Revolver
Waitress
Adrienne Shelly’nin 2007 tarihli üçüncü filmi Waitress ve ne yazık ki son filmi. Apartmanında tesisatçıyla yaşadığı bir gürültü tartışması nedeniyle 1 Kasım 2006’da öldürülmüş Shelly, yazdığı, yönettiği ve oynadığı filminin gösterildiğini görememiş.* Bu bilgiyle izlendiğinde film, benim gibi film boyunca ağlamayı neredeyse hiç kesmemek mümkün.
Jenna (Keri Russell), çok güzel turtalar yapan bir aşçı ve garsondur. Kıskanç ve baskıcı kocasından kurtulmak için para biriktirir. Ancak bu sırada hamile kaldığını öğrenir. Bebeği istemediği halde kürtajı hiç düşünmez, ama planlarını da değiştirmez. Para biriktirmeye devam eder, turta yarışmasını kazanıp yeni bir hayata başlamak ister. Bütün bunlar olurken kasabaya yeni bir jinekolog gelir. Kocasının tam tersi olan Dr. Pomatter kibar ve ilgilidir. Aralarında önce bir seks ilişkisi başlar, daha sonra ise bu güzel bir yakınlığa dönüşür. Jenna’nın hamileliği ilerler, onun tek istediği hala hayatını değiştirmektir. Yüzünde her zaman her şeye katlanabilen bir ifade vardır. Bunun da nedeni yaptığı “Earl’ün bebeğini istemiyorum”, “Kendine acıyan zavallı hamile” gibi adlar verdiği turtalarıdır. Üzgün olduğu anlarda kafasında hep yeni turtalar planlar, bu nedenle de sadece hayatta kalmaz aynı zamanda güçlü de kalır. Ama asıl gücü kucağına bebeğini aldığında kazanır.
Birlikte çalıştığı ve çok yakın olduğu Becky (Cheryl Hines) ve Down’un (Adrienne Shelly) hediye ettiği kitap sayesinde bebeğine mektup yazar Jenna. İkinci rahatlama alanı da budur. Muhteşem güzellikteki ilk mektubundan sonra bu mektuplar –turta isimleri gibi- ruh haline göre şekillenir. “Sevgili bebek” ile başlayan mektuplar, bazen “sevgili lanet bebek”e dönüşür. Özellikle sakladığı paralar ortaya çıkınca, kocasına açıklama olarak bebeğe beşik almak için para biriktirdiğini söylemesinden sonraki mektubu inanılmazdır; “Sevgili lanet bebek, eğer beşiğini nasıl aldığımızı öğrenmek istersen anlatacağım. Senin beşiğin benim yeni bir hayata başlayabilmek için biriktirdiğim parayla alındı. Seni beşiğe her yatırışımda şöyle düşüneceğim; lanet bebek, lanet beşik, bu lanet hayata sıkışıp kaldım.”
Ama neyse ki bu hayata sıkışıp kalmaz Jenna, filmin sonunu söylüyorum farkındayım, ama bunu söylemekten gerçekten keyif alıyorum ki Jenna özgürlüğünü kazanır, yepyeni bir hayata başlar. Filmi izlerken Fırat Yücel’in Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında yazdığı yazıyı düşündüm. Bir kadın olarak ben bile Jenna’nın iki erkekten birini seçip o hayatı yaşayacağını düşündüm. Evli olmasına rağmen Dr. Pomatter ile birlikte kaçabileceklerini sandım. “Yeşilçam Melodramları” dediğimiz filmlerin düşünce yapımızı nasıl etkilediğinden söz ediyordu yazısında Fırat Yücel*, üstelik sadece erkeklerin değil ne yazık ki bu konuda kadınların da düşünce yapısını etkilemiş ve “iki erkekten biri” seçeneği bir tür ezber haline gelmiş. Oysa Jenna üçüncü seçeneği, özgürlüğü seçiyor. Bebeğini kucağına aldıktan sonra, yanındaki iki erkeği de flu olarak görüyoruz ve hastaneden kocası parayı ödemediği için kovulsa da dimdik çıkıyor Jenna, turtalarından ve kızından oluşan yepyeni bir hayatı seçiyor. Artık gözleri üzgün bakmıyor, ama içlerinde hala hayatın anlamı saklı.
Ben çok ağladım evet, yukarıda söylediğim nedenler yüzünden, ama film çok da eğlenceli zaman zaman. Bir kadının özgürlük yolunun pastalardan geçmesi fikri beylik gelebilir ilk bakışta, ama öyle değil. Çünkü bunlar sıradan turtalar değiller; Jenna’nın kendini ifade şekli, aslında bir anlamda da günlükleri onlar.
Ayrıca bu filmle ilgili güzel bir de haber var. Altyazı'nın desteğiyle film "Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali" kapsamında 9 Mayıs Cuma saat 19.00’da Kızılırmak Sineması’nda gösterilecek. Hem yönetmeni anmak, hem de Juno’dan sonra bozulan hamilelik, özgürlük gibi konulardaki algımızı düzeltmek için filmi izlemeli. (Ankara'da bulunanlar bu gösterimi kaçırmamalı, diğerleriyse mutlaka bir yolunu bulup izlemeli). Ayrıca Keri Russell’ın Jenna rolünde çıkardığı harika performansı görmek için de.. Bir tür sanat eseri sayılabilecek turtaları en sonunda hak ettiği şekilde görmek de güzel.
*Altyazı Dergisi, Mayıs 2008
Be Kind Rewind

Michel Gondry’nin 2008 yapımı filmi.
Sinemanın yarattığı heyecan başka hiçbir şeyin heyecanına benzemez. Hele de bir parçası olunmuşsa ortaya çıkan filmin, gözleri parlar insanın izlerken, yerinde duramaz. Michel Gondry’den film izleme ve çekme deneyimi üzerine yeni şeyler öğrenmiyoruz belki ama bildiklerimizi yeniden çok büyük bir zevkle hatırlıyoruz. Film çekmek için büyük stüdyoların ve çok paraların gerekmediğini bazen sadece heyecanın da yettiğini söylüyor Gondry, Yaşasın sinema..
Michel Gondry yazdığı ve yönettiği filmlerle sinemaya nefes aldıran çok değerli bir yönetmen.. Eternal Sunshine of The Spotless Mind ile tüm zamanların en iyi filmlerinden birisini yapmış olmasına rağmen devamında izlediği yol ve yarattıkları daha da takdir edilesi.. Önce Science of Sleep ve ardından gelen Be Kind Rewind ile Charlie Kaufman olmadan yoluna devam eden Gondry biraz daha eğlenceli hale geldi..
İçinde kaybolduğumuz oyuncak gibi filmler yaratmaya başladı, yolculukları sevenlere daha bir yaklaştı..Her şey her zaman olduğu gibi yine garip ve farklı bu filmde.. Jerry, normal olmayan aklının peşinden gidip herkesi kontrol ettiğini düşündüğü elektrik santralini sabote etmeye çalışıyor, ortaya çıkan kazada bir şekilde manyetikleşiyor ve “be kind rewind” film kiralama dükkanının içindeki tüm kasetlerin silinmesine yol açıyor.. Normal olmayan akıllar sıra dışı bir çözüm buluyorlar ve silinen tüm kasetleri kendileri yeniden çekmeye başlıyorlar.. Böylece siparişe göre eski filmleri yeniden canlandırıp Swede’liyorlar!
Klasiklerin el kamerası ile yeniden canlandırılması fikri yeterince eğlenceliyken bir de Gondry görselliği ve çok sevdiğim Jack Black oyunculuğu ile kusursuz olmuş.. Gondry artık bana sınırsız gibi gelen hayallerinden kopanları yine sete dökmüş ve ortaya her anlamda olumlu bir düzensizlik yayılmış.. Film kendi içinde eğlenirken aynı zamanda sinema’nın önemli amaçlarından birisinin de eğlence olduğunu ve ekranda akan karelere bakmaksızın paralarını sayanların, sanatı sektörleştirenlerin asıl sorun olduğunu da vurgulamış..Yönetmenin yapısı gereği film hızla akarken arada verdiği mesajlar da sert vurgular ya da kesin yargılar içermiyor, şimdiye kadar mesajlarını ana konusunun yanına küçük ekler olarak sunmayı tercih etti hep Michel Gondry, bu tercihi de kendisini farklı kılanlar özelliklerden birisi..
Michel Gondy’i ya seversiniz ya da sevmezsiniz.. Genelde burası nettir ve ortası yoktur, filmden çıkan insanların yüzüne baktığınızda iki farklı ifade karşılar sizi.. Birincisi eğlenmeyi bilen ve Gondry’nin yazarkenki neşesini paylaşan bir ifadeyken, ikincisi “gerçek” dünyasından 2 saatlik bile olsa izin alamayan düz insanın anlam bekleyen ifadesidir.. Ortaya konanın absürt olduğunu düşünür ve absürtlüğe hayatında 2 saat bile olsa yer yoktur.. Bu yüzden filmin beğenilip beğenilmemesi açıkçası nasıl bir insan olduğunuza bağlı olarak değişiyor, benim yüzüm gülümsedi, uzun zamandır eğlenmediğim kadar eğlendim..
Los Lunes al Sol
En birinci karakterimiz Javier Bardem'e 2002'de San Sebastian Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü getiren Santa. Hani uyuz olduğunuz ama sevmeden de duramadığınız adamlar vardır çevrenizde falan. Santa öyle bir şey. Anarşist ruhlu bir sosyalist. Gerçi Santa'nın sosyalizmi bilinçli mi ondan emin değiliz. Ama o kadar güzel anlatıyor ki bir şeyleri... Ağustos böceğine kapıyı açmayan karıncanın puştluğuna biz Santa'dan daha çok kızıyoruz; Reina'ya bir eniştesi olduğu için tiksintiyle bakıyoruz; Angela'nın elinden beleş peynirleri yerken İsviçre'de hem tanıştığımıza memnun olduğumuz hem de birileriyle vedalaştığımız için Spregel demek lazımmış demek ki diyoruz.
Sonra biz Jose'yi de çok seviyoruz. Bir balık işleme tesisinde üç kuruş maaşa çalışıp üzerindeki balık kokusunu takıntı haline getiren karısını "denizkızı" diye sevişiyle gönül telimizin titrediğini hissediyoruz. Amador'u terk eden karısını hiç tanıyamasak da banyodaki havlu askısının boşluğunda içimiz burkuluyor; odadan çıkarken ışıkları söndürmeden edemiyoruz. Lino'nun vapur tuvaletinde yaşadığı Garnier fiyaskosu gözlerimizi doldururken kaybolan kül çanağının ardından biz de kahkahalarla gülüyoruz. Sonuç olarak bu filmi çok seviyoruz, herkes izlesin istiyoruz.
Hissiyatı bir kenara bırakırsak Ken Loach sinemasıyla çok karşılaştırılan bir film Güneşli Pazartesiler. Bunda işçi sınıfının sorunlarını özellikle Avrupa Birliği ve küreselleşme bağlamında anlatmasının etkisi aşikar. Ama bence de Aranoa Loach'ın yapamadığı bir şeyi yapıyor. Bir şeyleri gözümüze gözümüze sokmadan, ve hatta anlatmaktan bile çekinirmiş gibi anlatarak, söylemek istediğini söylüyor. Belki de bunda İrlanda-İspanya farkı ve bizim "Akdeniz insanı" İspanyollara yönelik sevgimizin boyutunun da etkisi vardır.
Bu kadar övdükten sonra filmle ilgili bir de eleştiri gerekirse bence müzikleri pek zayıftı. Kötü demiyorum, gayet duygusaldı müzikler ama ne bileyim biraz silik miydi geri mi kalmıştı neydi? Bana eksik gibi geldi.
Filmle ilgili bir de trivia verelim: 2002 yılı Oscar'larına İspanya'dan En İyi Yabancı Dilde Film kategorisinde yarışması adına Güneşli Pazartesiler'in gitmesine karar vermiş İspanyol jüri; bunu yaparken Pedro Almadovar'ın (ki hastasıyız ailecek) Hable con Ella'sını elemek durumunda kalmışlar. Fakat enteresandır Akademi Güneşli Pazartesiler yerine Konuş Onunla'yı almış yine de yarışmaya. Ah sermaye gözün kör olsun demek mi lazımdır acaba? Bu arada sizin de İspanyolcanız benim gibi 3-5 kelimeden ve film adlarından ibaretse filmin bir yerinde Santa ve Jose konuşurlarken "hable con ella" cümlesini duymak da pek sevimli oluyor.
Not: Çoook uzun zamandır yazmamıştım buraya, özlemişim; bayağıdır yazmaya değer bir film izleyemediğimden olsa gerek...
3. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, 1–10 Mayıs tarihleri arasında İstanbul, İzmir ve Ankara'da eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek. Daha sonra, Adana, Artvin, Bursa ve Eskişehir’i dolaşacak festivalin bu yılki teması; “Emeği Gören Kamera, Sokağa Çıkan Sinema”.
25 ülkeden 50 filmin gösterileceği festivalde Ken Loach'un 1969 tarihli filmi "Kes", Erden Kıral'ın "Bereketli Topraklar Üzerinde", Şerif Gören'in "Yol" filmleri de var.
Filmlerin gösterim yerleri, İstanbul için, Fransız Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi, Yeşilçam Sineması ve İstanbul Halkevi Salonu; Ankara için, TMMOB İMO Konferans Salonları; İzmir içinse Dr. Selahattin Akçicek Kültür Merkezi, Alsancak Kültür Merkezi ve Güzelyazılı Kültür Merkezi.
ayrıntılı bilgi
Grace is Gone
"Lonesome Jim" filminin senaristi James C. Strouse’ın yönetmen olarak ilk filmi. İstanbul Film Festivali’nde “Amerikan Bağımsızları” bölümünde gösterildi. Ancak konusunu ele alış şeklini pek bağımsız bulmayanlar da oldu.
Amerikan Bağımsızları özellikle takip ettiğim bir bölüm oldu festivalde, ancak - sürekli söylediğimiz gibi- bağımsızlar artık bildiğimiz gibi değil. Bu ayrı ve upuzun başka bir yazının konusu. Gelelim bu filme;
Stanley iki kız babası ve asker eşidir. Gözlerindeki problem nedeniyle çok sevdiği ordudan ayrılmak zorunda kalmış, şimdi karısının görevden dönmesini kızlarıyla birlikte evde beklemektedir. Disiplinli ve ilgili bir babadır. Karısının dönmesini beklerken ölüm haberi gelir. Ancak bunu kızlarına söyleyemez ve onlara bir yolculuk önerir. Küçük kız Dawn’ın gitmek istediği yere, “Büyülü Bahçeler”e doğru yola çıkarlar. Abla Heidi ise durumdan şüphelenir. Hem fazlasıyla mantıklı bir çocuk olduğu için hem de babasının işe gitmeyen ve eğlenmeye çalışan hallerine alışkın olmadığı için. Bu yolculuk sırasında Stanley onlara ölüm haberini nasıl vereceğini düşünüp durur, ara sıra telefon açıp karısının telesekreterdeki sesinden bile yardım ister.
Filmin savaşla ilgili düşüncesine gelince; Stanley bir vatansever olduğunu, Irak’ta yaptıkları şeyin doğru olduğunu ve bunun bir görev olduğunu düşünmektedir. Ona muhalif olarak gösterilen amca John ise işsiz ve hala ne yapmak istediğini bilmeyen, oy bile kullanmayan biridir. Açıkçası muhalif sesi böyle göstermek ve onun karşısında Stanley’i daha güçlü çizmek filmin düşüncesine dair soru işaretleri bırakıyor. Öte yandan büyük kızın televizyondan savaşla ilgili haberleri takip etme çabasının engellenmesi, hatta bu konuyla ilgili düşünmesinin bile yasaklanması bu vatansever tavrın nasıl baskıcı olduğunu da gösteriyor. Aslında güya vatan uğruna orada boşu boşuna ölen bir askerin ailesinin nasıl parçalandığını göstermek de savaş karşıtı bir tavır sayılabilir, ama pek sert ve keskin bir eleştiri sayılamaz. Keşke amca karakterini bu kadar aciz çizmeseydi yönetmen de ne düşündüğünden biraz olsun emin olabilseydik.
John Cusack iki çocuk babası, biraz kilolu ve gözlükle haliyle de muhteşem, iki çocuk da çok iyi oynuyorlar, ama özellikle Heidi rolünde Shélan O'Keefe çok iyi. Filmin sonunda ağlamak mümkün, ama “bana ne Irak’ta ölen bir askerden ona üzülecek değilim ya” diyenler oldu, olacaktır da. Tabi yönetmen Amerikalı ve vatan tehlikede masalına inanıp orda boşu boşuna ölen askerlerine de üzülüyor olabilir. Ancak filmi düşüncesini net bir şekilde ortaya koymuyor.
Die Welle
Dennis Gansel’in yönettiği gerçek bir olaydan esinlenen aynı adlı romandan uyarlama 2008 yapımı Alman filmi.
Rainer Wenger (Jürgen Vogel) adlı bir öğretmen okulda anarşizm dersi vermek ister, ancak bu "tehlikeli" konuyu çok fazla istediği için okul yönetimi dersi ona vermeyip totalitarizmi uygun görürler. Derslerin başında çocuklar ortak bir düşüncenin etrafında toplanamayacak kadar inançsız görünmektedirler, yeni bir nazi hareketinin Almanya’dan doğmayacağına da kesinlikle inanırlar. Ancak Wenger bunun nasıl mümkün olabileceğini onlara ispatlar, kısa sürede bu inançsız gruptan “dalga” adlı faşist bir hareket oluşur ve işler kontrolden çıkar.
Gerçek bir olaya dayandığını bilmek filmi izlerken tüylerimizin ürpermesine neden oluyor. Bir şeylere inanma ihtiyacının ve ait olma hissinin nerelere varabileceğini açıkça görüyoruz film boyunca. Yeni bir faşist örgütlenmenin çıkmayacağına kesinlikle inandıkları bir ülkeden ortak bir selamlaşma, üniforma, logo altında birleşilince farkında bile olmadan faşizm doğuyor ve hemen kendinden olmayanı dışarıda bırakma, yargılama, şiddet başlıyor. Adım adım sürüklendikleri şeyi açıkça biri göstermediğinde tehlikesini bile göremiyor, içinde oldukları şeyin farkına bile varmıyorlar. Muhalif davrananları korkutma yoluna gidiyor, hiçbir farklılığa tahammül edemiyorlar. Başlangıçta totaliter bir yönetimin ne olduğunu bile pek bilmiyorlar, aslında içinde oldukları süre boyunca da hala biliyor sayılmazlar. Çünkü bir şeyin altında birleşmek her şeyden önemli hale geliyor, hiçbir şeyi sorgulamak gerekmiyor, üstelerindeki beyaz gömlek kendilerinden olduğunu gösterdiği sürece birbirlerinin yanlarında oluyorlar ne yaparlarsa yapsınlar. Sadece çocuklar değil Wenger de kısa zamanda faşist bir lider olmanın tuzaklarına düşüyor, bu deneyi gidebileceği yere kadar götürmek istiyor, ancak artık kontrolden çıktığını kabul etmek zorunda kalıyor. Durdurmak için çok geç kalsa da..
Filmin temposu çok hızlı. Kamera çoğu zaman hızıyla baş döndürüyor. Olay örgüsü de çok hızlı gelişiyor, her şey hemen olup bitiyor sanki. Bu hız konu için uygun olsa da karakterlerle ilgili bilgi verirken klişelere başvurmasına neden oluyor sanki yönetmenin. Çünkü bunun için ayrıca zamanı kalmıyor hiç. Bu nedenle bazen kişilerin ağzından açıklamalar duymak zorunda kalıyoruz. Finali de biraz olmamış hissi bırakıyor. Film sadece sonda yavaşlıyor, her şeyi idrak etme anı olduğu için anlaşılabilir böyle olması, ama sanki biraz etkileyici olsun diye çekilmiş gibi duruyor.
İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma’da Jüri Özel Ödülü alan film yanılmıyorsam kısa bir süre sonra gösterime girecek. Mutlaka izlenmeli.
The Bank Job

2008 yapımı Roger Donaldson filmi..
Ön tanımlı olarak başrolünde Jason Statham'ın yer aldığı her türlü aksiyon filmine sempati duyar ve severim.. Filmi izledikten sonra da pek objektif olamam ve güzel olarak kabul ederim..
Oceans serisinden bildiğimiz "hırsızlık aksiyonu" olayının biraz daha gelişmişi var bu filmde.. Martine Love (Saffron Burrows) yeni bağlantısı sayesinde bir iş alır.. Ulusal Güvenlik bir bankanın soyulmasını ve özel kasalardan birisinde bulunan kraliyet ailesine ait fotoğrafların alınmasını ister.. Martine eskiden tanıdığı ve sevdiği Terry ile bu işe girer, kısa zamanda takım kurulur ve soygun planlanır.. Soygun arada yaşanana aksaklıklara rağmen planlandığı gibi yapılsa da elde ettikleri belgelerin ucu çok fazla kötü adama dokunduğundan işler karışır..
Beklediğimden daha iyi bulduğum bir film oldu The Bank Job.. Olayları birbirine bağlayışı ve konuyu işleme şekli açısından gayet başarılı, aynı zamanda bir aksiyon filminin tüm heyecanını yaşatıyor, kısa zamanda başlayıp bitiyor..
Terry rolüyle aksanına hasta olduğum Jason Statham yine muhteşem iş çıkartmış, mümkünse kendisi hep böyle rollerde oynasın, fantastik sinemadan uzak dursun.. Biz onu bu İngiliz filmlerinde bir şeyler planlayan adam haliyle seviyoruz.. The History Boys'dan sonra çok farklı gelse de Stephen Campbell Moore adamı da iyi bir oyunculuk sergilemiş.. Filmin senaryosu da etkileyici olmuş, gerçek hayat hikayesinden senaryo uyarlamak zor iştir, nereye nasıl dokunmanız gerektiğini -hele böyle bir olayda- bilemezsiniz, ama iyi kotarmışlar..
Kısaca hızlı geçmesi gereken zamanlarınız için, üzerine düşünülmeyecek, keyifle izlenip tüketilecek güzel bir aksiyon filmi yaratılmış.. Bu tarz filmler için bir haftasonu bile yapabilirim..
Smiley Face
Ev arkadaşının "özel" keklerini yiyen ve zaten güzel olan kafasını iyice uçuran karakterimizin maceralarını izlediğimiz ilginç bir yapım.. Pek bir şey anlatma derdi olmayan ancak konusunu işlerken epey güldüren basit filmlere temiz bir örnek gibi.. Başroldeki Anna Faris, oynadığı Jane F. karakterinin gerektirdiklerini çok iyi aktarmış, yüzündeki ifadeden her şeyin kontrolden çıktığını kolayca anlayabiliyoruz.. Aslında bu oyunculuk filmi tahammül sınırları içerisine çekiyor, yoksa günlük maceralar ve araya iliştirilmiş gibi duran komünist manifesto sosu filmin referanslarını arttırmaktan başka bir şey yapmıyor.. Zaten film yarattığı atmosfer içerisinde hiçbir şeyi eleştirecek ciddiyete ulaşamıyor..
Boş zamanda izlenebilecek ve eğlence için tüketilebilecek filmden birisi olmuş Smiley Face, sanki kafası iyi olan Pee Wee maceraları gibi bir şey.. Sonunda kamu hizmeti ve yoldan çıkmanın bedelinin gösterilmesini pek gerekli bulmadım, bir çeşit zorlama mesaj gibi duruyor kafası güzel/ yolu topluma göre ters insanlara..
Pek fazla bir şey yazamıyorum filmle ilgili, yazma denemlerimin birçoğu da başarısız oldu.(düşünün en başarılı hali bu) Pek anlatılabilecek ve düşündürdükleri aktarılabilecek bir film değil, zaten ne karakteri ne izleyicisi bir şey düşünüyor, sürüklenip gidiyoruz sadece zaman geçiyor..
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali #2
İstanbul Film Festivali sona erdi, ödüller sahiplerini buldu. Bakalım Yumurta'nın Altın Lalesi de tartışılacak mı? Tatil Kitabı'nı izleyemedim, ancak merakım iyice arttı. Ödüller;
“Sinema Onur Ödülü”; Alexander Sokurov
Uluslararası Yarışma:
Altın Lale Ödülü; “Yumurta” (Semih Kaplanoğlu)
Jüri Özel Ödülü; “Tehlikeli Oyun / Die Welle” (Dennis Gansel, Almanya)
Ulusal Yarışma:
En İyi Türk Filmi; “Tatil Kitabı” (Seyfi Teoman).
En İyi Yönetmen; “Nokta” ile Derviş Zaim.
En İyi Kadın Oyuncu; “Gitmek” filmindeki rolü ile Ayça Damgacı.
En İyi Erkek Oyuncu; “Ara” filmindeki rolü ile Serhat Tutumluer.
Jüri Özel Ödülü; “Ara”.
Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI Ödülleri:
Uluslararası Yarışma; "Ben X" (Nic Balthazar, Belçika).
Ulusal Yarışma; “Tatil Kitabı” (Seyfi Teoman).
Sinemada İnsan Hakları yarışmasındaki Avrupa Konseyi Sinema Ödülü (FACE):
“Kör Dağ / Mang Shan” (Li Yang, Çin)
Radikal Gazetesi Halk Ödülü:
Uluslararası Yarışma; “Yumurta” (Semih Kaplanoğlu)
Ulusal Yarışma; "Ulak" (Çağan Irmak).
kaynak; iksv.org
Mýrin
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali “Uluslararası Yarışma” bölümünde yer alan İzlanda tarihinin en yüksek hasılatlı filmi. Festivalde Börn (Çocuklar), Foreldrar (Ebeveynler) ikilemesiyle birlikte üç İzlanda filmi var ve hepsi de burda ayrıca incelenmeyi hak ediyor.
Film, İzlanda’da oldukça ünlü olan bir kitap serisinden uyarlanmış. Bir cinayet hikayesi bu, ancak bildiğimiz tüm suç filmlerinden ayrılan bir tarafı var filmin. Bu fark da dedektif karakterini canlandıran Ingvar Eggert Sigurðsson’ın belirttiği gibi “İzlanda yapımı bir suç filmi” olması. Çünkü bildiğimiz neredeyse hiçbir klişe yok filmde. Bütün deliller incelenip adım adım sona yaklaşılmıyor. Hatta deliller göz önünde durduğu halde kimse görmüyor, katil gelip dedektifleri buluyor..
Konuyu tam olarak nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Bir yanda genetik bir hastalık sonucu kızını kaybetmiş ve bu hastalığı takıntı haline getirip araştırma yapan bir adam. Öte yanda bir cinayetle uğraşan ve kızıyla sorunları olan bir dedektif . İki olayı birbirine bağlayan bir tecavüzün yarattığı soru işaretleri.. Dedektif olayı çözmeye, adam kızının ölümü ve kendisi hakkındaki gerçeklere ulaşmaya çalışırken de İzlanda ile ilgili bir sürü şey öğreniyoruz. Ülkede herkesin genetik bilgilerinin saklandığı bir merkez olduğunu, polisin silah kullanmak yerine olaya müdahale etmek için cama vurduğunu, morgdan ceset çalınabildiğini…
Bildiğimiz dedektif filmlerine kesinlikle hiç benzemiyor bu film, ama yine Sigurðsson’ın söylediği “İzlanda’da suç oranı çok düşük” bilgisi aklımızda oluyor film boyunca. Suça hazırlıksız bir toplumun filmini izlediğimizi biliyoruz. Bu nedenle her şey gerçekçi görünüyor, morgdan ceset çalınmasını da, genetik merkezinin sistemlerine girilmesini de, cinayetin olduğu evin kapısındaki kanın araştırılmamasını da anlayabiliyoruz böyle olunca. Her şeyin saat gibi işlediği ve adım adım sonuca giden filmlerden bıktıysanız bu film tam size göre. Gerçekçi, kusurlu, soğuk ve tuhaf bir suç filmi.
The Saint Of Fort Washington
Bazı filmler, sanki insanı zorla ağlamaya itmek için yer yer ajitatif öğelerle bezenmiş izlenimi uyandırır ya, bu film onlardan değil. Henüz sağ yanağımdaki gözyaşı kurumadan, tam bir "sinemadan çıkmış insan" gibi yazmam gerekirse şunu diyeyim: "Gerçek" bir film.
Beyoğlu Sineması

"Beyoğlu Sineması Kapanmasın!" demek için bile sanırım geç kaldık. Yaklaşık 20 yıldır farklı filmlere gösterim şansı veren, kaçırdığımız filmleri yakalamamızı sağlayan Beyoğlu Sineması, temmuz ayı itibariyle daha fazla dayanamayıp kapanıyor. Benim için çok önemli bir yeri var bu salonun, çok üzgünüm. Umarım hala birşeyler değişebilir.
Sinemanın ortaklarından Temel Kerimoğlu ve Baha Serter'in konuyla ilgili yayınladıkları metin;*
"Birkaç yıldır kendi kendini idare eden Beyoğlu Sineması'nı, artık sabit giderlerini ödeyemez hale geldiği için, -eğer bir çıkış yolu bulamazsak- bu yazı çıkaramayacağından, 2008 Temmuz'unda kapatma kararı aldık. 10 Aralık 1989 tarihinde Halep pasajındaki dükkânları kiralayıp, yıkıp, sinema yapmamız, gazetelerde, "Yıllardır sinemalar kapatılıp pasajlar yapıldı. Şimdi pasajı sinema yapıyorlar!" şeklinde haber oldu. Gerçekten Beyoğlu Sineması'nı yoktan yapmıştık, yaratmıştık. Çok gururlanmıştık.
Beyoğlu Sineması'nda 19 yıl boyunca, Güney Amerika'dan Avustralya'ya, İran'dan Kanada'ya kadar çeşitli ülkelerin sinemalarından örneklerle program yapmaya gayret ettik. Bu yüzden, sinemayı yaptığımız yıldan beri İstanbul Film Festivali'nin aralıksız gösteri yaptığı salonlardan, Eurimages'ın Türkiye'de desteklediği ilk sinemalardan biri olduk.
Küreselleşen dünyanın ekonomik yapısından, serbest ekonominin kurallarından haberdarız. Dolayısıyla, sinemanın Türkiye'nin sosyal dünyasındaki yerinden, İstanbul'daki sinema seyircisinin yaşam tarzından, hayat ritmindeki değişimden, bakkalların-kasapların akibetinden, korsan CD satışlarından, sinema kelimesi yerine "hom teatır" demenin sosyal bir farklılık yarattığını düşünenlerden, uzun uzun sözetmek mümkün. Örneğin "Sürgün" filmini TV'den seyretmekle sinema salonu perdesinde seyretmek arasındaki farkın estetik dünyamız üzerindeki etkileri üzerine de yazabiliriz. Ama bunları tekrar dile getirmek, ne üzüntümüzü azaltır, ne de bildiğiniz şeyleri tekrarlamak, Beyoğlu Sineması'nın bugünkü durumunu değiştirir.
Üzüntümüz kadar güçlü olan korkumuzdan sözetmek isteriz.
Beyoğlu Sineması ilk olacak. Sırada Emek var Alkazar var, Yeşilçam Sineması var. Anadolu sinemalarının hali, başka bir konu. Görünen o ki, Hollywood filmlerini eksiksiz izleyebileceğiz. Kimilerini de ABD'lilerle aynı anda. Ama sadece onları izleyebileceğiz. Mihalkov'un 12'si sadece festivalde gösterilebilecek. Gus Van Sant'ın "Paranoid Park"ın seansları iptal olacak. "Sürgün"ü, koskoca İstanbul'da iki haftada 600 kişi izlemeyecek. En sonunda, bu filmler ithal edilmeyecek. Yapılan Türk filmleri de, gösterime girebilmek için, "iş yapan" örnekler gibi olacak. Bu tek renklilik, kabul edilebilir değil. Ama direnme gücümüz kalmadı."
* akbanksanat.com
The King
Pastör David Sandow (William Hurt), papazlığa başlamadan, kendi tabiriyle "tanrı ile tanışmadan" önce bir hata yapmıştır.. Bir süre para yedirerek beraber olduğu Yolanda ismindeki bir kadından bir çocuğu olmuş ve o çocuk yıllar sonra babasını, onu kabul etmesi için ziyarete gelmiştir.. Bu, Elvis'tir. 3 yıl boyunca bağlı olduğu deniz kuvvetlerinden terhis olan Elvis (Gael García Bernal), oturmuş bir aile düzeni olan babasının hayatını yerle bir edecektir ama henüz o bile bunun farkında değildir. Üvey kardeşi olduğunu bildiği Malerie (Pell James) ile aşk yaşamaya başlayan, bir pizzacıda kendisine iş bulan, kısacası iyiden iyiye, ait olmadığı bir ailenin ve yerleşim yerinin düzenine ayak uydurmaya ve onlara alışmaya başlayan Elvis için işler, ilahiyat fakültesini kazanan, üvey kardeşi Paul (Paul Dano)'u bir sinir anında bıçaklaması ve onun hayatına son vermesi ile birlikte karışmaya başlayacaktır. David'in eşi Twyla (Laura Harring), eşinin gayrımeşru bir çocuğu olduğundan haberdardır ve bir gün bu gerçekle yüzleşeceklerinin de farkındadır ancak elinden de bir şey gelmemektedir.. Elvis, pişmanlığının verdiği acıyla Malerie'ye, abisini öldürdüğünü itiraf eder. Hâlâ tam olarak sona gelinmiş sayılmaz.. taa ki, babası onun öz oğlu olduğunu herkese itiraf edene kadar..
Y Tu Mamá También
Öncelikle belirtmeliyim ki filmi Gael Garcia Bernal için seyrettim. Her filmde apayrı bir kişiliğe bürünen, bende ayrı bir yeri olan bu enfes adam için geçtim filmin karşısına. Yönetmen Alfonso Cuarón, 2001 yılında izleyiciyle buluşturduğu bu tam olarak "yol hikayesi" denilemeyecek filmi için bir İspanyol küfrünü isim olarak seçmiş. Filmdeki çeşitli diyaloglarda da duyabiliyoruz bunu.






