Grace is Gone
"Lonesome Jim" filminin senaristi James C. Strouse’ın yönetmen olarak ilk filmi. İstanbul Film Festivali’nde “Amerikan Bağımsızları” bölümünde gösterildi. Ancak konusunu ele alış şeklini pek bağımsız bulmayanlar da oldu.
Amerikan Bağımsızları özellikle takip ettiğim bir bölüm oldu festivalde, ancak - sürekli söylediğimiz gibi- bağımsızlar artık bildiğimiz gibi değil. Bu ayrı ve upuzun başka bir yazının konusu. Gelelim bu filme;
Stanley iki kız babası ve asker eşidir. Gözlerindeki problem nedeniyle çok sevdiği ordudan ayrılmak zorunda kalmış, şimdi karısının görevden dönmesini kızlarıyla birlikte evde beklemektedir. Disiplinli ve ilgili bir babadır. Karısının dönmesini beklerken ölüm haberi gelir. Ancak bunu kızlarına söyleyemez ve onlara bir yolculuk önerir. Küçük kız Dawn’ın gitmek istediği yere, “Büyülü Bahçeler”e doğru yola çıkarlar. Abla Heidi ise durumdan şüphelenir. Hem fazlasıyla mantıklı bir çocuk olduğu için hem de babasının işe gitmeyen ve eğlenmeye çalışan hallerine alışkın olmadığı için. Bu yolculuk sırasında Stanley onlara ölüm haberini nasıl vereceğini düşünüp durur, ara sıra telefon açıp karısının telesekreterdeki sesinden bile yardım ister.
Filmin savaşla ilgili düşüncesine gelince; Stanley bir vatansever olduğunu, Irak’ta yaptıkları şeyin doğru olduğunu ve bunun bir görev olduğunu düşünmektedir. Ona muhalif olarak gösterilen amca John ise işsiz ve hala ne yapmak istediğini bilmeyen, oy bile kullanmayan biridir. Açıkçası muhalif sesi böyle göstermek ve onun karşısında Stanley’i daha güçlü çizmek filmin düşüncesine dair soru işaretleri bırakıyor. Öte yandan büyük kızın televizyondan savaşla ilgili haberleri takip etme çabasının engellenmesi, hatta bu konuyla ilgili düşünmesinin bile yasaklanması bu vatansever tavrın nasıl baskıcı olduğunu da gösteriyor. Aslında güya vatan uğruna orada boşu boşuna ölen bir askerin ailesinin nasıl parçalandığını göstermek de savaş karşıtı bir tavır sayılabilir, ama pek sert ve keskin bir eleştiri sayılamaz. Keşke amca karakterini bu kadar aciz çizmeseydi yönetmen de ne düşündüğünden biraz olsun emin olabilseydik.
John Cusack iki çocuk babası, biraz kilolu ve gözlükle haliyle de muhteşem, iki çocuk da çok iyi oynuyorlar, ama özellikle Heidi rolünde Shélan O'Keefe çok iyi. Filmin sonunda ağlamak mümkün, ama “bana ne Irak’ta ölen bir askerden ona üzülecek değilim ya” diyenler oldu, olacaktır da. Tabi yönetmen Amerikalı ve vatan tehlikede masalına inanıp orda boşu boşuna ölen askerlerine de üzülüyor olabilir. Ancak filmi düşüncesini net bir şekilde ortaya koymuyor.
Die Welle
Dennis Gansel’in yönettiği gerçek bir olaydan esinlenen aynı adlı romandan uyarlama 2008 yapımı Alman filmi.
Rainer Wenger (Jürgen Vogel) adlı bir öğretmen okulda anarşizm dersi vermek ister, ancak bu "tehlikeli" konuyu çok fazla istediği için okul yönetimi dersi ona vermeyip totalitarizmi uygun görürler. Derslerin başında çocuklar ortak bir düşüncenin etrafında toplanamayacak kadar inançsız görünmektedirler, yeni bir nazi hareketinin Almanya’dan doğmayacağına da kesinlikle inanırlar. Ancak Wenger bunun nasıl mümkün olabileceğini onlara ispatlar, kısa sürede bu inançsız gruptan “dalga” adlı faşist bir hareket oluşur ve işler kontrolden çıkar.
Gerçek bir olaya dayandığını bilmek filmi izlerken tüylerimizin ürpermesine neden oluyor. Bir şeylere inanma ihtiyacının ve ait olma hissinin nerelere varabileceğini açıkça görüyoruz film boyunca. Yeni bir faşist örgütlenmenin çıkmayacağına kesinlikle inandıkları bir ülkeden ortak bir selamlaşma, üniforma, logo altında birleşilince farkında bile olmadan faşizm doğuyor ve hemen kendinden olmayanı dışarıda bırakma, yargılama, şiddet başlıyor. Adım adım sürüklendikleri şeyi açıkça biri göstermediğinde tehlikesini bile göremiyor, içinde oldukları şeyin farkına bile varmıyorlar. Muhalif davrananları korkutma yoluna gidiyor, hiçbir farklılığa tahammül edemiyorlar. Başlangıçta totaliter bir yönetimin ne olduğunu bile pek bilmiyorlar, aslında içinde oldukları süre boyunca da hala biliyor sayılmazlar. Çünkü bir şeyin altında birleşmek her şeyden önemli hale geliyor, hiçbir şeyi sorgulamak gerekmiyor, üstelerindeki beyaz gömlek kendilerinden olduğunu gösterdiği sürece birbirlerinin yanlarında oluyorlar ne yaparlarsa yapsınlar. Sadece çocuklar değil Wenger de kısa zamanda faşist bir lider olmanın tuzaklarına düşüyor, bu deneyi gidebileceği yere kadar götürmek istiyor, ancak artık kontrolden çıktığını kabul etmek zorunda kalıyor. Durdurmak için çok geç kalsa da..
Filmin temposu çok hızlı. Kamera çoğu zaman hızıyla baş döndürüyor. Olay örgüsü de çok hızlı gelişiyor, her şey hemen olup bitiyor sanki. Bu hız konu için uygun olsa da karakterlerle ilgili bilgi verirken klişelere başvurmasına neden oluyor sanki yönetmenin. Çünkü bunun için ayrıca zamanı kalmıyor hiç. Bu nedenle bazen kişilerin ağzından açıklamalar duymak zorunda kalıyoruz. Finali de biraz olmamış hissi bırakıyor. Film sadece sonda yavaşlıyor, her şeyi idrak etme anı olduğu için anlaşılabilir böyle olması, ama sanki biraz etkileyici olsun diye çekilmiş gibi duruyor.
İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma’da Jüri Özel Ödülü alan film yanılmıyorsam kısa bir süre sonra gösterime girecek. Mutlaka izlenmeli.
The Bank Job

2008 yapımı Roger Donaldson filmi..
Ön tanımlı olarak başrolünde Jason Statham'ın yer aldığı her türlü aksiyon filmine sempati duyar ve severim.. Filmi izledikten sonra da pek objektif olamam ve güzel olarak kabul ederim..
Oceans serisinden bildiğimiz "hırsızlık aksiyonu" olayının biraz daha gelişmişi var bu filmde.. Martine Love (Saffron Burrows) yeni bağlantısı sayesinde bir iş alır.. Ulusal Güvenlik bir bankanın soyulmasını ve özel kasalardan birisinde bulunan kraliyet ailesine ait fotoğrafların alınmasını ister.. Martine eskiden tanıdığı ve sevdiği Terry ile bu işe girer, kısa zamanda takım kurulur ve soygun planlanır.. Soygun arada yaşanana aksaklıklara rağmen planlandığı gibi yapılsa da elde ettikleri belgelerin ucu çok fazla kötü adama dokunduğundan işler karışır..
Beklediğimden daha iyi bulduğum bir film oldu The Bank Job.. Olayları birbirine bağlayışı ve konuyu işleme şekli açısından gayet başarılı, aynı zamanda bir aksiyon filminin tüm heyecanını yaşatıyor, kısa zamanda başlayıp bitiyor..
Terry rolüyle aksanına hasta olduğum Jason Statham yine muhteşem iş çıkartmış, mümkünse kendisi hep böyle rollerde oynasın, fantastik sinemadan uzak dursun.. Biz onu bu İngiliz filmlerinde bir şeyler planlayan adam haliyle seviyoruz.. The History Boys'dan sonra çok farklı gelse de Stephen Campbell Moore adamı da iyi bir oyunculuk sergilemiş.. Filmin senaryosu da etkileyici olmuş, gerçek hayat hikayesinden senaryo uyarlamak zor iştir, nereye nasıl dokunmanız gerektiğini -hele böyle bir olayda- bilemezsiniz, ama iyi kotarmışlar..
Kısaca hızlı geçmesi gereken zamanlarınız için, üzerine düşünülmeyecek, keyifle izlenip tüketilecek güzel bir aksiyon filmi yaratılmış.. Bu tarz filmler için bir haftasonu bile yapabilirim..
Smiley Face
Ev arkadaşının "özel" keklerini yiyen ve zaten güzel olan kafasını iyice uçuran karakterimizin maceralarını izlediğimiz ilginç bir yapım.. Pek bir şey anlatma derdi olmayan ancak konusunu işlerken epey güldüren basit filmlere temiz bir örnek gibi.. Başroldeki Anna Faris, oynadığı Jane F. karakterinin gerektirdiklerini çok iyi aktarmış, yüzündeki ifadeden her şeyin kontrolden çıktığını kolayca anlayabiliyoruz.. Aslında bu oyunculuk filmi tahammül sınırları içerisine çekiyor, yoksa günlük maceralar ve araya iliştirilmiş gibi duran komünist manifesto sosu filmin referanslarını arttırmaktan başka bir şey yapmıyor.. Zaten film yarattığı atmosfer içerisinde hiçbir şeyi eleştirecek ciddiyete ulaşamıyor..
Boş zamanda izlenebilecek ve eğlence için tüketilebilecek filmden birisi olmuş Smiley Face, sanki kafası iyi olan Pee Wee maceraları gibi bir şey.. Sonunda kamu hizmeti ve yoldan çıkmanın bedelinin gösterilmesini pek gerekli bulmadım, bir çeşit zorlama mesaj gibi duruyor kafası güzel/ yolu topluma göre ters insanlara..
Pek fazla bir şey yazamıyorum filmle ilgili, yazma denemlerimin birçoğu da başarısız oldu.(düşünün en başarılı hali bu) Pek anlatılabilecek ve düşündürdükleri aktarılabilecek bir film değil, zaten ne karakteri ne izleyicisi bir şey düşünüyor, sürüklenip gidiyoruz sadece zaman geçiyor..
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali #2
İstanbul Film Festivali sona erdi, ödüller sahiplerini buldu. Bakalım Yumurta'nın Altın Lalesi de tartışılacak mı? Tatil Kitabı'nı izleyemedim, ancak merakım iyice arttı. Ödüller;
“Sinema Onur Ödülü”; Alexander Sokurov
Uluslararası Yarışma:
Altın Lale Ödülü; “Yumurta” (Semih Kaplanoğlu)
Jüri Özel Ödülü; “Tehlikeli Oyun / Die Welle” (Dennis Gansel, Almanya)
Ulusal Yarışma:
En İyi Türk Filmi; “Tatil Kitabı” (Seyfi Teoman).
En İyi Yönetmen; “Nokta” ile Derviş Zaim.
En İyi Kadın Oyuncu; “Gitmek” filmindeki rolü ile Ayça Damgacı.
En İyi Erkek Oyuncu; “Ara” filmindeki rolü ile Serhat Tutumluer.
Jüri Özel Ödülü; “Ara”.
Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI Ödülleri:
Uluslararası Yarışma; "Ben X" (Nic Balthazar, Belçika).
Ulusal Yarışma; “Tatil Kitabı” (Seyfi Teoman).
Sinemada İnsan Hakları yarışmasındaki Avrupa Konseyi Sinema Ödülü (FACE):
“Kör Dağ / Mang Shan” (Li Yang, Çin)
Radikal Gazetesi Halk Ödülü:
Uluslararası Yarışma; “Yumurta” (Semih Kaplanoğlu)
Ulusal Yarışma; "Ulak" (Çağan Irmak).
kaynak; iksv.org
Mýrin
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali “Uluslararası Yarışma” bölümünde yer alan İzlanda tarihinin en yüksek hasılatlı filmi. Festivalde Börn (Çocuklar), Foreldrar (Ebeveynler) ikilemesiyle birlikte üç İzlanda filmi var ve hepsi de burda ayrıca incelenmeyi hak ediyor.
Film, İzlanda’da oldukça ünlü olan bir kitap serisinden uyarlanmış. Bir cinayet hikayesi bu, ancak bildiğimiz tüm suç filmlerinden ayrılan bir tarafı var filmin. Bu fark da dedektif karakterini canlandıran Ingvar Eggert Sigurðsson’ın belirttiği gibi “İzlanda yapımı bir suç filmi” olması. Çünkü bildiğimiz neredeyse hiçbir klişe yok filmde. Bütün deliller incelenip adım adım sona yaklaşılmıyor. Hatta deliller göz önünde durduğu halde kimse görmüyor, katil gelip dedektifleri buluyor..
Konuyu tam olarak nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Bir yanda genetik bir hastalık sonucu kızını kaybetmiş ve bu hastalığı takıntı haline getirip araştırma yapan bir adam. Öte yanda bir cinayetle uğraşan ve kızıyla sorunları olan bir dedektif . İki olayı birbirine bağlayan bir tecavüzün yarattığı soru işaretleri.. Dedektif olayı çözmeye, adam kızının ölümü ve kendisi hakkındaki gerçeklere ulaşmaya çalışırken de İzlanda ile ilgili bir sürü şey öğreniyoruz. Ülkede herkesin genetik bilgilerinin saklandığı bir merkez olduğunu, polisin silah kullanmak yerine olaya müdahale etmek için cama vurduğunu, morgdan ceset çalınabildiğini…
Bildiğimiz dedektif filmlerine kesinlikle hiç benzemiyor bu film, ama yine Sigurðsson’ın söylediği “İzlanda’da suç oranı çok düşük” bilgisi aklımızda oluyor film boyunca. Suça hazırlıksız bir toplumun filmini izlediğimizi biliyoruz. Bu nedenle her şey gerçekçi görünüyor, morgdan ceset çalınmasını da, genetik merkezinin sistemlerine girilmesini de, cinayetin olduğu evin kapısındaki kanın araştırılmamasını da anlayabiliyoruz böyle olunca. Her şeyin saat gibi işlediği ve adım adım sonuca giden filmlerden bıktıysanız bu film tam size göre. Gerçekçi, kusurlu, soğuk ve tuhaf bir suç filmi.
The Saint Of Fort Washington
Bazı filmler, sanki insanı zorla ağlamaya itmek için yer yer ajitatif öğelerle bezenmiş izlenimi uyandırır ya, bu film onlardan değil. Henüz sağ yanağımdaki gözyaşı kurumadan, tam bir "sinemadan çıkmış insan" gibi yazmam gerekirse şunu diyeyim: "Gerçek" bir film.
Beyoğlu Sineması

"Beyoğlu Sineması Kapanmasın!" demek için bile sanırım geç kaldık. Yaklaşık 20 yıldır farklı filmlere gösterim şansı veren, kaçırdığımız filmleri yakalamamızı sağlayan Beyoğlu Sineması, temmuz ayı itibariyle daha fazla dayanamayıp kapanıyor. Benim için çok önemli bir yeri var bu salonun, çok üzgünüm. Umarım hala birşeyler değişebilir.
Sinemanın ortaklarından Temel Kerimoğlu ve Baha Serter'in konuyla ilgili yayınladıkları metin;*
"Birkaç yıldır kendi kendini idare eden Beyoğlu Sineması'nı, artık sabit giderlerini ödeyemez hale geldiği için, -eğer bir çıkış yolu bulamazsak- bu yazı çıkaramayacağından, 2008 Temmuz'unda kapatma kararı aldık. 10 Aralık 1989 tarihinde Halep pasajındaki dükkânları kiralayıp, yıkıp, sinema yapmamız, gazetelerde, "Yıllardır sinemalar kapatılıp pasajlar yapıldı. Şimdi pasajı sinema yapıyorlar!" şeklinde haber oldu. Gerçekten Beyoğlu Sineması'nı yoktan yapmıştık, yaratmıştık. Çok gururlanmıştık.
Beyoğlu Sineması'nda 19 yıl boyunca, Güney Amerika'dan Avustralya'ya, İran'dan Kanada'ya kadar çeşitli ülkelerin sinemalarından örneklerle program yapmaya gayret ettik. Bu yüzden, sinemayı yaptığımız yıldan beri İstanbul Film Festivali'nin aralıksız gösteri yaptığı salonlardan, Eurimages'ın Türkiye'de desteklediği ilk sinemalardan biri olduk.
Küreselleşen dünyanın ekonomik yapısından, serbest ekonominin kurallarından haberdarız. Dolayısıyla, sinemanın Türkiye'nin sosyal dünyasındaki yerinden, İstanbul'daki sinema seyircisinin yaşam tarzından, hayat ritmindeki değişimden, bakkalların-kasapların akibetinden, korsan CD satışlarından, sinema kelimesi yerine "hom teatır" demenin sosyal bir farklılık yarattığını düşünenlerden, uzun uzun sözetmek mümkün. Örneğin "Sürgün" filmini TV'den seyretmekle sinema salonu perdesinde seyretmek arasındaki farkın estetik dünyamız üzerindeki etkileri üzerine de yazabiliriz. Ama bunları tekrar dile getirmek, ne üzüntümüzü azaltır, ne de bildiğiniz şeyleri tekrarlamak, Beyoğlu Sineması'nın bugünkü durumunu değiştirir.
Üzüntümüz kadar güçlü olan korkumuzdan sözetmek isteriz.
Beyoğlu Sineması ilk olacak. Sırada Emek var Alkazar var, Yeşilçam Sineması var. Anadolu sinemalarının hali, başka bir konu. Görünen o ki, Hollywood filmlerini eksiksiz izleyebileceğiz. Kimilerini de ABD'lilerle aynı anda. Ama sadece onları izleyebileceğiz. Mihalkov'un 12'si sadece festivalde gösterilebilecek. Gus Van Sant'ın "Paranoid Park"ın seansları iptal olacak. "Sürgün"ü, koskoca İstanbul'da iki haftada 600 kişi izlemeyecek. En sonunda, bu filmler ithal edilmeyecek. Yapılan Türk filmleri de, gösterime girebilmek için, "iş yapan" örnekler gibi olacak. Bu tek renklilik, kabul edilebilir değil. Ama direnme gücümüz kalmadı."
* akbanksanat.com
The King
Pastör David Sandow (William Hurt), papazlığa başlamadan, kendi tabiriyle "tanrı ile tanışmadan" önce bir hata yapmıştır.. Bir süre para yedirerek beraber olduğu Yolanda ismindeki bir kadından bir çocuğu olmuş ve o çocuk yıllar sonra babasını, onu kabul etmesi için ziyarete gelmiştir.. Bu, Elvis'tir. 3 yıl boyunca bağlı olduğu deniz kuvvetlerinden terhis olan Elvis (Gael García Bernal), oturmuş bir aile düzeni olan babasının hayatını yerle bir edecektir ama henüz o bile bunun farkında değildir. Üvey kardeşi olduğunu bildiği Malerie (Pell James) ile aşk yaşamaya başlayan, bir pizzacıda kendisine iş bulan, kısacası iyiden iyiye, ait olmadığı bir ailenin ve yerleşim yerinin düzenine ayak uydurmaya ve onlara alışmaya başlayan Elvis için işler, ilahiyat fakültesini kazanan, üvey kardeşi Paul (Paul Dano)'u bir sinir anında bıçaklaması ve onun hayatına son vermesi ile birlikte karışmaya başlayacaktır. David'in eşi Twyla (Laura Harring), eşinin gayrımeşru bir çocuğu olduğundan haberdardır ve bir gün bu gerçekle yüzleşeceklerinin de farkındadır ancak elinden de bir şey gelmemektedir.. Elvis, pişmanlığının verdiği acıyla Malerie'ye, abisini öldürdüğünü itiraf eder. Hâlâ tam olarak sona gelinmiş sayılmaz.. taa ki, babası onun öz oğlu olduğunu herkese itiraf edene kadar..
Y Tu Mamá También
Öncelikle belirtmeliyim ki filmi Gael Garcia Bernal için seyrettim. Her filmde apayrı bir kişiliğe bürünen, bende ayrı bir yeri olan bu enfes adam için geçtim filmin karşısına. Yönetmen Alfonso Cuarón, 2001 yılında izleyiciyle buluşturduğu bu tam olarak "yol hikayesi" denilemeyecek filmi için bir İspanyol küfrünü isim olarak seçmiş. Filmdeki çeşitli diyaloglarda da duyabiliyoruz bunu.
Ghost World
Çok geç kalınmış, arkadaş tavsiyesi sayesinde neyse ki daha fazla geç kalınmadan izlenmiş 2001 yapımı çizgi romandan uyarlama Terry Zwigoff filmi. Yönetmen ne yapmış etmişse hemen bulup izlemek istiyorum, diğerleri için de geç kalmadan.
Enid ve Rebecca liseden mezun olurlar. Koleje gitmeyip hemen iş bulmak ve birlikte ev tutmak gibi hayalleri vardır. Kendilerini yaşıtlarından, hatta dünyanın geri kanalından farklı görürler. Tuhaf denilebilecek insanlara yakınlık duysalar bile onlara da sivri dillerini uzatmaktan geri durmazlar. Rebecca bir kafede iş bulup çalışmaya başlar. Enid ise önce geçebilmek için yaz okulunda sanat dersleri almak zorundadır. Hemen iş ve ev hayatına atılmak için de can atmaz. Gözlem yapmaktan, insanları izlemekten hoşlanırlar. Gazetede kişisel ilanlardan buldukları Seymour’a bir randevu verip onu uzaktan izlerler, sonra evine kadar takip ederler. Bir plak sayesinde hayatına da girer Seymour, Enid’in. Seymour’ın “tuhaflığını” çekici bulmaya onun plak koleksiyonuyla ilgilenmeye başlar. Aralarında biraz garip de olsa bir arkadaşlık oluşur. Daha fazla ayrıntıya girmeyeyim, ki çok güzel detayları var filmin, bu pek kaba bir özet oldu.
Çok zekice yazılmış bir senaryosu var filmin, neredeyse her karesinde toplumsal bir eleştiri var. Ama bu senaryoya o kadar güzel yedirilmiş ki, hiçbirinin altı kalın kalın çizilmiyor. Enid’in bir fast food dükkanındaki ilk iş gününde büyük seçim olsun mu diye soramadığı, çok şişman bir kadına bol tereyağlı mısır verirken tiksindiği sahne çok eğlenceli, bu kadar yerinde bir eleştiriyi doğrudan fast food’u ele alan filmler bile yapamadı. Sanat derslerinde fincanın içine atılmış bir pedin dahiyane bulunması, bir afiş üzerinden yapılan ırkçılık eleştirisi.. O güzel detaylardan sadece birkaçı.. Ayrıca liseden mezun olmuş genç birinin önünde sadece hemen bir iş bulup gündelik hayata karışma, ya da koleje gitme seçeneklerinin olmasını da eleştiriyor film. Bir ütü masasına, bardaklara heyecanlanmaları bekleniyor onlardan, girdikleri ilk işte tutunmaları, hayatlarının geri kalanını hemen planlamaları… Hiç gelmeyecek bir otobüsü beklemek ve ona binip gitmek belki de bu seçeneklere en iyi alternatifi oluşturuyor. Neyse ki Enid de bu çok doğal bocalamalardan birini yaşayıp ne yapmak istediğini soruyor kendine ve o otobüsün çağrısına uyuyor.
Enid’in eskiden her şey daha mı iyiydi sorusuna Seymour’ın verdiği cevap filmin incelikle söylemek istediği şeyi özetliyor sanki. “Bilmiyorum, insanlar hala birbirlerinden nefret ediyorlar, ama bunu nasıl saklayabileceklerini daha iyi biliyorlar.” Biraz o saklı olana bakıyoruz sanki, insanları takip edip evlerine kadar vararak..
Oyunculuk konusunda da çok doğru seçimler yapılmış; Thora Birch ve Scarlett Johansson rollerinde çok iyiler; ama Steve Buscemi, Seymour karakteriyle inanılmaz.. Çok da güzel bir soundtrack’i var filmin, Seymour’ın plak koleksiyonundan oluşan. İzlendikten sonra kesinlikle hemen dinlenmeli.
Juno
“Sevimli jenerik ve gülümseten karakterler, güzel müzikler, basit ama etkili senaryo, küçük ve samimi bir film.”
Juno için yapabileceğim tanım budur, bu tanımın son dönemde ön plana çıkan bağımsız filmler için de gayet ideal olduğunu görebilirsiniz. Juno da böyle bir film.. Keyif veriyor ama bir yandan da “bu tarz filmler yapmanın dahi bir şablonu oluşmaya başladığı” düşüncesiyle ürkütüyor..
Erkek arkadaşı ile girdiği ilişkiden sonra hamile kalan 16 yaşında bir karakter.. Yaşıtlarından farklı, hatta okuldakilerin garip diye nitelendirdiği çocuklardan.. Ailesine durumu açıyor, önce kürtaj düşünse de sonra karnındaki varlığın canlı olduğu fikriyle vazgeçiyor ve çocuğunu büyütecek bir aile bulmaya karar veriyor.. Juno^nun ailesi de bu arayışa ortak oluyor ve bebeği sahiplenecek bir çift buluyorlar. Burada hikayeye o çift de dahil oluyor ve senaryo yan unsurlarla güçleniyor, ana konuyu destekliyor.. Bu ikisi arasındaki bağlantı zaman zaman güçlense de bana göre sert ve ters bir şekilde kopuyor..
Filmin özellikle senaryo dalında ödüller almasını pek anlayamıyorum, Akademi üyelerinin “bir ödül verelim, bağımsızları da yanımızda görelim” düşüncesi sanırım bu, ya da film sonunda oluşan gülümsemenin etkisi.. İyi bir film Juno, ancak karakterlerin tepkileri ve hikâyenin gidişatı biraz zorlama gibi duruyor. Filmlerde gerçekçilik aramam ancak bir babanın kızının hamile olduğunu duyduğunda gözlerinde oluşacak ifadesi önemlidir, burada kabulleniş biraz hızlı gibi.. Yine ana karakterimizin sorunlu ya da farklı olduğunu bilmeme rağmen nedenlerini anlamak isterim, film Juno^nun neden “farklı” olduğunu da anlatsın isterim, burada dayatma kabul edemem.. Bunları göremedim maalesef.
Aynı şekilde zorlama bir ilişki gibi duran ve sadece bir araçmışçasına incelenen erkek arkadaş (ya da partner diyebilirim, sonuna kadar öyle duruyor) karakteri de filmin sonunda güzel şarkılara eşlik edecek bir aşık pozisyonuna biraz hızlı geçiyor gibi, eğer bir müzik grubu ve arkadaşlık söz konusuysa senaristin bunu bize hiç anlatmadan kabul ettirmesi de garip kaçıyor.. Sanırım filmin samimi duruşu ile geldiği noktada izleyicisine her şeyi koşulsuz kabul ettirebileceklerini düşündüler, çoğu izleyici için de haksız sayılmazlar.. (ayrıca yine “bu tarz” filmlerin süresi de bellidir, fazla yayılamaz)
Ayrıca son olarak filmin verdiği mesajlara da şaşırıyorum, 16 yaşında anneliğin kürtaj düşüncesine bariz üstünlüğü var, filmde gördüğümüz en sevimsiz insanların “Şimdiki kadınlar” derneğinde olması başka bir şey anlatmıyor sanırım.. Son zamanlarda mesaj kaygısı gütmediği belli olan filmlerin bir noktada ne anlattığını şaşırması hadisesi Juno için de geçerli. Across The Universe* savaş karşıtıyken hikâyenin çıkarları gereği barışçılara bomba yaptırmıştı, Juno da “doğurun gitsin” der gibi, anlam veremiyorum bu duruma.. Bebeğin yeni annesi olacak karakterimizin de filmin en sinir bozucu varlığı olması ve bebeğe kendi istediklerine göre bir hayat dayatacağı belli olmasına rağmen “iyi anne” gibi gösterilmesini de kabullenemedim. Çocukları için her şeye karar veren ebeveynler maalesef göründükleri kadar düşünceli ve iyi değiller, sadece yaşayamadıklarını yaşatmak için bebek yetiştirirler. (evet saksıdaki çiçek gibi)
Aslında çok iyi bir Tv dizisi olabilirdi bu hikâyeden, böylece Juno^nun çocukluktan kadınlığa ve anneliğe geçişini, karnında taşıdığı varlığın etkilerini üzerinde hissetmesini biraz daha iyi anlayabilirdik. Sadece şu kullandığım resimde bulunan “hamburger telefon” anlatmak zorunda kalmazdı Juno^nun çocukluğunu..
Sözün özü, Kimya Dawson ve The Moldy Peaches^ın güzel müzikleriyle süslü, oyuncaklı bir jeneriğe sahip, Ellen Page^in iyi oyunculuğu ile renk kattığı “zaman geçiren” filmlerden birisi Juno.. Aslında üzerine düşünmeyi gerektirmeyen ve Pazar günü evde oturup izlenebilecek filmlerden birisi, siz de benim yaptığım hataya düşüp biraz düşünürseniz “küçük ve samimi” film gözünüze farklı görünecektir.. (Yazı bittiğinde anladım ki çok gerilmişim aslında filme..)
*(Across The Universe gayet mesaj veren bir film olabilirdi aslında The Beatles şarkılarıyla ama farklı bir şeydi aradıkları sanırım, başka bir yazının konusu)
Bana Şans Dile
Mustafa Hakkında Herşey (ayrı olmalı aslında bu) ve Babam ve Oğlum'un yanında dizi filmleriyle de adını iyice duyurmuş genç yönetmen Çağan Irmak'ın, ilk kez 14. Uluslararası Ankara Film Festivali’nde izleyicilerle buluşmuş,. ilk uzun metrajlı filmi.
Milyang
Chang-dong Lee, İstanbul Film Festivali’nden tanıdığımız bir yönetmen. 2002 yapımı filmi Oasis’i izlediğimde kelimenin tam anlamıyla aptallaşmıştım. İki özürlü insanın aşkıyla öyle sorular soruyordu ki yönetmen, insan kendi düşüncelerinden bile emin olamıyordu. Bu iki insanın aşkını, birinin diğerini istismar etmesi olarak yorumlayan insanlardan mısınız, yoksa neden olmasın diyenlerden mi, peki bu iki insanın sevişmesine bakabilir misiniz, kendinizden utanmadan bu filmi izleyebiliyor musunuz? Sınırları zorlayan bir yönetmen olduğunu göstermişti Chang-dong Lee ve 2007 yapımı filmiyle bir kez daha gösteriyor ki sınırlarla işi yok.
Shin-ae, kocasının ölümünden sonra onun doğduğu kent olan Milyang’a oğluyla yerleşir. Bir piyano okulu açar ve yatırım için arsa bakar. Başkaları tarafından biraz tuhaf bulunduğundan onların arasına karışmak ister. Burası küçük bir şehir olduğundan da kısa zamanda bir çevre edinir. Milyang’a geldiğinden beri özellikle Jong Chan yanından hiç ayrılmaz. Ancak onun arsa bakması ve okul açması bazılarına parası olduğunu düşündürür ve fidye için çocuğu kaçırılır. Verdiği parayı yeterli bulmayan fidyeci, çocuğunu öldürüp nehre atar. Katil küçük bir yerde saklanamaz hemen yakalanır. Shin-ae bu olaydan sonra sinir krizleri geçirmeye başlar ve tam krizlerinden biri sırasındayken kiliseye girer. Tanrı’yı bulduğuna inanır sonra, tanrı’nın ona huzur verdiğine. Ama kocasının ve oğlunun kaybının yerine koyduğu tanrı da ona ihanet eder, kendisine verdiği huzurun aynısını oğlunun katiline de verir.
Bu filmde başka tehlikeli soruların peşinden gidiyor yönetmen. Shin-ae’nin oğlunu kaybetmesinden sonraki dönemde yaşadıkları aslında sadece isyan ve acıyken, tanrı’yı içinde bulduğunu sandığı dönemden sonraki hali ise neredeyse delilik.. Çünkü kendi ağzından söylediği bu soru onun canını çok fazla yakıyor, “Ben onu affetmeden tanrı hangi cüretle affeder?” Onu delirtmeye başlayan da bu soru oluyor. Önceleri sadece gördüklerine inanan biriyken sonra tanrının varlığına inanmaya başlıyor; ama bu ona daha fazla acı veriyor. Artık yaptığı her şeyde tanrıyı kızdırmaya çalışıyor. Shin-ae filmin başından sonuna kadar birçok değişiklik yaşıyor. Filmin sonunda kendi saçlarını keserken gördüğümüz kişi artık başka biri. Yaşadığı kayıpların acısının onu nereye getirdiğini o kadar iyi görüyoruz ki, filmin sonunda ona bakarken bizim de canımız acıyor. Filmi sözlerle anlatmak pek mümkün değil, bütün çığlıklara ve acıya rağmen sessiz bir film bu ve görsel olarak çok güzel..
Do-yeon Jeon, Shin-ae karakteriyle inanılmaz bir oyunculuk çıkarıyor. Shin-ae’nın çektiği acıyı ve nasıl bambaşka birine dönüştüğünü tamamen hissediyoruz.. Filmin başından sonuna kadar geçirdiği dönüşümü, yaşadıklarının etkisini yüzünde görüyoruz, gerçekten çok etkileyici bir oyunculuk.. Kang-ho Song da hiçbir şansı olmasa da Shin-ae’nın peşinden ayrılmayan Jong Chan rolünde oldukça iyi. Film 142 dakika, ama kesinlikle süresini hissettirmeyen filmlerden ve İstanbul Film Festivali’nin bu yılki programında.. Bence bu yönetmeni takip etmekte fayda var, Oasis gibi başka bir film izleme deneyimi sunuyor bu filmiyle de. Ayrıca Milyang’ın kelime anlamı “Gizli Günışığı”ymış bunu bilmek farklı okumalara da yol açabilir sanki.
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali

Nisan’ı yılın en güzel aylarından biri haline getiren İstanbul Film Festivali’nin programı açıklandı. “Sinemada İnsan Hakları, Uluslararası Yarışma, Ulusal Yarışma, Akbank Galaları, Yıllara Meydan Okuyanlar, Dünya Festivallerinden, Genç Ustalar, Amerikan Bağımsızları, Ntv Belgesel Kuşağı, Mayınlı Bölge, Geceyarısı Çılgınlığı, Kadının Adı Var, Canlandırma Sineması, 68 ve Mirası, Siyad 40 Yıl’ın En İyileri, Marc Caro: Hayallerde Kaybolmak, Milos Forman; Asilere Övgü, Orhan Aksoy | Michelangelo Antonioni | Ingmar Bergman | Deborah Kerr | Alain Robbe-Grillet | Michel Serrault | Edward Yang | Artun Yeres Anılarına Gösterim” gibi bölümlerle 200 film var festivalde.
Hangi filmden bahsetmeli bilmiyorum, Zabriskie Point, Easy Rider, One Flew Over the Cuckoo’s Nest filmlerini bir kez de perdede izleme şansından mı, yoksa sabırsızlıkla beklediğimiz Into The Wild ve I’m Not There’i artık izleyecek olmamızdan mı?.. Bir yandan L'Avventura, Vargtimmen ve Anayurt Oteli filmleriyle usta yönetmenleri anmanın hüznünü yaşarken, diğer yandan her zaman inanılmaz bir keşif vaat eden Mayınlı Bölge ve Genç Ustalar bölümlerindeki sürprizlerin heyecanını yaşayacak olmamızdan mı?.
Uluslararası jüri başkanlığını ünlü görüntü yönetmeni Michael Ballhaus’un yapacağı yarışmada Michel Gondry’nin son filmi Be Kind Rewind var. Semih Kaplanoğlu’nun başkanlığındaki Ulusal Yarışma’da ise Hüseyin Karabey’in filmi Gitmek ve çok merak ettiğim Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı filmleri var. Bunlar dışında Haneke’nin yeniden çektiği Funny Games, Mike Leigh’in Happy-Go-Lucky, Wes Anderson’ın The Darjeeling Limited filmleri de programda ilk gözüme çarpanlardan. Ayrıca filmlerin yanında festivalin etkinliklerinin de mutlaka takip edilmesi gerekiyor. Çünkü festival boyunca Bilsar Binası’nda devam edecek “L’Avventura’yı Yeniden Kurgulamak” sergisi filmler kadar heyecan verici. Heyecan yazıp duruyorum sürekli farkındayım, ama hissettiğim tam olarak bu. Bu kadar çok filmi bir arada görmek şimdiden elimi ayağıma dolaştırıyor bile.
Nadine Labaki’nin Sukkar Banat filmiyle 5 Nisan’da açılacak festival 20 Nisan’a kadar Beyoğlu Emek, Beyoğlu Atlas, Beyoğlu Fitaş, Beyoğlu ve Kadıköy Rexx sinemalarında, festival kitapçığı 15 Mart'tan, biletlerse 22 Mart’tan itibaren satışta.
Programla ilgili daha ayrıntılı bilgi için www.iksv.org/film/index.asp




