clooney, John Malkovich ve Brad Pitt olmak üzere çok önemli bir oyuncu kadrosu var. Ethan-Joel ikilisi senaryoyu yazarken oyuncuları düşünmüşler ve karakterleri ona göre oluşturmuşlar. Bu durumda Brad Pitt’in saf karakteri ile John Malkovich’in gergin karakterlerini ve gerçek hayatta nasıl insanlar olduklarını düşünmeden edemiyorum.
Yaklaşık elli yıldır bıkmadan usanmadan izlediğimiz, zaman zaman kendimizi kaptırıp üzerinde düşündüğümüz komplo teorileri ve ajan filmlerinin güzel bir parodisini yapmış Coen’ler. (Konu hakkında yazacağım bir paragraf ya da birkaç cümle bile filmden alacağınız keyfi düşürebilir, bu yüzden gerek duymadığım bu bölümü geçiyorum.) Olayın tamamen absürt olması, karakterlerin normal vatandaşlar olması ve olayların bir türlü hiçbir yere bağlanmayışı ile çok başarılı bir film olmuş Burn After Reading. Tek talihsizliği sanırım No Country For Old Men sonrasına denk gelmesi, herkes daha “ağır” bir film bekliyordu. Aslında No Country For Old Men Coen’lerin şimdiye kadar sinema adına öğrendikleri ve tecrübe ettiklerini birleştirdikleri baş yapıtlarıyken, Burn After Reading hiçbir şey bilmedikleri dönemde sinemadan aldıkları tadı yansıttıkları daha “özel” filmleri diyebilirim. Sadece adı bile aslında filmi diğerlerinden uzak tutmamız gerektiğini anlatıyor.
Sinema adına ülkemizdeki en seviyeli ve güzel yayın olan Altyazı’nın Aralık sayısında Fırat Yücel Burn After Reading’i ve dahil olduğu türün diğer örneklerine kıyasla neden güzel olduğunu açıklayan güzel bir yazı yazmış. Keyifli zaman geçirmek için filmi izlemenizi, daha iyi anlamak için de yazıyı okumanızı tavsiye ederek yazımı sonlandırıyorum.
Ensemble, c’est tout

Başrollerini Audrey Tautou ve Guillaume Canet'in paylaştığı Anna Gavalda romanından uyarlama Claude Berri filmi. Romanı okumadığım için uyarlamanın başarılı olup olmadığını söyleyemeyeceğim, ancak kitaptan bağımsız bir film olarak değerlendirdiğimde pek başarılı bulmadığımı söyleyebilirim.
Audrey'in oynadığı Camille karakteri ailesinden kopup bağımsızlık yemini etmiş genç bir ressam. Bir binanın çatı katında pek kötü koşullar altında yaşıyor ve temizlikçilik yapıyor, yeteneklerini kullanmayı ve daha iyi bir iş yapamayı reddediyor. Bu noktada filmin cevaplaması gereken önemli sorulardan birisi "bu kız neden ailesinden kopmaya çalışıyor" cevapsız kalıyor. Birkaç kez annesini görüyoruz, varlıklı olduğu kesin ve kızını küçümsüyor ama nedenlerini bilmiyoruz. Bu konuda Türk Sineması yönetmene yardımcı olabilirdi ama eksik kalmış sanırım. Camille apartmanın giriş katındaki Philibert (Laurent Stocker) ile karşılaşıyor, önce bir merhaba, ardından gelen yemek davetiyle arkadaşlık gelişiyor. Philibert, Franck (Guillaume Canet) ile beraber kalıyor. Aslında epey farklı tipler, Philibert daha sakin mizaçlı, insanlara güvenen, önceliği hayatın akışı yerine sessizce durmasında olan birisi. Franck ise agresif ve hareketten yana, kadınlarla ilişkilerinde de Philibert'e göre daha agresif ve her şeyin sonucunu çabucak görmek istiyor. Hasta bir büyükannesi var, aşçılıktan kalan zamanlarda onu görüyor.
Karakterlerin bir araya gelmesi pek zor olmuyor, çatı katı soğuduğunda üşüyen ve hasta olan Camille'i Philibert eve getiriyor, birkaç gün hasta yatan Camille kalktığında da evi benimsiyor ve oraya yerleşiyor. Buralar tam anlamıyla damdan düşer gibi olduğundan olayın sanırım Fransız rahatlığıyla bir ilgisi var diyerek geçiyorum, zira bu kadar basit biçimde başkasının evine yerleşen bir insanın varlığına inanamıyorum. Ayrıca o insan ailesinden uzak, temizlikçilik yapan ve çatı katında yaşayacak gurura sahip bir karakterdeyse bu aşamayı sadece karakterleri bir araya getirmek için alel acele gerçekleştirmek komik duruyor. Philibert yeni birisiyle tanışıyor, tiyatroya merak salıyor ve değişmeye başlıyor. Franck önceleri Camille ile epeyce çatışıyor, yavaş yavaş da beklediğimiz şekilde bir aşka yelken açıyor. Tüm klişeleri selamlayan, varlığı başından belli ve hoş durmayan bir aşk filmin sonuna kadar pazarlanıyor. Özellikle "aşık olmayacağız" kısmında yüzüme bir gülümseme yerleşti, ancak pek olumlu olduğunu söyleyemeyeceğim.
Filmi sevenler genelde karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini oluşma aşamasında kimliklerini kaybetmediklerini söylüyorlar. Philibert, Franck ve Camille'i kendi hayatlarında izleme şansını pek elde edemiyoruz oysa ki, birkaç kez restorana, iki kez temizlik firmasına bir kez de tiyatroya gitmekle olmuyor. Kartpostal satıcısı bir tarihçi olan Philibert'i daha çok merak ediyorum, ya da Franck'in geçmişinden sadece bir yatak sahnesinde bahsetmesini istemiyorum. Daha fazla detay, daha çok süre gerektiriyor ama yönetmen sanırım hızı seviyor!
Fransız filmleri dendiğinde aklına ilk olarak Jeux D'enfants ve Amelie getiren bir neslin temsilcisiyim. O filmlerin yarattığı atmosferi, anlatımlarını ve müziklerini benimsedim. Hep soğuk ve itici bulduğum Fransızları o filmlerle sıcak denizlere çektim. O iki filmin başrol oyuncusunu alarak bir film yapıyorsanız benim neslimin sinemaseverine daha iyi cevap vermelisiniz, çünkü ucuzlatılmış ve hızlandırılmış filmleri kabul etmemiz zor. Bu filmi de kabul etmedim, izlerken çok sıkıldım ve geçen zamanıma bolca yandım. Ayrıca olayların ışık hızıyla gerçekleşmesi ve ana karakterin çatıdan gelmesinden dolayı filmin Türkçe ismini "Damdan Düşer Gibi" olarak belirledim, her şeyiyle uyduğunu düşünüyorum. Yönetmenin de daha başından oyuncu tercihleri ile kolaya kaçtığını düşünüyorum, birçok saf ve en ince duyguların insanı daha Audrey Tautou ve Guillaume Canet'yi gördüğünde yüzüne gülümsemeyi yerleştiriyor. Özetleyeyim ki sonuç olsun;
Uyarlamaların büyük bir çoğunluğu koskoca bir kitabı film süresine yaymakta sorun yaşarlar, bu da doğal olarak kitabı okuyanları rahatsız eder. Ancak Ensemble C'est Tout kitabı okumayanların bile yeterince boşluk bulmasını sağlayacak kadar özensiz olmuş, sevmedim, sevemedim.
Sonbahar
“Sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…”
19 Aralık 2000 tarihini, Hayata Dönüş adlı korkunç operasyonu hatırlatması açısından çok önemli bir film bu. Yusuf on yıl kaldığı hapishaneden bu kıyımın yarattığı ruhsal yaraları ve açlık grevinin bedenindeki fiziksel sonuçlarıyla Karadeniz’deki köyüne dönüyor. Durmadan öksürüyor, ciğerleri iflas etmiş, suskun, ölümü bekliyor.
Eğer Hayata Dönüş operasyonunu, F tipi cezaevlerini bilmiyorsak bu filmden çok şey öğrenmemiz mümkün değil. Sadece bilenlerin anlayabileceği bir acıyı hissettiriyor film. Bu nedenle önümdeki sırada oturan teyze, ağlayan arkadaşına “film sadece bu, gerçek değil, hadi yeter” diyebiliyor. Ona dönüp gerçek bu demek istiyor, herkesin izlediği o korkunç kıyımın görüntüleri bir filmden değildi demek istiyorum, F tipi cezaevlerini, ölüm oruçlarını anlatmak istiyorum, ama keşke ben değil de Özcan Alper anlatsaydı bunu, hissettirmekten fazlasını yapsaydı diye düşündüm önce. Kullanılan birkaç arşiv görüntüsü dışında keşke Yusuf’un yaşadıklarına dair de görüntüler olsaydı. Yusuf’un anlatmasını beklemiyorum, o her şeyi belki içinde yaşayıp susmuş, ama hiç olmazsa rüyaları daha öfkeli olsaydı, daha fazla şey söyleseydi. Yusuf bir kez bağırdığında ve o sesler yankılanıp çoğaldığında sevindim, bu kadar suskunluk izlerken öldürecekti beni. Ama yönetmen anlatmak için böyle sessiz ve içsel bir yolu tercih etmiş diyerek kabul ettim sonra filmi, keşke insanlar anlamak için daha fazla çaba gösterebilselerdi.
Yusuf öyle kocaman dalgaların önünde gözünü bile kırpmadan duran bir adam olmuş. Gürcü kızı Eka da başka bir hayattan aynı dalgaların kıyısına gelmiş. Ülkesindeki çocuğuna bakabilmek için burda fahişelik yapmak zorunda kalmış. İkisinin hikayesi birleşiyor, daha iyi birleşebilirmiş gibi gelse de ikisinin masada karşılaşan bakışları bile birleştirmeye yetiyordu sanki hikayelerini. Sonra Mikail var, Yusuf’un çocukluk arkadaşı, hep eskileri andıkları, aşkların, hayallerin değiştiğini, gitmenin, kalmanın hapishanesini pek konuşmadan paylaştıkları Mikail.
Çektiği acıları gözlerinde taşıyan insanlara bakmak zordur; içlerindeki çok önemli bir şey alınıp da yaşamaya bırakılmış insanlara, acılarını toparlayıp baba evine dönenlerin yüzlerine bakmak zordur, anne “on yıl çay içmedim, yemek yemedim” derken onun yüzüne bakmak zordur… Onur Saylak gerçekten çok başarılı bir oyunculukla Yusuf’un acılarını, suskunluğunu, annesiyle bu konuşamama üzerine kurulu ilişkisini çok iyi aktarıyor -oyunculuk demeye bile dilim varmıyor, film boyunca Yusuf oymuş gibi geldi bana.
Görüntüler de çok güzel, Karadeniz’de geçen bir filmde, sanırım rol çaldığı için mecburen bir karakter oluyor doğa. Sessiz ormanlar, hırçın dalgalar, karla kaplı yaylalar hep bir ruh haline denk düşüyor. Bu yüzden çok güzel görüntüler var filmde.
Uzun süredir bu kadar etkilendiğim bir film izlememiştim. Bu bağıra bağıra anlatmayı değil sessizce hissettirmeyi seçen bir film. Senaryoda gördüğü bazı eksiklikleri bile unutuyor insan Yusuf kendini karlara attığında ya da tulum çalarken. Özellikle tulum çalarken..
Suspiria
İzleyici beklentisini en tepeye çıkaran bir sloganı var Suspiria’nın. 1977 yılında Dario Argento tarafından yazılıp yönetilen bir renk şöleni.. Kırmızı, yeşil ve mavinin korkutuculuğu ile daha ilk sahnesinden itibaren izleyicinin tüm dikkatini ve ilgisini üzerine çekmeyi başaran ender kaliteli korku filmlerinden. Benim “bir grup gencin tek tek öldürülmeyi beklediği filmler” olarak nitelediğim teen-slasher’ların gudikliğinden oldukça farklı, oldukça başarılı, oldukça korkunç bir korku filmi.
Suzy Bannion (Jessica Harper) isimli bir genç kızın bale okumak için Amerika’dan Almanya’ya gelir. Bu garip bale okulu öğrencilerinden 2 tanesinin yine garip ve iğrenç şekillerde öldürülmeleri sonucu Suzy, olayı araştırmaya karar verir. Doktor Frank Mandel (Udo Kier)’den bu enteresanlıklara bir anlam verebilmek için yardım ister ve sonunda bale okulunu yapan kişinin “Black Queen” ismiyle bilinen bir cadı olduğunu öğrenir. Okul yöneticisinin, öğretmenlerinin, çalışanlarının garip tavırları ve elindeki tek reel bulgu olan “Gizli! İris!” sözleri, onu sırra ve sona doğru sürükleyecek, fiştekleyecektir..
-Bir filmin konusunu anlatmak onu izlemekten zor oluyormuş, bunu anladım.-
Goblins grubunun o insanı çıldırtabilecek müziklerini de yadsımadan şöyle demek lazım belki de: Ses ve görüntü kullanımında ustalığın sonuna dek hissedilebileceği bir film Suspiria. Hem buradaki “Katil kim, ne oluyor yahu?” endişesi, fazla tanıdık geldi bana. Sanki hani bu bir öncü film olmuş John Carpenter, Wes Craven gibi abilerime. Var yani sanki öyle bir şey?
Gelelim filmin, bana göre olmamışlarına:
Bir kere diyaloglar çok basit. Koca koca insanlar çocuklar gibi konuşuyorlar. Lakin Baba Argento bize şunu söylüyor: “Oğlum bu senaryoyu 12 yaşındaki çocuklar oynasın diye yazdı lakin ben bu filmi bu şekilde oynattıramazdım. Senaryoyu da değiştirmeyince böyle bir absürdite oldu. Pardon.” Peki baba, büyüksün. Ancak o cadı ikonografisi? Yani milenyum insanı pek tırsmıyor bu tip hadiselerden. Ne bileyim Bush var, Gomeda varken..
Şakası bir yana, 30 yıl önce böyle bir film çekebilmek bir kere cesaret ve sermaye istiyormuş. O gözümüze batan renk olayı var ya, işte ona “Technicolor” deniyormuş ve bir hayli pahalıymış. Masraftan kaçınılmamış. Gitmişler gişe kaygısı olmadan yapmışlar filmi. Yalnız öncesinde Goblins grubundan soundtrack için parça istemiş Argento amca. Sizsiz olmaz demiş. Önce müzik olayını halletmiş, sonra üzerine görüntüyü koymuş. Başlı başına bir korku unsuru olmaya yeten elleriyle filmin ilk birkaç dakikasında güzelim bir kızın kafasına camlara vuran da bizzat o’ymuş. Sonra o delik deşik edilen göğüskafesi ve hala çarpmakta olan kalbi delme deliliği? Hah onu da Dario abi yapmış. Erinmemiş.
Ben iflah olmaz bir korku izleyicisi olarak çok sevdim filmi. Oradan buradan araştırdım ve gördüm ki daha birsürü güzel detay var filme değer vermem için bende baskı kuran. Mesela senaryosu sıradan görünen bir film için önyargı besleyemem artık. Çünkü Dario Argento filmlerinde bu hep varmış: Giallo denirmiş adına. ‘Sarı’ manasındaymış. “Bak bu filmin konusu sıradan ama izlediğinde öyle olmadığını anlayacaksın küçüğüm” gibi bir mizahi yanı varmış yani işin. Öğrenmenin sonu yok.
Psikolojik şiddet’i, baskı’yı odağa alan ve saçmalamayan her filmi seven benden de bu beklenirdi zaten. Hepinize korkusuz bir hayat diliyorum.
Pola X
Herman Melville‘in 1852 yılında yazmış olduğu Pierre ou Les Ambiguites’in başharflerine bakın ve sonuna bir X ekleyin. İşte Pola X’in ortaya çıkışı.
1999, Fransa-İsviçre-Almanya-Japonya yapımı olarak geçen Pola X’in X’i, bence yönetmen Leos Carax‘ın kendi soyadının sonundaki X’e bir gönderme. İzleyemediğim için hayıflandığım Les Amants du Pont-Neuf (Köprü Üstü Aşıkları)’un yönetmeni Carax, Aladin müstear adıyla yazdığı A la Lumière (Işıkta) isimli kitabıyla ortalığı kasıp kavuran burjuva yazar Pierre’in (Guillaume Depardieu) hayatına çevirmiş kamerasını.
Pierre, sevgilisi Lucie (Delphine Chuillot) ile evlilik planları yapmaktadır. Pierre’in ablası Marie (Catherine Deneuve)’de bunu desteklemekte hatta acele etmeleri gerektiğini düşünmektedir. Pierre ve Lucie’nin mutluluğu, aniden ortaya çıkan Pierre’in kuzeni Thiabult (Laurent Lucas) ile değişir. Bu sırada yeni romanı üzerinde uğraşan Pierre, Lucie’ye bir kadın yüzünden bahsetmiştir. Rüyalarına giren bu kadın yüzü, yakın zamanda Pierre’in gerçek hayatında da karşısına çıkar. Bu, ona ailesinin tek çocuk olmadığını söyleyen ve kızkardeşi olduğunu iddia eden Isabelle (Yekaterina Golubeva)’dir. Bu, tam da Pierre’in beklediği olaydır. Hayatından sıkılan ve ona esas mutluluğu vereceğine inandığı “gerçeğin arkasındaki yüz”ün gelmesi için bekleyen Pierre, Isabelle’den ve onun hikayesinden çabucak etkilenir ve Lucie de olmak üzre her şeyi geride bırakarak, Isabelle’le birlikte Paris’e gider. Isabelle, Pierre ve Isabelle’in yanındaki mülteci Petrutsa ve küçük kızı, Paris’e uyum sağlamak zorundadırlar. Kuzeni Thibault’tan yardım isteyen Pierre, onun umursamazlığı ve kendisini tanımazlıktan gelmesi üzerine bir otele yerleşmeleri gerektiğine karar verir ama orada çok kalmayacaklardır. Sokaktan geçen iyi giyimli bir adama çok pis koktuğunu söyleyen küçük kız adamın tokadıyla yere yığılır, başına taşa vurur ve ertesi gün ölür. Pierre, Isabelle ve Petrutsa daha sonra, “hard-rock” müzk yaparak rahatlayan, silahlı, garip bir örgüte sığınırlar ve orada yaşamaya başlarlar. Para sıkıntısı çeken ve bunu halletmeye çalışan Pİerre, tanıdığı bir yayımcı olan Margherite (Patachou)’den bir miktar avans ister ama ondan belki de tüm hayatını ve toy arzularını yerle bir edecek cümleler işitecektir: “-Dünyanın kötü gerçeklerini dünyanın yüzüne vurma ihtiyacı, neredeyse dünya kadar eskidir. Musil’in ne dediğini biliyorsun: ‘Bir devir, o devrin cefası çekilmeden değiştirilemez.’.” Elbette bu sözler Pierre için yeterli olmayacaktır.. Isabelle ve Pierre birbirlerine iyice alışmışlardır ve kendilerine yalan söylememeye karar verdikleri bir gece birlikte olurlar. Kısa süre sonra Pierre’in ablası Marie, Pierre’e diplomat babası Georges Valombreuse’den kalan motosikletle kaza geçirir ve ölür. Bu, uzun süredir birbirinden ayrı olan Pierre ve Lucie için dönüm noktasıdır. Lucie, fırsatını ve bir yolunu bularak, Pierre’e ulaşır ama Thibault ve Lucie’nin kardeşi bunu istememektedir. Bunu kısa süreliğine hallederler ve Pierre, Isabelle, Lucie; yani Bermuda Şeytan Üçgeni, o garip yerde beraber yaşamaya başlarlar. Pierre Lucie’ye ve hatta kimseye Isabelle ile birlikte olduğunu söylememiştir. Çünkü bu onları sırrıdır. Ancak Isabelle’e de gerçekleri tam olarak anlatmamış ve Lucie’nin onun kuzeni olduğu yalanını uydurmuştur.
Maddi durumu iyice zorlaşan Pierre, yine Margherite’dan yardım dilenir. Margherite, Pierre’in Aladin ismiyle yazan kişinin kendisi olduğunu canlı yayında açıklayarak gündem yaratabileceğini söyler ama bu gerçekten trajik bir deneme olur. Pierre canlı yayında tutulur kalır ve sahtekâr diye yaftalanır. Sinir boşalması yaşadığı o gece, önüne gelen tüm arabaların dikiz aynalarını kırar.. elbette yolda bir başka şoför tarafından tartaklanıp, topal kalıncaya kadar. Monsieur Roc takma adıyla yazdığı 3 bölümlük romanı da, bir başka yayımcı tarafından çalıntı olmakla itham edilince, artık Pierre için de yolun sonu görünmüş gibidir.
Pierre, Isabelle ve Lucie yürüyüşe çıktıkları bir gün, zaten ruh sağlığı pek de iyi olmayan Isabelle, bindikleri vapurdan kendini sulara bırakır. Gece hastanede onu Thibault ziyaret edecek ve Lucie ile Pierre arasındaki ilişkinin derinliğinden bahsederek Isabelle’i Pierre’e karşı kışkırtacaktır. Bir de not bıracaktır Pierre’e: “Orospun ve itlerin olmadan, yüzyüze konuşmaya gel!”.
Pierre, sığındıkları yerden aldığı iki silahla, Isabelle’in kal ısrarlarına rağmen ayrılır ve işlek bir caddeye bakan bir mağazanın önünde, Thibault’un ağzına iki adet namlu sokar. Ve ateşler. Olay yerine sonradan gelen Lucie ve Isabelle, Pierre’i polislerin yanında bulurlar.. bunlara daha fazla dayanamayan Isabelle, kendini yoldan geçen bir kamyonun önüne atar ve tüm hikaye sonlanır.
Gelelim benim diyeceklerime…
Pola X, üzerinde konuşulası bir film. Burjuva hayatını, hiç tanımadığı “hayâl” için terk edebilecek kadar yüce bir adam olan Pierre ile, onun mutluluğunu kıskanan kuzeni Thibault; her şeyiyle Pierre’e gelen Isabelle ile de, her şeye rağmen Pierre’den kopamayan Lucie’nin hastalıklı, karmaşık,’hard’ öyküsü. Toplumun en fazla fikir ayrılığına düştüğü konulardan biri olan ensest‘e kamerasını çeviren, cesur ve merak uyandıran bir yönetmenin elinden çıkmış 128 dk’lık bir macera. Diyebilirim ki bu film, siyahın tüm renklerin bir bileşimi olduğunu kanıtlayacak kadar renkli ama bir yandan da zifiri bir yapım. Filmde onlarca enfes fotoğraf, kare var. İnsanın topluma ve hatta kendine yabancılaşmasının pek de sürükleyici olmayan bir sunumu. Hele ki Issız Adam tartışmalarının ayyuka çıktığı şu dönemde, kendilerine bile ıssızlaşan 3 insanın hikayesi bana çok iyi geldi. Film boyunca belki de herkes ilerleme kaydederken, çöken bir Pierre görüyoruz. Saçı sakalı birbirine girmiş, topal kalmış, pejmürdelik konusunda dilencilerin bile sadaka verebileceği bir şekle girmiş Pierre bize, inandığı doğruların peşinden giden bir adam olarak gaz bile verebiliyor. Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözü film ilerledikçe daha da yüksek sesle yankı buldu kulaklarımda. Tercihlerin yol ayrımı olduğunun ve yol ayrımlarının kesin ve geri dönüşsüz olması gerektiğinin bir kez daha farkına varırken, düşünür buldum kendimi. Scott Walker’ın müzikleriyle, tutarsız (belki de sapmalı) bir akışı olan bu filmi severek izledim.
Sanırım mütemadiyen kafamızdaki sorulardan kurtulma yollarını arıyoruz ve sorular arttıkça da karışıyor kafamız. Bir noktadan sonra çok fazla irdelemiyor ve işleme geçiriyoruz geçici taslaklarımızı. Çok seviyorsak ve bu sevgi hastalık derecesine geldiyse, artık sevdiklerimize ve kendimize de zarar vermeye başlıyoruz.
Evet, dünya güzel bir yer değil ve bazen hepimiz Pierre gibi, şu cümleyi kurabiliyoruz: “Bazen, neredeyse hayatımdan pişman oluyorum.”
İyi hayatlar.
Polis
Yalnızca geçtiğimiz ay dahi 9 kez izlediğim Onur Ünlü filmi, çok seviyorum..
Mesleğinde ulaşabileceği en üst mertebeye ulaşmış bir polis olan Musa Rami (Haluk Bilginer)’nin absürdlüklerle dolu hayatından bir kesit.. Şiirsel, komik, öykünmeci ve farklı. İddiam şu ki, Türk Sineması’nın kültlerinden biri olacak. Neyse..
Musa Rami bilinçli, zaman zaman sabit fikirli ama iyi bir polistir. Uzun zamandır peşinde olduğu bir mafya babasının en küçük oğlunu öldürmüş ve başına büyük bir iş açmıştır. Polis merkezinden de çeşitli ultimatomlar almakta ama bildiğini okumakta, yani “boğa sürüsüne kanlı pelerin sarkıtmakta”dır. Bu sırada bitirme tezi için kendisiyle irtibata geçen Funda (Özgü Namal)’ya da aşık olmuş ve iyiden iyiye karmaşık hissetmeye başlamıştır. Tam bu sıralarda, ağzından ve burnundan kan gelmeye başladığını fark eder ve doktora gider. En fazla 2 ay ömrü kaldığını, beyninde kocaman bir tümör olduğunu öğrendiğinde yıkılır. Üstüne üstlük psikolojisi çok da iyi olmayan kızı Sevgi, intihar mı cinayet mi belli olmayan bir şekilde ölünce, Musa Rami, olayı İzmitliler’in yaptığını düşünür; “annen iyi olacak” diye söz verdiği torunu Ece’ye karşı mahcup düştüğü için de kendisini affetmez. Bir polis emeklisi olan Hayri (Settar Tanrıöğen)’den illegal yollarla silah temin ederek intikamını almayı koyar aklına. Başarısız bir girişim sonucunda masum birini yaralar ve birsürü insanın yaralanmasına sebep olur. Üzerine dinamit sarıp, canlı bomba olarak Tayfun İzmitli’yi öldürmeye gider ancak yakalanır. Önüne bir aile fotoğrafı konur ve sadece tek kişinin hayatını kurtarabilme şansı olduğu, bir kişiyi seçmesi gerektiği söylenir. Musa Rami, bu ândan sonra hayatında bir şeylerin hiç de iyi gitmeyeceğini ve çok da fazla şansı olmadığını buram buram hissetmeye başlar…
Ben çok sevdim Polis’i. Taxi Driver’ın “You talkin’ to me?!”sine yapılan göndermesinden, final sahnesinde Musa Rami’nin adeta bir Kadir İnanır’a dönüşmesine kadar çok sevdim. Musa Rami’nin kendisinden yaşça çok küçük bir üniversite öğrencisine duyduğu aşk yüzünden çocuklaşmasını, yalan söylemesini, Kazakistan’lı satranç oyuncusunu “o kıza finalde yenileceksin” mesajını verirkenki agresif halini, kendisi gibi Funda’ya aşık olan Komser Yılmaz (Ragıp Savaş)’a “onu tavlayamazsın” derkenki alaycılığını…
Polis, kasıtlı olarak absürd bir yapım. (Onur Ünlü’nün vaktinde Murat Menteş’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide not aldığı “Öldürmek kesin konuşmaktır”ı filmde Musa Rami’nin mottosudur. Girit Paradoksu’na inanan ve kurşunun namludan çıktıktan sonra gittiği yolu sürekli ikiye bölmesinden ötürü aslında bir insanı teorik olarak kurşunla öldürmenin mümkün olamayacağına inanan komik bir adam Musa Rami. Fizikle bunun değillenmiş olması, bu mantığın çürütülmüş olması onun için herhangi bir şey ifade etmiyor. Ona göre “hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değil.”.) Çocuklarını, torunlarını birer ikişer kaybetse de, tutunmaya çalışan bir âşığın hayatı, girdabı. Tekvin Sûresi’yle intihardan cayan bir adamın. Kesin konuşan bir adamın. Kocamış ama cesur bir kavalyenin: Funda’nın Sensiz Saadet Neymiş’inde dudakları ve gözleri ve yüzü ve saçları ve boynu santim santim titreyen birinin yani.
Demem o; Haluk Bilginer gibi biri kalkıp Musa Rami oluyorsa bunda bir iş var. Sevgiden bahsedildiğinde eli silahına giden bir polisin hayatından bir kuple. İzlemeyenlere tavsiyem, bir şişe rose şarap ve önyargısızlık. Çünkü Türk Sineması’nı ittire ittire de olsa ilerletecek işler yapacağını nezdimde kanıtlamış şair eskisi bir yönetmen ile karşı karşıyayız. Ve onun şiddeti vallahi dertten.
Güneşin Oğlu
Onur Ünlü’nün Polis’ini önce pek sevmemiştim. Çünkü onun “Ah Muhsin Ünlü” kimliğiyle yazdığı şiirlerinden haberim yoktu. Önce filmin bu tuhaflığını yadırgayıp sonra tam da onu sevdim. Üstelik Özgü Namal fobimin de çok yoğun olduğu bir döneme gelmişti film.
Güneşin Oğlu’nu ise hemen çok sevdim. Yönetmeni de röportajlarında soruyu soranı her an kalkıp ya öpecekmiş ya da dövecekmiş gibi verdiği cevaplarından daha bir sevdim. Son olarak büyük bir laf ederek “Sinemamızın Onur Ünlü’ye ihtiyacı var” dedim. Çünkü tahammül edilemez Recep İvedik, Osmanlı Cumhuriyeti gibi filmlerin çekildiği bir sinema ortamında en son ne zaman içinde gerçekten zeka olan bir filmi izleyip güldüm hatırlamıyorum.
Filmin sloganı yönetmeni tarafından da ısrarla belirtildiği gibi “fantastik mavra” (mavra: gevezelik, palavra). Bu da olay örgüsünü biraz anlatılamaz kılıyor. Kısaca güneş tutulması sırasında doğan çocuklar yıllar sonra başka bir tutulma sırasında kontrolden çıkıyor ve bedenden bedene yolculuk etmeye başlıyorlar. Bedenler de ayrı bir alem tabi ki. Bu kısır döngü ise insan yine kendisine kaçar denklemiyle çözülüyor (kimin kime kaçtığı, kimde saklandığının cevabı filme kalsın). Filme gülerken bir yandan da nasıl bağlayacak acaba diye endişelendim, tabi dağınık da kalabilirdi, ama şu her şey kendi içinde tutarlı olsun dikeniyle zehirlenmiş aklım kıpırdandı durdu. Neyse ki güzel bağlanıyor, felsefi göndermeleri ve Polis’e göndermeleriyle de pek güzel tamamlanıyordu film.
“Sekiz günde yazılıp on günde çekilen film hangisidir?” diye de bir soru kattı sinema tarihimize bu film. Filmle ilgili en çok konuşulan şeylerden biri de buydu. İzlerken bu halinin, hızının filmin ruhuna uygun düştüğünü düşündüm, ama bazen keşke burayı ağırdan alsaydı daha iyi çekebilirdi de dedim. Biraz aceleyle anlatmıştı belki, ama özgün hikayesi ve oyunculuklarıyla o kadar farklı bir film ki bu, belki tam da böyle kalmalıydı. Filmi izlerken de aklıma gelmiş miydi bilmiyorum; yoksa Burak ve Fırat ile dün gece yaptığımız muhteşem sohbetten sonra mı böyle düşündüm, emin değilim. Ama Onur Ünlü’nün filmin bir köşesinde durduğunu ve her şeyi gülümseyerek izlediğini düşündüm şimdi.
Issız Adam
Bir Çağan Irmak filmi.
Alper kendi restoranında aşçılık yapar, arta kalan zamanlarında kadınlarla birlikte olur, bomboş hayatının acısını da eski türk pop müziği plaklarıyla dindirmeye çalışır. Bir gün kitapçıda karşılaştığı Ada’nın peşine takılır ve onu tavlar. Ada ise onun tam tersi kişilikte uyumlu, sakin bir insandır. Dizlilerde çalışmış ancak onun hızından bıkmış ve kendi kostümcü dükkanını açmıştır, çocuklara kostüm diker. Önce Alper ile ilgilenmez, ama kendini de durduramaz. İyi gider gibi görünen ilişkileri Alper’in annesinin gelişiyle çözülür. Ada, anne Müzeyyen ile çok iyi anlaşır. İlişkinin derinleştiğini gören Alper annesi gider gitmez Ada’dan ayrılır. Üstelik tam da kızımız, annenin yaptığı zeytinyağlı dolmaları iştahla yemek üzereyken (sanırım filmde en çok buna üzüldüm, Ada’nın yarım kalan iştahına). Alper kendi sığ hayatına döner. Ada da kendi yolunu çizer.
Beş yıl sonra karşılaşırlar. Ada İngiltere’ye taşınmış, evlenmiş ve bir kızı olmuştur. Saçlarını da iğrenç bir modelde kestirmiştir. Alper ise iş arkadaşının oğluyla sinemaya gelmiştir. İşte tam bu noktada yönetmenin içindeki melodram canavarı ortaya çıkar; geri dönüşler ve iç sesler kullanarak ağlatmayı seçer yönetmen. İzleyiciyi histerik bir ruh haline sokana kadar uğraşır. Sinirleri sağlam olanlar dayanır, ama benim gibi her şeye ağlayanlar kendilerini tutamazlar. Ada’nın Müzeyyen’i ziyaretini, Alper’in çocukluk odasında ağlayışını da gösterir yönetmen. Buraya kadar dayananlar bile kızın sevgilisinin odasından anı olarak bir masal plağı almasıyla yıkılırlar. Oysa ki Ömer Kavur yıllar önce “Kırık Bir Aşk Hikayesi”nde aynı finali ne kadar da incelikle çekmişti. Hüngür hüngür ağlatmak yerine ıskalanmış bir aşkın sızısını hissettirmeyi seçmişti.
Klişelerden örülü hikayesini oyunculuklar bayağı kurtarmış aslında. Kağıt üzerinde eminim korkunç görünen “mavi bir telaş” gibi sözleri en azından katlanılır kılmış oyuncular. Üstelik arada kaldığına, aslında özünde başka bir insan olduğuna oyuncunun bakışları ikna etmeye çalıştı “biraz” bizi, yoksa senaryonun da Alper’in nasıl bir insan olduğuyla ilgili çok bir fikri yoktu sanki (şarkılar ve yemekler halleder). Bazı anlarda aslında iyi bir film olabilirmiş gibi hissettim, yönetmeni başka yolları tercih etseymiş. İnsanların birbirlerine döktükleri gözyaşı miktarıyla bahsettikleri bir film olmaktan fazlasını isteseymiş…
Fatih Özgüven; “Çağan Irmak’ın son filmine layık bir seyirci olamadım korkarım. Olamadığım gibi, sineması hakkındaki merak defterini de kapattım. Üç film yeter.”* demişti Radikal’deki köşesinde. Ben de Ulak ile biraz umutlanmıştım; başka yerlere mi gidiyor sineması diye, ama bu filmden sonra merak etmiyorum artık Çağan Irmak filmlerini.
* Radikal Gazetesi, 13.11.2008
Yazının tamamı buradan okunabilir.
Üç Maymun
Üç Maymun önceki Nuri Bilge Ceylan filmlerine benzemiyor. Onun filmlerinden hoşlanmayanlar bile bu filmi sevebilir. Zaten daha şimdiden film, diğer filmlerinden daha fazla izleyici sayısına ulaşmış durumda. Ama bu sefer de karanlık ve kasvetli bir film çekmiş yönetmen. Buradan yine izleyici kaçırabilir.
Kısaca söz edeyim konusundan. Film bir araba kazasıyla başlıyor. Yerde yatan bir ceset ve direksiyonda ne yapacağını bilemeyen, bir süre sonraysa kaçan bir adam var. Servet bir politikacı ve seçim öncesi adının böyle bir olaya karışmasını istemiyor. Şoförü Eyüp’ten hapisten çıkınca vereceği toplu para karşılığında kazayı üstelenmesini istiyor. Eyüp kabul ediyor. O içerdeyken karısı ve oğlu baş başa kalıyorlar. Tamamen anne ve oğlun hikayesini anlatıyor film bu kısımlarda. İş bulamayan oğlu İsmail’e üzülen Hacer, onun araba alıp iş yapabilmesi için Servet’ten para istiyor. Bu da Servet ile aralarında bir ilişki başlatıyor. Önce İsmail öğreniyor bu ilişkiyi, Eyüp de hapisten çıkınca seziyor. Film de zaten bu suskunluklar, bilip de konuşmamalar üzerine kuruyor hikayesini. Gerçekten çok rahatsız edici bir dönem başlıyor buradan sonra. Hacer’in Servet karşısında kendisi küçültmesi, Eyüp’ün çaresizliği, oğlun Servet’i öldürmesiyle parçalanan ailenin tekrar başka bir cinayet etrafında toparlanır gibi olması.
Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında verdiği Üç Maymun kurgu günlüğünü okudum hemen filmden sonra, yönetmenin kurgu aşamasında tuttuğu bir günlük bu. Nuri Bilge’nin kurgu konusunda çok titiz olduğunu neredeyse herkes bilir. Ama benim bu günlükten anladığım şey sadece hassaslık ya da titizlik değildi, sanki kafası karışıktı biraz, bu da elinde çok fazla malzeme olmasıyla da ilgili değildi sanki sadece. Acaba en farklı filmi olduğu için miydi bu, yoksa kendisi de bu filmden emin değil miydi? Bilemedim. Aklımda pek çok soru işareti vardı. Yine Altyazı Dergisi’nin Ekim sayısında yer alan röportaj biraz azaltsa da bu işaretleri tamamen silemedi. Özellikle Hacer karakteri beni çok rahatsız etti. Ölen küçük oğul babanın ve abinin rüyalarına giriyordu da nasıl anneye değmiyordu hiç. Ben aslında kadını hiç anlamadığımı fark ettim filmde. Sanki erkek bakışı altında ezilip gitmişti ve gerçek bir karakteri yok gibiydi.
Filmin başında açılan parantezin filmin sonunda kapanmasını bazen seviyorum, ama bu sefer sevmedim. Sonunda Eyüp’ün oğlunu kurtarmak için çaycı Bayram’dan Servet’in cinayetini üstlenmesini istemesini pek inandırıcı bulmadım. Her ne kadar Eyüp başına bir kez gelmiş bir şeyi daha kolay isteyebilir olsa da, hayatında yarattığı yıkımlardan sonra bunu bu kadar kolay dillendiremez diye düşündüm. Üstelik Eyüp dolaşmaya çıkıp da kahvenin camını tıklattığında anladım bunu ondan isteyeceğini, önce yok artık dedim. Röportajı okuduktan sonra da Fırat Yücel’in görüşüne hak verdim. “Bayram sanki sadece bu sahne için vardı”. Keşke o ikinci kez tekrar eden intihar blöfü sahnesini de eşi Ebru Ceylan’ı dinleyerek çıkarsaymış yönetmen. Her ne kadar filmde olmasının nedenini kendince açıklıyorsa da -kadının bir bedel ödemeye hazır olduğunu göstermek- ben nefret ettim o intihar sahnesinden.
Oyunculuklarsa beni çok şaşırttı. Hatice Aslan’ı sevmeyeceğimden emindim, sevmedim. Ama Yavuz Bingöl ve Rıfat Sungar çok iyi iş çıkarmışlar. Yakın planların baskısı altında bir an bile ezilmemişler. Yönetmen her planda çok titizlenmiş, sesi de anlam yaratmak için çok iyi kullanmış -nefes dublajları bazen fazla olsa da. Gökhan Tiryaki’nin de görüntülerine diyecek yok. Ama işte senaryoda içime sinmeyen şeyler var. Belki birkaç kere daha izlersem…
El Laberinto del Fauno
Yönetmenimiz Meksikalı olmakla birlikte filmimiz 1944 yılının içsavaştan yeni çıkmış İspanya'sında dağların, ormanların içindeki bir değirmende geçiyor. Değirmen, Franco'cu sadist bir Yüzbaşı'nın gözetimindeki bir bölük (ya da tabur ya da manga ya da her neyse artık) askerin kontrolü altında ve hatta bu askerlerin kışlası durumunda zira ormanlık arazide saklanan çok sayıda komünist kaçak var ve sizin de tahmin edebileceğiniz üzere sadist Yüzbaşı'nın (Sergi Lopez) görevi, ve dahası hayatının amacı, bölgeyi bu "pis kızıllar"dan temizlemek. Ha bir de bir erkek çocuk sahibi olup kendisi gibi "şerefli" bir asker olan babasının adını çocuğuna vermek... Bunun için eskiden üniformalarını diken terzinin dul karısı ile evlenip karnı burnundaki kadını (Carmen/Ariadna Gil) 8-10 yaşlarındaki kızını (Ofelia) değirmene getirtiyor, ki zaten film de böyle başlıyor.
Karakterlerimize gelirseeekkk... Esas kızımız Ofelia (Ivana Baquero) biraz hayalci bir çocuk, onun da en sevdiği şey peri öyküleri okumak. Perilerin varlığına ise güveni kesinlikle tam. Zaten sonradan gördüğümüz kadarıyla bir şey biliyormuş da güveniyormuş kendisi, pek de boş değilmiş yani. Yüzbaşı'dan zaten yukarıda bahsettik. Kendisini tanımlayacak kelime tam anlamıyla sadist, ha bir de Amerikalıların bir lafı var ya hani "daddy issues" diye; bu ağbimizde de ondan var çok net anladık. En zayıf noktasının "kibir" olduğunu kendi ağzıyla söylüyor bir de filmin bir yerinde, hem de kendisinin karşısında dikilme cesaretini gösterebilen tek kişiye yani değirmenin kahyası Mercedes'e (Maribel Verdu). O Mercedes ki bu adamın gözünün önünde ormandaki kardeşinin liderlik ettiği komünistlere yardım ve yataklık ediyor da kimsenin ruhu duymuyor. O Mercedes ki Ofelia'nın hayattaki tek koruyucusu haline geliyor. O Mercedes ki Yüzbaşı'yı bir güzel Joker'e dönüştürürken hepimizin içinin yağları eriyor. Ve bir de o Mercedes sözlerini unutsa da çok güzel ninni söylüyor.
Aslında sadece ninni değil filmde çalan bütün müzikler çok başarılı (Javier Navarette). Dahası makyaj ve görüntü efektleri bundan daha gerçekçi olamazdı gibi geliyor (Pan'a, ziyafet masasında oturan adama ve dikiş sahnesine dikkat). Senaryo kimilerine zayıf gelebilir belki ama bütün havayı bir anda ciğerlerinize çektiğinizde azotun %1lik eksikliği çok da anlaşılmıyor. Özellikle filmdeki fantastik öğelerin aslında birer siyasi eleştiri olduğunu kavramaya başladığınız anda film ilk başta olduğundan da dolu görünmeye başlıyor göze. Yalnız filmin belki de en zayıf noktası sonuydu. Yani gerçekten de peri masalı olması için elinden geleni yapmış del Toro ve illa ki mutlu sonla bitsin diye uğraşmış. Halbuki Yüzbaşı yüzüne açılan o delikle yere düştüğünde bitseydi keşke film, o zaman çok daha etkili bir son olabilirdi. Ama yine de "Bir masumun kanını dökmek yerine kendi kanınızı döktünüz, en doğrusunu yaptınız Majesteleri!"
İzleyiniz, izletiniz... Adamotuna dikkat ediniz, büyü diye bir şey gerçekten var olabilir.






