birdy



Birdy ( Matthew Modine), Vietnam savaşında bir çatışma sırasında kaybolmuştur. Kayboluşundan bir ay sonra bulunduğunda ise hiç konuşmadığı için kim olduğu bile uzun süre öğrenilememiştir. Kimliği tespit edildikten sonra onu uyandırabileceği düşüncesiyle en yakın arkadaşı Al (Nicolas Cage), bulunduğu hastaneye getirilmiştir.

Birdy, kuş pozisyonunda sessizce odasında beklerken; kendisi gibi savaşta yer alan Al, artık sahip olduğu çelik çene, yüzünde sargılarla ve çok daha derin savaş yaralarıyla karşısına çıkar. Kadınların dostluklarından çok daha farklı işleyen iki erkeğin dostluğunda yer alan eylemselliği Birdy’nin ve Al’ın hatırlayışlarından izlemeye başlarız.

Birdy sadece uçabildikleri için kuşlara tutkuyla bağlıdır. Uçamayışın önündeki tek engelin buna inanmamak olabileceğini düşünen Birdy, kendisini anlamaya en yakın duran Al’la dostluğu boyunca bu tutkusunun yaşantılarına onu da ortak etmiştir. Ancak gittikçe gerçeklikle rüya arasındaki sınırın belirsizleştiği Birdy için dünya silikleşmektedir. Al, Birdy’nin gözlerinde kendisini görememeye başladığında savaşa katılır.

Şimdi ise bu kafeste ikisi vardır. Ordu ona bir kez dahil olduğunuzda hem bedeninize hem ruhunuza sahip çıkar, sizin yerinize her tür kararı verme yetisine ve yetkisine sahiptir. Bu kafesten kurtulmanın tek yolu; uçabilmektir gerçekten de..

2 yorum

An American Crime


Bu aslında bir film hakkında yazamayacak hale gelmenin, yazamamanın yazısı, çünkü ne kadar soğukkanlı düşünmeye çalışsam da olmuyor. Bazı filmlerden sonra çıkıp dolaşmak, temiz hava almak, yıldızlara bakmak, güzel şeyler hatırlamak istersiniz ya öyle bir film bu.

Film gerçek bir hikayeden yola çıkıldığını belirten bir yazıyla başlıyor, ve bu not film boyunca aklımızdan çıkmıyor. İzlerken, “bu bir gerçek” diyoruz. “Hayır, bu bir gerçek”.

Filme mesafeli bakmak, sadece bir film olarak değerlendirmek istiyorum, ama olmuyor. Gertrude Baniszewski’nin evinde para karşılığı baktığı Sylvia Likens’a yaptığı ve yaptırdığı şeyleri soğukkanlılıkla düşünemiyor, yazamıyorum. Evet hasta bir kadın ayakta zor duruyor ve etrafta koşuşturup duran çocuklarına bakamıyor, ama öyle büyük bir öfkesi var ki, keşke bu öfkeyi bambaşka şeylere yönlendirebilse. Üstelik sadece onunla da bitmiyor ki diyelim kendince çocuklarını korumak ve hayata olan nefretini kusmak için bir şeyler yapmalı, çıkışsızlığını birine ödetmeliydi (hayır onu biraz bile anlamak istemiyorum). Ama ya çocuklar, ya herkesin gelip nedenini bilmeden Sylvia üzerinde söndürdükleri sigaralar, vücuduna yaptıkları dövmeler ve korkunç işkenceler, ya evden yükselen çığlıklara “karışmayalım” diyerek sırtını dönen komşular… Bütün bir toplum içten içe hasta ve aslında daha 1966 yılında çürüdü mü? “Neden kimse yardım etmiyor?” sorusu beynimi kemirip durdu, neden kimse birine söylemedi, polise gitmedi, en azından kardeşi nasıl olup da ablasının ölümünün bir parçası oldu…

Çok korktum ben bu filmden. Şiddetin normal, sıradan hale geldiğini görmek kanımı dondurdu. “Hadi sen de yap, korkuyor musun” denilerek bir insana yapılanlar, bir tür okul sonrası etkinliğine dönüşüp hayatın normal bir parçası haline gelen şiddet.. Başka pek çok korkuya kapılmama da neden oldu film, günümüzde insanlar şiddeti görmeye o kadar alıştılar ki, bu duyarsızlık şimdi neler yaptırabilir insanlara bilemiyorum. Çok değil daha dünkü gazetede iki genç kızın cesedi yanında güneşlenen İtalyanları düşündükçe korkmamak da mümkün değil.

Mahkeme tutanaklarından gerçekleştirilen senaryosu çok iyi filmin. Yönetmen de bu senaryodan kurgusu iyi, sarsıcı ve etkileyici bir film yaratmış.. Ama yine de kimseye izleyin diyemiyorum. Catherine Keener’ın gerçekçi oyunculuğu, Ellen Page’in yüzünden silinen gülümsemesi, gerçek bir olaydan alınmıştır ibaresi, insanlar.. Çok korkunç bir film bu.

1 yorum

Buda as sharm foru rikht


Utanç adıyla gösterime giren filmi binbir zorlukla izlemeyi başardım. Öncelikle sadece Kanyon’da gösterildiğinden izleyemedim. Kendine defter alamayan bir kızın hikâyesini öyle bir sinemada izlemenin yaratacağı utanç bir yana zaten filmi sadece bir hafta gösterimde tutarak bu utancı yaşamaya bile fırsat bırakmadı salon -daha fazla dayanabileceklerini de düşünmemiştim aslında. Bir haftalık bir kayıp durumundan sonra Alkazar Sineması’nda ortaya çıktı. Nihayet izleyebildim. Filmi izleyememe süreci gözümdeki önemini artırdı ve beklentimi de hayli yükseltti; bu, filmin yarattığı bir durum olmasa da. Ama neyse ki hayal kırıklığı yaşamadım.

Çocukların gözünden anlatılan bir hikâye bu. Baktay kendisine defter alıp komşunun oğlu Abbas gibi okula gitmek ve komik hikâyeler öğrenmek ister. Ama ne annesini ne de defter için gereken parayı bulur. Evden yumurta alıp satarak parasıyla defter almaya çalışır. Nihayet başarır da. Ama kalem almaya parası yetmez, annesinin rujunu alıp okula gider. Ama okula gitmek öyle kolay bir şey değildir orda. Yolda gördüğü çocuklar ruju olduğu için onu günahkâr olmakla suçlarlar. Ayrıca okul da bir türlü gözükmez. Bulduğu okul erkekler okuludur, kızlar okulunda ise ona yer yoktur. Rujuyla bir yer bulsa da kendine bu pek kalıcı olmaz. En azından okulu bulmuştur, dönüş yolunda ise aynı çocuklar onu terörist olmakla suçlarlar, kendileri artık Amerikan askeridir. Kızları dışarıda bırakıp onlardan sadece ruj kullanan günahkârlar yaratan sistem çocukların oyunlarına da bulaşır, onlar da terörist olurlar.

Filmin çok ağlatacağını düşünmüştüm. Ama garip bir biçimde yer yer gülümsetebildi bile. Mohsen Makhmalbaf’ın 20 yaşındaki en küçük kızı Hana Makhmalbaf bu ilk uzun metrajlı filminde ilerde iyi bir yönetmen olacağının sinyallerini veriyor. Çocuk oyuncular konusunda da oldukça şanslıymış yönetmen. Neredeyse her karede görünen Nikbakht Noruz çok iyi gerçekten. Ağlamaktan gülmeye değişen ruh hallerini yansıtmakta o kadar başarılı ki oynamış demeye dilim varmıyor. Belki de yönetmen ona ayak uydurmuştur.

Alkazar Sineması’nın Kanyon’dan daha sabırlı davranmasını umuyorum bu filme karşı. Umarım ikinci haftasını görür de daha fazla insan izleme şansı bulur.

0 yorum

Le Diner De Cons

Le Diner De Cons'un yeri ayrıdır bende, ablamlarla gittiğim ilk filmdir, Ortaköy Feriye'de izlediğim sanırım "ilk ve tek" filmdir.. Aslında Francis Veber'in yazdığı bir tiyatro oyunudur ama 1998 yılında kendisi tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

Pierre Brochant ve arkadaşları her hafta bir yemek organize edip salaklarla eğlenirler, bu geleneksel yemeklerine "dîner de cons" yani "salaklar sofrası" adını verirler.. Herkes bulabileceği en salak insanı bulur ve gecenin sonunda salağı en fazla eğlendiren şampiyon olur.. Tabi ki yemeğe çağrılan salaklar konudan bihaberdirler ve oraya tamamen farklı nedenlerle çağrıldıklarını düşünürler.. Yemeğe kısa bir süre kala hala kendi salağını bulamayan Pierre, son günde François Pignon'u bulur.. Pignon maliye bakanlığında çalışan ve kibrit çöplerinden maketler yaparak hayatını geçiren "temiz" bir adamdır, fazla konuşur, sakar ve ciddi anlamda salaktır.. Acımasız bir oyun oynayan ve diğer insanlarla eğlenmeyi yaşam felsefesi haline getiren Pierre bu salak adamın yaptıkları sayesinde gecenin salağı olur, karısını kaybeder, vergi denetimine girer..

Filmin izlediğim en komik filmlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle François Pignon rolüyle Jacques Villeret ve Pierre Brochant rolüyle Thierry Lhermitte muhteşem iş çıkartmışlar.. Konunun ahlaki inceliği ve salak dediğimiz insanların tutundukları "aptalca görünen" şeylere neden o kadar asıldıklarını da arada açıklamasıyla bütüne varıyor film.. Finali ile de mesajından önce güldürmeyi istediğini anlatıyor ve güldürme kısmında kusursuz..

1 yorum

Wristcutters: A Love Story


Wristcutters: A Love Story 2006 yapımı bir Goran Dukic filmi. Aslında "Tom Waits filmleri" etiketiyle de incelenebilir, tabi ki bu,  böyle bir etiketin olmasını istememden kaynaklanıyor da olabilir.. Dead and Lovely ile açılıyor ve şarkı filmin oluşmasına büyük katkıda bulunmuş gibi.. Yazının devamı konuyu epey bir açık etmektedir, her ne kadar öğrenince keyif kaçıracak şeyler olmasa da benden uyarması..

Filmin açıldığı sahne oldukça etkileyici.. Zia (Patrick Fugit) Tom Waits'ten Dead and Lovely'i açıyor, dağınık odasını topluyor ve hayatına bir kesik atıp yaşamın diğer tarafına geçiyor, nedeni gençlik, nedeni aşk görünümlü yalnızlık, nedeni süslenmiş bir iki anı belki, bilemiyoruz.. Yaşamını kendisi bitirenler yani bitiş düdüğünü beklemeden dünyayı terkedenler ayrı bir alanda toplanıyorlar ve belki de son düdük çalana kadar yaşamlarına devam ediyorlar.. Renkler ve gülümsemeler alınmış, hayatın görünen "sevimli" yanları diğer dünyada bırakılmış. Bu düşünce ve yaratılan dünya hoşuma gitti açıkçası, zaten intihar ederek boyut değiştiren insanların o noktaya gelmesine sebep olan eksiklik çoğu zaman gülümsemeler ve renkler değil midir?

Zia, öteki dünyada Eugene (Shea Wingham) ile tanışır.. Eugene değişik bir adamdır, göçmen bir yaşamdır, tarzı, duruşu, konuşması farklıdır ve yapacak hiçbir şeyi yoktur.. Ailesine garip bir şekilde bağlıdır, hatta o aile topluca intihar dünyasına gelmiştir, beraber yaşamaktadır. Zia, uğruna yaşamı bıraktığı sevgilisi Desiree'nin (Leslie Bibb) de intihar ettiğini ve aynı yerde olduklarını öğrenir ve onu aramak için Eugene ile yola düşer.. Yolda "yanlışlıkla" intihar dünyasına gelen Mikal'i arabalarına alırlar, Mikal intihar etmediğinden yetkilileri aramaktadır, dünyaya dönmeye çalışmaktadır.. Böylece Zia-Mikal ikilisi arayışlara sürüklenirler, belki de arayışın yolunda birbirilerini yakalarlar.. Mikal yanlışlıkla düştüğü dünyada bir şeyleri değiştirmeye çalışan, gülümsemeyenlere ters bakan başlı başına bir renktir.. Zia arayışının sonuna gelip Desiree'yi bulsa da rengini bulamadığını anlar..

Eugene'in bir iki sahnesine inanılmaz güldüm ve filme ısındım, zaten değişik bir dünya yaratılmış, Tom Waits ile süslenmiş ve akıcı bir anlatımla desteklenmişti.. Eugene karakterinin Gogol Bordello vokali Eugene Hütz'ten alınması, Tom Waits'in bir çeşit melek olması, müzik ile sinemanın birbirini iyi desteklemesine örnek olacak ditelikteydi.. Filmin sonu pek Hollywood havasında bitse de çok sevdim, tekrar tekrar izleyebileceğim filmler arasına yerleştirdim..

3 yorum

DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri

8 Temmuz’da başlayan belgesel film günleri 13 Temmuz’a kadar devam ediyor. Filmler Fransız Kültür Merkezi ve Pera Müzesi’nde izlenebilir.

Tony Gatlif'in kızı Elsa Dahmani’nin "BBB: Bir Çeşit Ev” filmiyle 7 Temmuz Pazartesi akşamı Fransız Kültür Merkezi'nde açılışı gerçekleşen belgesel günlerinde ayrıca birçok ödüllü belgesel de ilk kez seyirciyle buluşacak.

Sinema Yazarları Derneği, 40 yıldır verdiği Türk Sineması Ödülleri’ne belgesel filmleri de kattı. Sinema eleştirmenlerinin seçimleriyle yıl sonunda verilecek olan ilk “SİYAD En İyi Belgesel Ödülü”nün aday filmleri de DOCUMENTARIST programında yer alıyor..

Ayrıca DOCUMENTARIST kapsamında 12-13 Temmuz'da Nick Fraser'ın sunacağı “Neden Belgesel, Neden Demokrasi” başlıklı bir masterclass da var.

Filmlerle ve programla ilgili ayrıntılı bilgi.

0 yorum

Made in Europe


Onbeşinci Altin Koza Film Festivali’nde büyük jüri ödülü, en iyi yönetmen ve tüm erkek oyuncularına (Teoman Kumbaracıbaşı, Murat Öncül, Ali Çelik, Murat Makçı, Murat Kılıç, Ruhi Sarı, Mustafa Kırantepe, Hasan Şahintürk, Barış Yıldız, Emin Gürsoy, İnan Temelkuran, Güven İnce, Kadir Çermik, Ali Rıza Kubilay, Öner Erkan, A. Mümtaz Taylan, İnan Ulaş Torun ve Aykut Kayacık) kazandırdığı en iyi erkek oyuncu ödülleriyle gündeme gelen İnan Temelkuran’ın ilk uzun metrajlı bağımsız filmi.

Amerika’nın Afganistan’a girdiği gecede üç farklı Avrupa şehrinde geçiyor film. Farklı insanlar, ama ortak hikayeler, aynı kavgalar var bu şehirlerde..

İlk hikaye Madrid’ten. Ali ülkeden çıkmak zorundadır. Bu nedenle bir araya gelen ve onun gibi dönercide çalışan arkadaşları Ali’yi uğurlamak isterler, ancak her zamanki sıkıntılar, kavgalar gölge düşürür bu duruma.

İkinci hikaye Paris’te geçiyor. Yine burada çalışmak, yaşamak zorunda kalan Türkler var ve yine tartışmalar, yabancı bir ülkede yaşama zorlukları.. Bu bölüm diğerlerine göre oyunculuk açısından daha iyi, ama yönetmenlik oldukça amatör yine.

Son olarak ise Berlin.. Ülkeler, şehirler, insanlar değişiyor ama hikayeler aynı. Burada da ülkede kalmaya ve yaşamaya çalışan yabancılar, yine bir dönerci etrafında gelişen hikayeler.

Film sadece diyaloglardan oluşuyor, ben çok yorulduğumu ve sıkıldığımı hissettim tartışan bu adamlardan. Tamamen kamera karşısında edilen sohbetler şeklinde ilerleyen bir senaryoda yönetmenin bazen araya görüntü serpiştirmesini ya da ses efekti kullanmasını da anlayamadım. Ayrıca şehirlerin hiçbir önemi yok film için, çünkü hiçbir özel anlam ifade etmiyorlar, mekanlar genelde, ev, kahve, dönerci.. Başka bir üslupla daha iyi anlatabilirmiş hikayesini sanki, -tabi diyaloglar dışında bir senaryosu da olsaymış- çok da iyi oyuncuları varmış, ama bu malzemeden dümdüz bir film yapmış yönetmen.

2 yorum

Ben X


"Sürekli rahat olmamı söylüyorlar, ama beni rahat bırakmıyorlar."

Farklı olmanın zorlukları üzerine gerçek bir olaydan yola çıkan bir film Nic Balthazar’ın 2007 yapımı filmi. Ben, çocukluğundan beri farklılığı yüzünden doktora gitmek zorunda kalan bir gençtir. Değişik teşhisler sonunda en sonunda otistik teşhisi konulmuştur. Hislerinin olmadığını söylemektedir doktorlar, seslenince bakmadığı, kendi içine gömülüp durduğu için. Ben gerçeklerin acımasızlığından bilgisayar oyunları sayesinde kaçar. Orada yarattığı güçlü karakter ve Scarlite ile kurduğu ilişki, ona bir kaçış yolu sağlar. Okulda çok fazla zorluk yaşar, onun farklılığı sınıftakilerin en büyük eğlencesidir. Hayatı boyunca her zaman böyle olmuştur, ama son zamanlarda iyice küçük düşürücü boyutlara ulaşmıştır. Ben’in aklında tek bir şey vardır; kendi ölümü, sürekli onu planlamaktadır. Hatta bir liste bile hazırlamıştır intihar şekilleriyle ilgili. Ama Scarlite ile kurduğu hayali ilişki onu hayatta tutar.

Ben’in dünyası bilgisayar oyunu ve gerçek arasında gidip geliyor, yönetmen de buna göre bir üslup yaratmış, görsel olarak oyun ve gerçek arasında gidip geliyoruz. Ben, gerçekte ezilirken hep çok güçlü olan oyun karakterini düşünüyor ve her sabah oyundan hayata dönüp aynaya baktığında kendi “ezikliğinden” nefret ediyor. Bunun yanında Ben’in ailesiyle ve öğretmenleriyle olan konuşmalar da var. Bu kısımda ise belgesel bir tavırla yakınlarının Ben hakkındaki görüşlerini dinliyor ve ona biraz daha dışarıdan bakıyoruz. Aslında üç bakış açısı var denebilir filmde. Ben’in iç sesi sayesinde kendisini diğer insanlardan nasıl ayırdığını, yakınları sayesinde onun diğer çocuklardan farkını, “diğerleri” sayesinde yani Ben’i hiç tanımayan ve asla tanıyamayacak olanlar sayesinde ise tamamen uzak, üstten, toplumsal sakat bir başka bakış açısı.. Aslında çok basit bir isteği var Ben’in ve ailesinin, onlar normal bir çocuk istemiyorlar, onlar Ben yüzünden değil hep diğerleri yüzünden sorun yaşamışlar ve istedikleri tek şey “rahat bırakılmak”.

Film boyunca o kadar çok geriliyoruz ki, kendimizi kaptırıp Ben’in gerçekten bir şiddet patlaması yaşamasını bekliyoruz; iki seçenek var gibi görünüyor önünde, ya onu ezenlerin başında yer alan iki çocuğu yok edecek, ya da kendini.. Neyse ki Ben bizim göremediğimiz üçüncü seçeneği görüyor da yeniden doğuyor kendi ölümüyle. Anlatmak istemiyorum finalini ama Svefn-g-Englar’ın da çalınmaya başlamasıyla rahatladığımızı söyleyebilirim. Filmin sonunda yöntemin inandırıcılığı önemini kaybediyor, film boyunca dersini almalı diye düşündüğümüz insanlar dersini alıyor. Hem de hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yöntemle. Üstelik herkes kendi çocuğunun gerçekten zalim tarafıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Daha fazla şey anlatmadan susayım ve geçtiğimiz film festivalinde yer alan bu filmin yakında gösterime gireceğinin müjdesini vereyim. Bu arada Greg Timmermans’ın Ben rolünde çıkardığı çok başarılı oyunculuk için bile izlenmeli film.

4 yorum

61. Uluslararası Cannes Film Festivali

14- 25 Mayıs tarihleri arasında devam edecek festival dün gece Fernando Mereilles'in, ''Blindness'' filmiyle açıldı.

Jüri başkanlığını Sean Penn’in yaptığı yarışma bölümünde Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” filmi de “Altın Palmiye” için yarışacak. "Blindness'' ve “Üç Maymun” dışındaki yarışma filmleri şöyle;

Atom Egoyan "Adoration", Steven Soderbergh ''Che'', Kornel Mundruczo ''Delta", Laurent Cantet ''Entre les murs", Jia Zhangke ''24 City'', Matteo Garrone ''Gomorra'', Paolo Sorrentino ''Il Divo'', Clint Eastwood ''Changeling", Philippe Garrel ''La Frontiere de l'aube'', Lucrecia Martel "La Femme sans tête", Jean-Pierre & Luc Dardenne "Le Silence de Lorna", Pablo Trapero ''Leonera'', Walter Salles ''Linha de Passe'', Eric Khoo ''My Magic'', Wim Wenders "The Palermo Shooting", Philippin Mendoza ''Serbis'', Charlie Kaufman ''Synecdoche, New York'', James Gray "Two lovers", Arnaud Desplechin "Un conte de Noel", Ari Folman "Waltz with Bashir.

Bizi yakından ilgilendiren bir diğer durum da Fatih Akın’ın ''Un Certain Regard'' (Belirli Bir Bakış) adlı yarışma bölümünün jüri başkanlığını üstlenecek olması. Ayrıca festivalin ''Klasik Filmler'' gösteriminde Metin Erksan'ın ''Susuz Yaz'' filminin gösterilmesi.

Beni en çok meraklandıransa Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi olan "Synecdoche, New York''. Neler yapmış olabileceğini düşünürken bile heyecanlanıyorum, filmin kadrosunu bir yana bıraksak da..

Kapanışında “Altın Palmiye” ödülünü Robert de Niro’nun vereceği festival, Barry Levinson'un yönettiği "What Just Happened" filminin gösterimiyle 25 Mayıs Pazar günü sona erecek.

daha fazla bilgi

2 yorum

Le Temps Qui Reste

Fransız sinemasının "kötücül" tabir edilen eşcinsel yönetmeni François Ozon'dan, konusunun rahatsız edici sadeliğine rağmen izleyicide güçlü bir etki bıraktığını düşündüğüm 2005 yapımı bir drama.. 77 dk gibi kısa bir süreye sığdırılabilmiş birçok tema, birçok altmesaj var 'Veda Vakti'nde.


Ozon'un "Erkek Melodramı" nam "Ölüm" üçlemesinin bu ikinci filmi,
başarılı bir moda fotoğrafçısı olan Romain (Melvil Poupaud)'in yaşamından birkaç aylık bir kesit sunuyor. Eşcinsel olduğu, zaman zaman kokain kullandığı ve erkek sevgilisi Sasha (Christian Sengewald) ile birlikte yaşadığı tüm ailesi ve çevresi tarafından bilinen, 31 yaşında yakışıklı bir adam Romain. Ailesi ile ilişkileri asla 'istendiği gibi' değil. Anne va babasının boşanmamış olmalarına duyduğu şaşkınlığı dile getirirken ya da kocasından ayrılmasının üzerinden henüz az bir süre geçmiş olan kızkardeşi Sophie (Louise-Anne Hippeau)'ye yaklaşırken rahatsız edici derecede bir açıksözlülüğü, doğrusu patavatsızlığı olan bir adam o.. Yalnızca büyükannesi -babasının annesi-'yle bir görebiliyor kendisini. Vee, ölümcül bir kansere yakalandığı haberini de sadece ona verebiliyor.

Sasha'dan ayrılıyor. Ailesinden kopuyor. Tokyo'daki çekimlere gitmeyi çok istese de, işini askıya alıyor.

En fazla 3 aylık ömrü kaldığını öğrenen, bambaşka hayatları, bambaşka hislerle kucaklayacağının daha kendisi dahi farkında olmayan Romain'in öyküsü Le Temps Qui Reste. Sarsıcı bir sunum.

Çocukluğunuzla aynada karşılaştığınızı ve kiliselerin kutsal suların birlikte işediğiniz sevgilinizin, sizi ilk öpüşünün gözlerinizin önüne geldiğini düşününüz. Veyahut, kocası kısır olduğu sizden onunla yatmanızı isteyen bir çiftin bu teklifine verilebilecek hazır bir cevap bulamadığınızda, "kendi hayatını yitirirken, bir başka hayat yaratabilme şansı"nı refüze ettiğinizi.. Sürreal donörlük. Neyse.

Eşcinsellik'i alttan altan filmlerinde övmekle eleştirilen sıradışı bir yönetmen olan François Ozon ile Gouttes d'eau sur pierres brûlantes sayesinde tanışmış ve kendisinin Swimming Pool, 5x2 isimli filmlerinden sonra Angel'ında bir nefes alıp bu adamın yaptıklarını sevdiğimi itiraf etmiştim ki bu film, hepsinden daha özel bir tat bıraktı hafızamda.
Güzel müzikler, samimi oyunculuklar ve ölümden kurtulanamayacağı gerçeğini her seferinde izleyiciye hatırlatma derdinde deli bir yönetmen'den oluşuyor bu film.

2 yorum

Revolver


"The greatest enemy will hide in the last place you would ever look."



Snatch ile kalbimizde yer almayı becerebilmiş yönetmen Guy Ritchie'nin, 2005 yılında çektiği filmi. Hapishaneden yeni çıkmış bir adam (Jack), büyük mafya patronu Macha ve nereden çıktığı belli olmayan glof meraklısı Zach (the Sopranos 'dan çıkmış bi kılıkla tabii ki, mafya denince ilk akla gelenlerden) ve Avi'nin kesişen -ya da kesiştirilen- yolları üzerine kurulmuş film.


Nahiyesinde çokça mafya öğeleri barındıran filmimiz- ki aslında pe de meraklısı değilimdir bu filmlerin- Jack'ın Macha'dan alacağını istemesiyle başlıyor. Bir de nereden geldiği ilk başta belli olmayan kartvizitler var; daha sonra Jack'in hayatını kurtaracak ya da başka bir açıdan bakıldığında tamamiyle dibe batıracak olan kartvizitler.


Eğer 3 gün ömrünüzün kaldığını öğrenirseniz yapacağınız şeyler ne olurdu? Bu soru sorulduğunda aslında filmin ufacık bir falsosu var; çünkü çoğumuz zaten yüklü miktarda sahip olduğumuz parayla kendimize ufak bir cennet kurarız, 3 günü böyle kurtarırız ama Jack, Avi'nin teklifini biraz da peşinde Macha'nın adamları olamsı sebebiyle kabul ediyor ve Avi ve Zach için çalışmaya başlıyor.


Filmi diğer klasik mafya filmlerinden ayıran özelliği, Jack'in hapishane arkadaşları olan usta bir dolandırıcı ve satranç ustası olması. Oldukça tehlikeli olan bu karışımın ortakları, mükemmel bir formül yapıyorlar kendilerine; kesin bir dolandırıcık formülü ki bu formülü öğrenen Jack'da bunu kullanıp paraya para demiyor bir anlamda.


İşin içine kimsenin yüzünü göremediği ancak O'nun herşeyi gördüğü Mr. Gold girince de film, hafif bir Dövüş Kulübü havası alıyor ki açıkçası ben Gur Ritchie'den daha yaratıcı birşey beklerdim; Snatch filminin hastası olan bir insan olarak bu kadar kolay bir şekilde filmin bağlanması beni çok rahatsız etti açıkçası. Özellikle klostrofobik Jack'in asansorde alteregosu Mr. Gold ile olan muhabbeti ve gereksiz bir Fight Club göndermesi -oldukça aleni ve oldukça gereksiz kanımca- fazlasıyla uzundu; herkes kendi kendine kendisiyle konuşur, tamam, Mr Gold'u ancak bu şekilde seyircilere hissettirebilirde bu da tamam, ama bu kadar uzun, gürültülü ve dediğim gibi fazlasıyla Fight Club havası estiren bir monologa hiç mi hiç gerek yoktu. Keza Mazcha'nın kendi iç hesaplaşmaları da gereğinden uzun tutulmuş gibi geldi. Ancak Ray Liotta'nın hayat verdiği Macha karakterinin devamlı solaryumda olması ve , sanırsam, evin yaklaşık bütün odalarına solaryum cihazlarının yerleştirilmesi, özellikle her daim bronz gezen arkadaşlarımızın seveceği bir detay olmuş.


Filmin en hoş taraflarından birisi Avi ve Zach'in gerçek kimliklerinin ortaya çıkması. Jack ve Mr. Gold ile uğraşan bünyelerimz, filmin sonunda ipuçları tekrar gösterildiğinde nasıl oldu da düşünemedim şeklinde hayıflanıyor. Yoksa Zach gibi bir Sopranos karakterinin kitaplarla ne işi olsun?


Filmde herkes unutulsa bile unutulmayacak bir karakter var ki o da memur giyimli tetikçimiz. Görmediği insanları, örneğin bir üst kattaki adamı, kafasına ateş ederek öldürebilecek kadar isabetli atışlar yapan ve sonrasında da hiçbirşey olamamış gibi yoluna devam eden tetikçi Sorter,gerçekten çok başarılı, bir o kadar da vicdanlı bir karakter olmuş.


Biraz fazla eleştirdim galiba filmi ama bence bulunduğunda izlenebilecek bir film. Bir kaç sahne hariç temposuyla seyirciyi sarıyor, ayrıca içinde barındırdığı bilmeceleri "kimin kim olduğu yorumu" ile filmi izlerken film üstüne düşünmenizi sağlıyor. İzlemekten pişman değilim,bir daha olsa yine izlerim.

0 yorum

Waitress

Adrienne Shelly’nin 2007 tarihli üçüncü filmi Waitress ve ne yazık ki son filmi. Apartmanında tesisatçıyla yaşadığı bir gürültü tartışması nedeniyle 1 Kasım 2006’da öldürülmüş Shelly, yazdığı, yönettiği ve oynadığı filminin gösterildiğini görememiş.* Bu bilgiyle izlendiğinde film, benim gibi film boyunca ağlamayı neredeyse hiç kesmemek mümkün.

Jenna (Keri Russell), çok güzel turtalar yapan bir aşçı ve garsondur. Kıskanç ve baskıcı kocasından kurtulmak için para biriktirir. Ancak bu sırada hamile kaldığını öğrenir. Bebeği istemediği halde kürtajı hiç düşünmez, ama planlarını da değiştirmez. Para biriktirmeye devam eder, turta yarışmasını kazanıp yeni bir hayata başlamak ister. Bütün bunlar olurken kasabaya yeni bir jinekolog gelir. Kocasının tam tersi olan Dr. Pomatter kibar ve ilgilidir. Aralarında önce bir seks ilişkisi başlar, daha sonra ise bu güzel bir yakınlığa dönüşür. Jenna’nın hamileliği ilerler, onun tek istediği hala hayatını değiştirmektir. Yüzünde her zaman her şeye katlanabilen bir ifade vardır. Bunun da nedeni yaptığı “Earl’ün bebeğini istemiyorum”, “Kendine acıyan zavallı hamile” gibi adlar verdiği turtalarıdır. Üzgün olduğu anlarda kafasında hep yeni turtalar planlar, bu nedenle de sadece hayatta kalmaz aynı zamanda güçlü de kalır. Ama asıl gücü kucağına bebeğini aldığında kazanır.

Birlikte çalıştığı ve çok yakın olduğu Becky (Cheryl Hines) ve Down’un (Adrienne Shelly) hediye ettiği kitap sayesinde bebeğine mektup yazar Jenna. İkinci rahatlama alanı da budur. Muhteşem güzellikteki ilk mektubundan sonra bu mektuplar –turta isimleri gibi- ruh haline göre şekillenir. “Sevgili bebek” ile başlayan mektuplar, bazen “sevgili lanet bebek”e dönüşür. Özellikle sakladığı paralar ortaya çıkınca, kocasına açıklama olarak bebeğe beşik almak için para biriktirdiğini söylemesinden sonraki mektubu inanılmazdır; “Sevgili lanet bebek, eğer beşiğini nasıl aldığımızı öğrenmek istersen anlatacağım. Senin beşiğin benim yeni bir hayata başlayabilmek için biriktirdiğim parayla alındı. Seni beşiğe her yatırışımda şöyle düşüneceğim; lanet bebek, lanet beşik, bu lanet hayata sıkışıp kaldım.”

Ama neyse ki bu hayata sıkışıp kalmaz Jenna, filmin sonunu söylüyorum farkındayım, ama bunu söylemekten gerçekten keyif alıyorum ki Jenna özgürlüğünü kazanır, yepyeni bir hayata başlar. Filmi izlerken Fırat Yücel’in Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında yazdığı yazıyı düşündüm. Bir kadın olarak ben bile Jenna’nın iki erkekten birini seçip o hayatı yaşayacağını düşündüm. Evli olmasına rağmen Dr. Pomatter ile birlikte kaçabileceklerini sandım. “Yeşilçam Melodramları” dediğimiz filmlerin düşünce yapımızı nasıl etkilediğinden söz ediyordu yazısında Fırat Yücel*, üstelik sadece erkeklerin değil ne yazık ki bu konuda kadınların da düşünce yapısını etkilemiş ve “iki erkekten biri” seçeneği bir tür ezber haline gelmiş. Oysa Jenna üçüncü seçeneği, özgürlüğü seçiyor. Bebeğini kucağına aldıktan sonra, yanındaki iki erkeği de flu olarak görüyoruz ve hastaneden kocası parayı ödemediği için kovulsa da dimdik çıkıyor Jenna, turtalarından ve kızından oluşan yepyeni bir hayatı seçiyor. Artık gözleri üzgün bakmıyor, ama içlerinde hala hayatın anlamı saklı.

Ben çok ağladım evet, yukarıda söylediğim nedenler yüzünden, ama film çok da eğlenceli zaman zaman. Bir kadının özgürlük yolunun pastalardan geçmesi fikri beylik gelebilir ilk bakışta, ama öyle değil. Çünkü bunlar sıradan turtalar değiller; Jenna’nın kendini ifade şekli, aslında bir anlamda da günlükleri onlar.

Ayrıca bu filmle ilgili güzel bir de haber var. Altyazı'nın desteğiyle film "Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali" kapsamında 9 Mayıs Cuma saat 19.00’da Kızılırmak Sineması’nda gösterilecek. Hem yönetmeni anmak, hem de Juno’dan sonra bozulan hamilelik, özgürlük gibi konulardaki algımızı düzeltmek için filmi izlemeli. (Ankara'da bulunanlar bu gösterimi kaçırmamalı, diğerleriyse mutlaka bir yolunu bulup izlemeli). Ayrıca Keri Russell’ın Jenna rolünde çıkardığı harika performansı görmek için de.. Bir tür sanat eseri sayılabilecek turtaları en sonunda hak ettiği şekilde görmek de güzel.

*Altyazı Dergisi, Mayıs 2008

0 yorum

Be Kind Rewind


Michel Gondry’nin 2008 yapımı filmi.

Sinemanın yarattığı heyecan başka hiçbir şeyin heyecanına benzemez. Hele de bir parçası olunmuşsa ortaya çıkan filmin, gözleri parlar insanın izlerken, yerinde duramaz. Michel Gondry’den film izleme ve çekme deneyimi üzerine yeni şeyler öğrenmiyoruz belki ama bildiklerimizi yeniden çok büyük bir zevkle hatırlıyoruz. Film çekmek için büyük stüdyoların ve çok paraların gerekmediğini bazen sadece heyecanın da yettiğini söylüyor Gondry, Yaşasın sinema..

Michel Gondry yazdığı ve yönettiği filmlerle sinemaya nefes aldıran çok değerli bir yönetmen.. Eternal Sunshine of The Spotless Mind ile tüm zamanların en iyi filmlerinden birisini yapmış olmasına rağmen devamında izlediği yol ve yarattıkları daha da takdir edilesi.. Önce Science of Sleep ve ardından gelen Be Kind Rewind ile Charlie Kaufman olmadan yoluna devam eden Gondry biraz daha eğlenceli hale geldi..

İçinde kaybolduğumuz oyuncak gibi filmler yaratmaya başladı, yolculukları sevenlere daha bir yaklaştı..Her şey her zaman olduğu gibi yine garip ve farklı bu filmde.. Jerry, normal olmayan aklının peşinden gidip herkesi kontrol ettiğini düşündüğü elektrik santralini sabote etmeye çalışıyor, ortaya çıkan kazada bir şekilde manyetikleşiyor ve “be kind rewind” film kiralama dükkanının içindeki tüm kasetlerin silinmesine yol açıyor.. Normal olmayan akıllar sıra dışı bir çözüm buluyorlar ve silinen tüm kasetleri kendileri yeniden çekmeye başlıyorlar.. Böylece siparişe göre eski filmleri yeniden canlandırıp Swede’liyorlar!

Klasiklerin el kamerası ile yeniden canlandırılması fikri yeterince eğlenceliyken bir de Gondry görselliği ve çok sevdiğim Jack Black oyunculuğu ile kusursuz olmuş.. Gondry artık bana sınırsız gibi gelen hayallerinden kopanları yine sete dökmüş ve ortaya her anlamda olumlu bir düzensizlik yayılmış.. Film kendi içinde eğlenirken aynı zamanda sinema’nın önemli amaçlarından birisinin de eğlence olduğunu ve ekranda akan karelere bakmaksızın paralarını sayanların, sanatı sektörleştirenlerin asıl sorun olduğunu da vurgulamış..Yönetmenin yapısı gereği film hızla akarken arada verdiği mesajlar da sert vurgular ya da kesin yargılar içermiyor, şimdiye kadar mesajlarını ana konusunun yanına küçük ekler olarak sunmayı tercih etti hep Michel Gondry, bu tercihi de kendisini farklı kılanlar özelliklerden birisi..

Michel Gondy’i ya seversiniz ya da sevmezsiniz.. Genelde burası nettir ve ortası yoktur, filmden çıkan insanların yüzüne baktığınızda iki farklı ifade karşılar sizi.. Birincisi eğlenmeyi bilen ve Gondry’nin yazarkenki neşesini paylaşan bir ifadeyken, ikincisi “gerçek” dünyasından 2 saatlik bile olsa izin alamayan düz insanın anlam bekleyen ifadesidir.. Ortaya konanın absürt olduğunu düşünür ve absürtlüğe hayatında 2 saat bile olsa yer yoktur.. Bu yüzden filmin beğenilip beğenilmemesi açıkçası nasıl bir insan olduğunuza bağlı olarak değişiyor, benim yüzüm gülümsedi, uzun zamandır eğlenmediğim kadar eğlendim..

3 yorum

Los Lunes al Sol


Bir diğer deyişle Güneşli Pazartesiler... Yönetmen Fernando Leon de Aranoa'nın 2002 tarihli filmi. İspanya'nın Vigo isimli, tersaneleriyle ünlü minicik şehrinde geçiyor filmimiz. Vakti zamanında bu tersanelerden birinde çalışan fakat çalıştıkları tersane küresel sermayeye ve Kore'deki düşük maliyetlere yenik düşünce kapatıldığı için üç yıldır işsiz kalmış 7 tane arkadaşın işsizliğini anlatıyor. Gündüzlerini orada burada, marketlerde, sokaklarda ama özellikle güneşin altında gecelerini ise kendileri gibi eski tersane işçisi Rico'nun La Naval (Tersane) isimli barında geçiren adamlar bunlar. Santa, Lino, Jose, Amador, Sergei ve sonradan nasıl olduğu biraz şaibeli olmakla birlikte bir iş bulabilmiş olan Reina.

En birinci karakterimiz Javier Bardem'e 2002'de San Sebastian Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü getiren Santa. Hani uyuz olduğunuz ama sevmeden de duramadığınız adamlar vardır çevrenizde falan. Santa öyle bir şey. Anarşist ruhlu bir sosyalist. Gerçi Santa'nın sosyalizmi bilinçli mi ondan emin değiliz. Ama o kadar güzel anlatıyor ki bir şeyleri... Ağustos böceğine kapıyı açmayan karıncanın puştluğuna biz Santa'dan daha çok kızıyoruz; Reina'ya bir eniştesi olduğu için tiksintiyle bakıyoruz; Angela'nın elinden beleş peynirleri yerken İsviçre'de hem tanıştığımıza memnun olduğumuz hem de birileriyle vedalaştığımız için Spregel demek lazımmış demek ki diyoruz.

Sonra biz Jose'yi de çok seviyoruz. Bir balık işleme tesisinde üç kuruş maaşa çalışıp üzerindeki balık kokusunu takıntı haline getiren karısını "denizkızı" diye sevişiyle gönül telimizin titrediğini hissediyoruz. Amador'u terk eden karısını hiç tanıyamasak da banyodaki havlu askısının boşluğunda içimiz burkuluyor; odadan çıkarken ışıkları söndürmeden edemiyoruz. Lino'nun vapur tuvaletinde yaşadığı Garnier fiyaskosu gözlerimizi doldururken kaybolan kül çanağının ardından biz de kahkahalarla gülüyoruz. Sonuç olarak bu filmi çok seviyoruz, herkes izlesin istiyoruz.

Hissiyatı bir kenara bırakırsak Ken Loach sinemasıyla çok karşılaştırılan bir film Güneşli Pazartesiler. Bunda işçi sınıfının sorunlarını özellikle Avrupa Birliği ve küreselleşme bağlamında anlatmasının etkisi aşikar. Ama bence de Aranoa Loach'ın yapamadığı bir şeyi yapıyor. Bir şeyleri gözümüze gözümüze sokmadan, ve hatta anlatmaktan bile çekinirmiş gibi anlatarak, söylemek istediğini söylüyor. Belki de bunda İrlanda-İspanya farkı ve bizim "Akdeniz insanı" İspanyollara yönelik sevgimizin boyutunun da etkisi vardır.

Bu kadar övdükten sonra filmle ilgili bir de eleştiri gerekirse bence müzikleri pek zayıftı. Kötü demiyorum, gayet duygusaldı müzikler ama ne bileyim biraz silik miydi geri mi kalmıştı neydi? Bana eksik gibi geldi.

Filmle ilgili bir de trivia verelim: 2002 yılı Oscar'larına İspanya'dan En İyi Yabancı Dilde Film kategorisinde yarışması adına Güneşli Pazartesiler'in gitmesine karar vermiş İspanyol jüri; bunu yaparken Pedro Almadovar'ın (ki hastasıyız ailecek) Hable con Ella'sını elemek durumunda kalmışlar. Fakat enteresandır Akademi Güneşli Pazartesiler yerine Konuş Onunla'yı almış yine de yarışmaya. Ah sermaye gözün kör olsun demek mi lazımdır acaba? Bu arada sizin de İspanyolcanız benim gibi 3-5 kelimeden ve film adlarından ibaretse filmin bir yerinde Santa ve Jose konuşurlarken "hable con ella" cümlesini duymak da pek sevimli oluyor.

Not: Çoook uzun zamandır yazmamıştım buraya, özlemişim; bayağıdır yazmaya değer bir film izleyemediğimden olsa gerek...

2 yorum

3. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali


Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, 1–10 Mayıs tarihleri arasında İstanbul, İzmir ve Ankara'da eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek. Daha sonra, Adana, Artvin, Bursa ve Eskişehir’i dolaşacak festivalin bu yılki teması; “Emeği Gören Kamera, Sokağa Çıkan Sinema”.

25 ülkeden 50 filmin gösterileceği festivalde Ken Loach'un 1969 tarihli filmi "Kes", Erden Kıral'ın "Bereketli Topraklar Üzerinde", Şerif Gören'in "Yol" filmleri de var.

Filmlerin gösterim yerleri, İstanbul için, Fransız Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi, Yeşilçam Sineması ve İstanbul Halkevi Salonu; Ankara için, TMMOB İMO Konferans Salonları; İzmir içinse Dr. Selahattin Akçicek Kültür Merkezi, Alsancak Kültür Merkezi ve Güzelyazılı Kültür Merkezi.

ayrıntılı bilgi


0 yorum