Irina Palm
Maggie (Marianne Faithfull), torununun hastalığı için gereken parayı bulmaya çalışır. Tedavi için Avustralya’ya gidilmesi gerekir ancak oğlunun elinden bir şey gelmez ve o torununu gerçekten çok sever. Kredi başvuruları reddedilir, iş başvuruları çok yaşlı olduğu için reddedilir, bir sex dükkanına hostes işi nedeniyle başvurmak ister. Ancak hostes’in etrafı düzenlemek, temizlik yapmak dışında anlamları olduğunu öğrenip ordan kaçar. Ellerinin çok güzel olduğunu erkeklere mastürbasyon yapabileceğini söyler ona Mikky, (Miki Manojlovic) bu onu daha fazla korkutur, gece ellerine bakarak uyur. Başka yolları da deneyip hiç çaresi kalmadığında bu işi kabul eder. Önceleri yapamayacağını düşünür, ancak niçin burada olduğunu kendine hatırlatıp katlanmaya devam eder. Odasını kişiselleştirmeye başlar, ünlü olup adı Irina Palm bile olur, artık müşterisi kapıda uzun kuyruklar oluşturur. Tedavi için gereken parayı Mikky’den borç alır ve bu borcu ödemek için de çok çalışır. Tabi ki oğlu bu durumu öğrenip ortalığı birbirine katana kadar.
Olay örgüsü çok klişe görünebilir. Ama yönetmen kağıt üstünde çok sıradan görünen bir senaryodan bambaşka bir film çıkarmış. Film gücünü özellikle Marianne Faithfull’un oyunculuğundan alıyor. Sam Garbarski sanki bu filmi onun için yapmış, minik minik adımları, bakışları ve soğukkanlı hareketleriyle, her an patlayabilirmiş gibi duran, bakan, konuşan ama hep ölçülü hareket eden bu büyükanne daha iyi canlandırılabilir miydi.. Bir değişim, patlama benzeri bir şey yaşıyor Maggie, Mikky’ye aşık da oluyor, ancak yine o her şeyi derinlerde yaşayan ve ölçülü hali bozulmuyor hiç. İkiyüzlü arkadaşlarına yaptığı işi, herhangi bir işmiş gibi anlattığı sahnede bile sakin sakin çayını içmeyi sürdürüyor. Onun bir büyükanneye dönüşmesini izlemek bile çok keyifli.
Bunun dışında yönetmen rahatlıkla bir komedi filmine dönüştürebilirmiş bu filmi, ya da buz gibi bir dram yapabilirmiş, ama iki kolay yolu da tercih etmemiş, insana yer yer sinirli kahkahalar attıran bir yerde bırakmış. Öte yandan çocuğunu yetiştirmek ve yaşamak için bu işi yapan ve Maggie’ye işi öğreten Luisa ve torununu yaşatmak için bu işe mecbur kalan Maggie arasında da gerçekçi bir ilişki kurmuş ve bu iki kadının hayatı ile de gerçekten sağlam bir bakış açısına sahip olduğunu göstermiş. Senaryosundaki klişelere ve hatta “bazı sinemaseverlerin” “aman bizim binbir gece gibi işte” yorumlarına rağmen yönetmen başka bir film yapmayı başarmış, tabi ki Marianne Faithfull’un büyük yardımıyla.
Elementarteilchen
Michel Houellebecq'in aynı adlı romanından sinemaya Alman yönetmen Oskar Roechler tarafından aktarılmış çarpıcı bir eser Temel Parçacıklar..
The Boondock Saints
Troy Duffy^nin yazıp yönettiği 1999 yapımı film..
Connor (Sean Patrick Flanery) ve Murphy ( Norman Reedus) MacManus kardeşler Boston şehrinde yaşayan iki İrlanda^lıdırlar. Anneleri tarafından iyi yetiştirilmelerine ve birçok dil bilmelerine rağmen bir et fabrikasında çalışmaktadırlar. Bir gece her zaman takıldıkları bara gelen Rus mafyası ile birbirlerine girerler ve onlara göre sadece eğlence olan bu kavga büyür ve Rus^ların ölümüyle sonuçlanır.. Öldürülen insanların mafyadan olması neticesinde federaller olaya el atar ve ajan Paul Smecker (Willem Dafoe) olayı incelemeye alır. Kısa süre ve ilginç teknikleri sayesinde ajan Paul olayı çözer ve MacManus kardeşler de merkeze gelirler. Paul Smecker, MacManus kardeşlerin olayı anlatmasından sonra nefsi müdafaa durumuna karar verir ve haklarında bir şikâyet olmadığından serbest olduklarını söyler. Bu sırada hikâye basına sızmıştır ve basın süper kahraman yaratma çabasına girişmiştir. MacManus kardeşler merkezde geçirdikleri bir gün sonrası sabah kalktıklarında yaptıklarının doğru olduğunu ve tanrının onlara bu izni verdiğini düşünürler, bundan sonraki hedefleri de “kötüleri öldürerek iyinin yeşermesini” sağlamaktır. İlk işleri de daha önce öldürdükleri maşaların sahipleri olan Rus mafyasını temizlemektir.. Bu düşünceyle MacManus kardeşler, aralarına İtalyan arkadaşları Rocco^yu da alarak Boston şehrinde büyük çapta bir temizlik başlatırlar. David Della Rocco mafyanın kuryesi olduğundan şehirdeki tüm pislik adamları, nerede oturduklarından neler yediklerine kadar tanır ve Rocco^nun anlattıklarıyla hedefler bir bir temizlenir.. Paul Smecker ise suçları işleyenleri bulur ancak yaptıklarının iyi olduğuna inanarak onlara yardım etmeye başlar. Araya İtalyan mafyası ve gereksiz bir baba hikâyesi de karışır ve olaylar yeni şeklini alır. Biz de sona doğru gideriz, etkileyici bir mahkeme sahnesi ile de film sonlanır.
Film, herkes kendi kanunu izlerse olacakları gösteriyor. Aynı zamanda basının kahraman yaratma sevdasından kanunsuzlukları hoşgörüyle yansıtmasını ve insanları etkilemesini iyi anlatıyor. Tabi bunu yaparken de gerçekten etkileyici bir hikâye yaratması tezat olabilir. Aequitas ve Veritas dövmeli iki kardeşin yanına gelmiş geçmiş en komik karakterlerden Rocco^yu koymak bu yapılanlar için özendirici olabilir. Bu noktada ben de çok düşündüm ve işin içinden çıkmakta zorlandım. Yönetmen gerçekten böyle hikâyelerin özendirici olduğunu mu anlatıyor yoksa "yapılanlar doğru olabilir mi?" sorusuna onun da mı cevabı yok, bilmiyorum.
Filmin ahlaki çarpıklığını ve kafa karıştırıcılığını bir yana bırakırsam, izlediğim en keyifli, komik ve hareketli yapımlardan birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle Rocco karakterinin 8-10 kez fuck kullandığı sahne ile kedi sahnesi gerçekten çok fazla güldüğüm sahnelerdendi. Ayrıca Willem Dafoe da filmin içerisinde ayrı bir oyunculuk dersi veriyor, MacManus kardeşleri oynayan ikili Sean Patrick Flanery ve Norman Reedus da çok iyi performanslar sergilemişler. Soundtrack ise gerçekten kusursuz.. Kısacası Boondock Saints eğlenceli ve iyi bir film.. Ancak ahlaki açıdan büyük soru işaretleri barındırıyor..
“Birer çoban olacağız. Senin için Tanrım, senin için. Gücümüzü elinden alıyoruz. Ayaklarımız emirlerini rüzgâr gibi yerine getirsin. Akıtacağız sana doğru ruhlarla dolu olan nehirleri. In nomine Patris, Et Fili, Et Spiritus Sancti..”
Yumurta
Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta”, “Bal”, “Süt” adlarını taşıyan üçlemesinin ilk, kronolojik olarak da son filmi. Yusuf annesinin ölümü nedeniyle Tire’ye dönmek zorunda kalan, bir kitabıyla ödül almış şair ve bir sahaf sahibidir. Cenazeden sonra hemen geri dönmek ister, ancak annesinin adağı ve yapılması gereken birkaç şey onu geciktirir. Ama Yusuf artık buraya yabancıdır. Annesiyle yaşayan ve üniversiteye hazırlanan Ayla sayesinde geçmişinde biraz yolunu bulmaya çalışır, ancak geçmiş tamamen belirsizleşmiştir. Akrabalarından kimin ölüp kimin yaşadığını bilmez Yusuf, tanıdıklarını birbirine karıştırır. Geçmiş belirsizleşmiştir. Eski sevgilisi Gül “Sen Tire’den başka bir yerde yaşayamam” derdin dediğinde Yusuf önce, “Ben mi öyle derdim” der şaşırarak, sonra ise “Ben buradan nefret ederdim” diye ekler sertçe. Ama öyle midir acaba? Kimin anısı doğrudur?
Yusuf’a burası kuyuları da hatırlatır. Rüyasında bir kuyuya düştüğünü görür, sonra eve gelen elektrikçiye çocukken babanla kuyu açardık der. Kuyularla bir alıp veremediği vardır Yusuf’un belli ki, ama ne olduğunu pek anlamayız, geçmişi mi, Tire mi, yoksa şimdi yaşadığı yabancılaşmış hayat mıdır kuyu? Biraz belirsiz bu kuyunun bize anlattıkları, belki Yusuf’un çocukluğuna döndükçe anlam kazanacaktır. Annesinin ölümünden sonra bile ağlamayan, kendisiyle, geçmişiyle yüzleşmeyi beceremeyen Yusuf, hemen kaçıp gitmeye çalışır. Ancak annesinin adağı belli ki hemen gitmesini engellemekten daha fazla anlam ifade eder, çünkü onu hem geçmişine hem de Ayla’ya bağlar. Adağı kestikten sonra yine gitmeye kalkar Yusuf, ama gidemez. Hayatının içinde biraz sağa sola çarparak düşüp kalkarak ilerlerken, dönüş yolculuğunda bir tarlada köpekle baş başa -yüz yüze mi demeli?- geçirdiği bir gece sonrası ağlar ilk kez ve düştüğü yerden kalkıp geri döner. Ayla ile birlikte kahvaltı eder.
Semih Kaplanoğlu pek sevdiğim bir yönetmen değildi. “Herkes Kendi Evinde” ve “Meleğin Düşüşü” bana kalırsa doğal olmaya çalışan filmlerdi ve doğallığın altı bu kadar çizilince de samimiyetsiz filmler olmuşlardı. Karakterleri ise derinleşmeye çalıştıkça yüzeyselleşmişlerdi. Bu filmi ise gerçekten beğendim. Ama yine de filme gölge düşüren birkaç sahne var. Bir kadının hediye almak için sahafa geldiği ve şarap karşılığı yemek kitabı aldığı sahne Yusuf’un karakterinin altını fazlasıyla çizmek için çekilmiş bir sahne izlenimi yaratıyordu. Bir de Ayla’nın karanlıkta arkadaşıyla yaptığı üniversiteye hazırlık konuşması, çok amatörce ve filmin bütünlüğünü bozan bir sahneydi bana kalırsa.
Oyuncular ise gerçekten çok başarılılar. Özellikle Nejat İşler’in kendisinden çok şey kattığı hissediliyor Yusuf karakterine ve gerçekten çok uygun da düşmüş ekledikleri. Film hem olumlu eleştiriler, hem de bolca ödül aldı her gittiği festivalden.. Semih Kaplanoğlu’nun “Kasabası” diyerek sevenler oldu, tam da “Kasaba”ya benzemediği için sevenler de, eskimiş bir metaforu yerli yerinde kullandığı için sevenler de oldu, fazla metaforik olmasına rağmen sevenler de... Çok konuşulan bir film olmaya devam edecek sanırım Yumurta. Bense bu üçlemeden umutluyum. Mekan kullanımı ve güzel görüntüler bir yana böyle düşünmem için annenin yer aldığı açılış sekansı bile yeter.
Running With Scissors
Augusten Burroughs^un aynı adlı eserinden uyarlama 2006 yapımı Ryan Murphy filmi..
Augusten^in Finch denen sahtekâr doktorun evine düşmesiyle beraber hayatındaki sınırlar yerle bir oluyor. Augusten^i anne-babası tamamen boş veriyor ve kendi kendilerine yaratıp devasa boyuta getirdikleri sorunlar içerisinde kaybediyorlar, bu sırada Augusten de Finch^lerin arasında kontrolünü yitiriyor.. Finch^lerin evi adeta bir ucube evi, her şey son derece normal dışı ve her şey olağanmış gibi çatlak bir hava dolaşıyor içerde.. Film açısından her şey ikiye ayrılıyor bu noktada, bu eve geliş aşaması ve evden sonrası.. Zaten bu evin sonrası Augusten^in annesinin tamamen kaybedişi ve evden kurtulma çabası..
Bu garip hayatların ve absürt yaşamların bir noktada gerçek olduğunu düşünmek ve bunca hayatın bir evde toplanması ilgi çekici.. Eksik hayatlar mı toplanıp birbirini tamamlıyor, yoksa eksilenler yan yana gelerek daha büyük bir eksi mi oluşturuyor bilmiyorum.. Ancak anılardan da yola çıkarak böyle bir gariplik daha farklı anlatılabilirdi, aktarım şeklinden hoşlanmadım.. Filmin ortalarında şu eve Terry Gilliam bir el atsaydı çok daha farklı olurdu sanırım diye de düşünmedim değil..
Factotum
Gadjo Dilo
Tony Gatlif’in 1997 yapımı filmi. Bence yönetmenin hem en iyi filmi, hem de bir kültürü gerçekçi bir biçimde anlatabilen az sayıdaki filmlerden biri.
Stéphane (Romain Duris), Nora Luca adlı bir şarkıcının peşinden yollara düşer. Önce hiçbir şekilde iletişim kuramadığı insanların arasında zorlanır, sonra ise aradığından bile fazlasını bulur. Nora Luca’nın izini sürerken, dilini bilmediği, kendini anlatamadığı insanlar gibi yaşar, onların müziklerini kaydeder, onlardan birine aşık olur. Kendisine "çılgın yabancı" anlamına gelen “gadjo dilo” adı takılmasına rağmen Stéphane onlardan biri olur. Bütün bu yabancılaşma ve başka bir kültürü tanımaya çalışma sürecinde hiçbir şekilde turistik olmaz yönetmen, kolaya kaçmaz ve bize bu bağıra çağıra konuşan, şarkı söyleyip dans eden insanları içerden anlatmaya çalışır ve bunu başarır da.. Çok renkli olmasına rağmen çok hüzünlü bir hikaye anlatır..
Stéphane derlediği, kaydettiği hiçbir şeyi yanında götürmez, onların yaşam kaynağı olan müziği bir metaya dönüştürmez, bu belki de tamamen onlardan biri olduğunun işaretedir. Müzik canlıdır, yaşanır, saklanmaz… Bir şarkının peşinden çıktığı yolculuk, pek çok şarkıdan geçtikten sonra sonuçlanır.
Filmi yeniden izlemeyeli uzun bir süre oldu, hakkında bir yazı yazmadan önce tekrar izlemek isterdim, ancak İtalya’da Çingene karşıtlığının yükseldiği ve kamplarının yıkılıp sınır dışı edilmeye başlandıkları haberlerinin yayımlandığı bugün bir protesto olarak bu filmi anımsamak gerektiğini düşünüyorum. Çingenelerin "çalışmaktan hoşlanmayan, hırsız ve dilenci insanlar" oldukları önyargısının saçmalığını hatırlamak ve her türlü ötekileştirmeye karşı çıkmak için Gadjo Dilo’ya ve genel anlamda Tony Gatlif sinemasına bir kez daha bakmakta fayda var.

Auf der anderen Seite (Yaşamın Kıyısında)
Fatih Akın’ın ölümler sayesinde iç içe geçen hayatları anlattığı 2007 yapımı filmi. Artık bazılarımızın sinemada izlemekten bıktığı tesadüfler sayesinde birbirine teğet geçen ama aslında başka bir açıdan da çakışan hayatların hikayesi bu. Ancak bana kalırsa iyi anlatılırsa izlemesi hala keyifli hikayeler bunlar.
Fatih Akın’ın filmi üç bölümden oluşuyor; ilk bölüm "Yeter’in Ölümü". Bölümün başlığına koyduğu isimle yönetmen bu konuda sürpriz yapmayacağını, bunun bir ölüm hikayesi olduğunu belli ediyor. Yeter (Nursel Köse) Almanya’da fahişelik yapan bir Türk’tür. Onun yolu Ali Aksu (Tuncel Kurtiz) ile kesişir. Yeter, tutucu Türk çevrelerden gördüğü baskı yüzünden Ali’nin para karşılığı birlikte yaşama teklifini kabul eder. Ali, Alman Dili profesörü oğlu Nejat (Baki Davrak) ile birlikte yaşamaktadır. Yeter’in Ali ile kavgası sırasındaki sürpriz ölümü, Ali’nin cezaevi, Nejat’ın ise Yeter’in kızı Ayten’i bulmak için çıktığı Türkiye yolculuğunu başlatır.
İkinci bölüm "Lotte’nin Ölümü", bu bölümde de bir ölüm hayatları birbirine bağlar. Ayten (Nurgül Yeşilçay) politik nedenlerle Almanya’ya kaçmak zorunda kalır. Kendine yeni bir isim, sahte bir kimlik edinir. Yemek yiyecek parası yokken Lotte (Patrycia Ziolkowska) ile karşılaşır ve iki kadın Lotte’nin annesinin karşı çıkmasına rağmen birlikte yaşamaya başlarlar ve kısa sürede aşık olurlar. Ancak Ayten’in yakalanıp Türkiye’ye geri gönderilmesiyle Lotte’nin onun ardından yaptığı Türkiye yolculuğu başlar. İkinci yolculuk da aynı nedenle Ayten’i bulmak ve ona yardım etmek nedeniyle gerçekleşir. Ancak yine bir ölümle bu hikaye de sonlanır. Lotte’nin yine sürpriz bir şekilde gerçekleşen ölümü onun yolculuğunu noktalarken, Lotte’nin annesinin Türkiye yolculuğunu başlatır. Ölümlerin gerçekleşeceği bellidir, ancak ölüm şekilleri gerçekten sürprizdir. Ölümler beklenmedik anlarda ve tuhaf şekillerde olur. İlk ölümde bu pek göze batmazken bence bu bölümde Lotte’nin ölümü biraz sorunludur.
"Yaşamın Kıyısında" adlı son bölüm ise Nejat’ın babasını görmek üzere yaptığı Trabzon yolculuğu ile sonlanır. Başka bir şey anlatıyor gibi görünse de aslında bu filmiyle de çok kimlikli olmak, bir yere ait olamamak sorunlarını anlatıyor yönetmen, ve bu yüzden karakterleri yine hiç durmadan hareket ediyorlar ve aramaya devam ediyorlar.
Her anlamda Fatih Akın’ın olgunluk filmi olduğu belli bu filmin. Ancak ben kesinlikle Im Juli ve Duvara Karşı’nın enerjisini daha çok seviyorum. Üstelik Yeter’in Ölümü bölümüyle film gerçekten iyi başlıyor, ancak filmin devamı ilk bölümün vaat ettiklerini karşılamıyor. Tabi bunda Tuncel Kurtiz ve Nursel Köse’nin mükemmel oyunculuklarının da etkisi var. Filmin politik duruşu ve ikinci bölümü ise gerçekten fazlasıyla sıradan. Ancak Lotte’nin annesi Hanna Schygulla’nın oyunculuğu da o kadar sade ve doğal ki ikinci bölümün en güzel yanı da bu. Bir de genel anlamda Fatih Akın sinemasında müzik kullanımını sevmiyorum, ancak bu filmde iyice rahatsız oldum. Müzik kendini çok fazla dayatan bir unsura dönüşüyor filmlerinde. Çok sevdiği bir şeyi başkalarına sevdirmeye çalışan birinin ısrarı var yönetmende, böyle olunca da insan kendini sevmek zorunda hissediyor.
The 51st State

Hong Kong^lu yönetmen Ronny Yu^nun 2001 yapımı eğlenceli filmi..
Amerikalı bir kimyager olan Elmo McElroy (Samuel L. Jackson) tüm zamanların en iyi uyuşturucusunu yarattığını söyler ve hayatının anlaşmasını yapmak için 30 yıldır adına çalıştığı Lizard^ı (Meat Loaf) devreden çıkartmaya çalışır.. Planları sonucunda uçurduğu laboratuvarında hayatta kalan Lizard, McElroy ve onun formulünü pazarlayacağı Durant^ı öldürmek için Dakota Parker (Emily Mortimer) ile anlaşır..
Hikayenin Amerika^dan İngiltere^ye gelmesiyle birlikte olaya dahil olan, Durant^ın yardımcısı Felix DeSouza (Robert Carlyl) ile Dakota eski sevgililerdir.. Olay İngiltere^ye geldiğine göre doğal olarak senaryo karmaşık ve hızlı bir yol izleyip sonuna doğru büyük bir vurgun yapılarak çözülmelidir.. Olaya dahil olan birçok insanla birlikte hikaye ana karakterlerimizin istediği ve bizim de beklediğimiz şekilde sonuçlanır..
Filme yakışan müziklerin yanı sıra tempoyu iyi ayarlayan bir yönetmen ve özellikle Liverpool^a geçtiğimizdeki oyuncuların aksanı filmin seyir zevkini arttırıyor.. Lock, Stock and Two Smoking Barrels ya da Snatch. gibi olmasa da bu topraklardaki her türlü mafyavari haraketlilik güzel oluyor.. Dakota Parker karakterini canlandıran Emily Mortimer ve üzerinden hiç çıkarmadığı Liverpool formasıyla adamım diyebileceğim Felix DeSouza^yı canlandıran Robert Carlyl süper bir ikili olmuşlar.. Samuel amcayı da kilt ile izlemek ilginç bir deneyim oldu.. Keyifli zaman geçirmenizi sağlayan filmlerden, Layer Cake sevdiyseniz mutlaka izleyin, eğer Layer Cake izlemediyseniz bundan sonra onu da izleyin..
2 Days in Paris
Julie Delpy’nin yazıp yönettiği 2007 yapımı film. İki yıldır birlikte olan bir çiftin İtalya tatillerinden dönerken Paris’e uğramaları ve orada geçirdikleri iki gün anlatılıyor. Sanırım Julie Delpy, Before Sunset ve Before Sunrise’dan sonra böyle bir film yapma isteği duymuş, biraz da cesaretini o filmlerden almış. Anlatım olarak yer yer o filmleri andırıyor, ancak o filmlerle bu film arasında çok önemli bir fark var; samimiyet. Ne yazık ki bu film, onların samimiyetinin yanına yaklaşamıyor.
Filmin adında Paris olunca insanda ister istemez romantik beklentiler oluşuyor, ancak öyle bir film değil bu. Marion fotoğrafçı, rahat, geveze, öfkeli bir Fransız; Jack ise iç mimar, hastalıktan ve terörden korkan tutucu bir Amerikalı. Marion ve Jack, iki gün boyunca Marion’ın ailesiyle, geçmişiyle, öfkesini kontrol edememesiyle yüzleşiyor, iki gün sonunda ise ayrılmaya karar veriyorlar. Birbirlerini tanımadıklarını anlayıp ancak oldukları gibi kabul etmeye karar vererek ayrılmıyor, son olarak da sokaklarda dans ediyorlar.
Fransızlarla ilgili bildiğimiz bütün klişeleri önümüze seriyor film, -rahat insanlardır, her şey seks ve sanatla ilgilidir- ve bunları bir komedi malzemesine dönüştürüyor, kesinlikle çok fazla da güldürüyor. Adam Goldberg’in hastalık hastası halleri, bakışları, mimikleri o kadar eğlenceli ki, kesinlikle çok komik bir film bu, ancak keşke filmin sonunda Julie Delpy’in o uzun uzun kendini, ve ilişkileri anlattığı ciddi olmaya çalışan bölüm olmasa..
İlişkilerle ilgili küçük ve samimi bir film yapmak için elinden geleni yapmış oysa ki yönetmen, kendi anne babasını bile oynatmış, Adam Goldberg ile iyi bir ikili oluşturmuşlar, ama olmamış bir şey var filmde. Çok şaşırtıcı bir şekilde Julie Delpy’nin oyunculuğu bazen o kadar abartılı ki kendisini çok sevmeme rağmen zorlanmadan objektif olabiliyorum.
Klişelerle oynanmış ama başka bir klişe çıkmış sanki ortaya. Daha önce çektiklerini izlemesem de çok sevdiğim bir oyuncu, bu nedenle çok acımasız olmadan belki bir dahaki filme diyorum, hem ne olursa olsun çok eğlenceli bir film bu.
The Bourne Ultimatum

Robert Ludum romanından uyarlama, 2007 yapımı Paul Greengrass filmi, serinin ilk iki filmi olan The Bourne Identity ile The Bourne Supremacy^nin devamı ve şimdilik seriyi sonlandıran film..
İlk iki filmde defalarca gizli servisin elinden kaçan ve her seferinde istediklerini elde etmeye yaklaşan Bourne, yeni filmde tekrar ve tekrar Amerikan gizli servisinin mallığını dünyaya kanıtlar, bükemediğin bileği öpeceksin deyiminden habersiz olduklarını iyice vurgular..
İkinci filmin sonundaki Moskova sahnelerinden sonra film The Guardian^da çalışan Simon Ross isimli habercinin bir Cia yetkilisiyle yaptığı görüşmeyle başlar. Cia yetkilisi bu görüşmede Simon Ross^a Treadstone projesi ve bu projenin gelişmiş hali olan BlackBriar ile ilgili bilgileri anlatır.. Simon Ross telefon görüşmesinden BlackBriar dediği anda Cia tarafından anında merkeze alınır ve hedef haline gelir. Bu sırada trende gazetesini okumakta olan Jason Bourne, Simon^ın Treadstone ve kendisi hakkında yazdıkları hakkında yazdıklarını okur ve bir görüşme ister. Cia görüşme neticesinde kaynağın önce Bourne olduğunu düşünür ancak kısa süre sonra kaynağın Madrid Cia Şefi Neal Daniels olduğunu anlarlar.. Bourne ve Cia Daniels^ın peşine düşerler ve bu sırada gizli servis ile birlikte tüm emniyet güçleri de Jason Bourne^u durdurmaya çalışır, bu da bizlere muhteşem takip sahneleri yaratır..
İkinci filmin sonundaki konuşmayla finalini yapan film, ilk iki filmi gayet iyi tamamlayan ve böyle güzel bir seriyi kusursuz bir şekilde noktalayan bir yapım olmuş.. Seride izlediğim en iyi sahnelerden olan Waterloo istasyonundaki sahnesini de barındıran film, Jason^un kaynağını bulması ile sonuçlanıyor.. İlk iki filme göre müzikleriyle John Powell müziklerde çok daha iyi iş çıkarmış, aksiyonu hissetmemize yardımcı oluyor.. Kameraya yine alışamadım ama ikinci filme göre daha iyiydim.. Sonuçta öğrendiklerimiz biraz tahmin edilebilir olsa da zaten bu sonun en iyi olduğunu düşünmemden ötürü sevdim.. Denizle başlayan Bourne hikayesi yine denizle ve vücudundaki kurşunlarla sonlanıyor, ama biliyorsunuz Bourne hareketsiz durmaz..
The Bourne Supremacy

Robert Ludlum romanından uyarlama, 2004 yapımı Paul Greengrass filmi, serinin ilk filmi olan The Bourne Identity^nin takipçisi..
İlk filmin sonunda Treadstone projesi ile birlikte tarihe karıştığı düşünülen Bourne, Marie ile birlikte gözlerden uzak bir hayat yaşamaktadır. Berlin^de bir operasyon sırasında 2 Cia ajanı öldürülür ve bir Rus iş adamına ait önemli belgelerle birlikte 3 milyon dolar para çalınır, olay yerinden Bourne^un parmak izinin çıkması ajanımızı yeniden gizli servisin baş hedefi yapar.. Bir tarafta Berlin operasyonunu izlerken diğer yanda Bourne^a ilk ziyaretçimiz gelir ve Marie ile kaçmaya çalışırlarken Marie vurularak öldürülür.. Tövbesini bozan Jason hesap sormak için yola çıkar.. Yine ilk filmdeki gibi gayet kusursuz ve mantıklı ilerleyen, bir ölüm makinesi gibi önüne çıkanı deviren karakterimiz olayların peşini sonuna kadar bırakmaz.. Bu arada teşkilat içindeki haini de ortaya çıkartır ve yavaş yavaş hatırlamaya başladığı geçmişi ile hesaplaşır..
Filmi izlemeden önce mutlaka ama mutlaka ilk filmi izlemeniz ve olaylara hakim olmanız gerekmektedir, aksi taktirde son derece dağınık bir film izlediğinizi düşünecek ve olayların arasındaki bağlantıyı kavrayamadan filmi bitirmiş olacaksınız. Bu da size kötü bir film izlediğinizi düşündürecek, serinin ilk ve son filminden uzak duracaksınız.. O yüzden bu uyarıyı dikkate almanızı istemekteyim..
Bir devam filmi olarak konuyu işleme ve geliştirme anlamında son derece başarılı bir yapım the Bourne Supremacy. Yönetmen koltuğuna Paul Greengrass^ın geçmesi ciddi anlamda bir farklılık yaratmamış (kamera hariç) ki bu övgü kabul edilebilir. İyi başlayan ve insanların gönlünde bir yer kazanmış aksiyon filmlerinin devamlarını çekmek zordur, karakterde yapacağınız ufacık değişikliklerden tutun da aksiyonun dozajına seviye düşüren ufak bir müdahale bile büyük eleştiriler almanıza neden olabilir.. ama yönetmen bunları gayet iyi ayarlamış.. Ayrıca bu filmde serinin en sağlam düşmanlarından Rus ajan Kirill rolündeki Karl Urban da oyunculuk açısından çok iyi iş çıkarmış, Matt Damon ise yine Bourne^un olması gerektiği gibi..
The Bourne Identity
Gizli servisin en gizli projelerinden birisi olan Treadstone için özel olarak yetiştirilmiş ve devletin, devlet kimliğiyle yapamayacağı türden işleri yerine getiren bir ajan olan Jason Bourne, adeta kusursuz bir silahtır.. Servis, kendi yarattığı bu olağanüstü silahın kontrolünü ele geçirmekte zorlanır ve ortaya çıkanları izler seviniriz..
Denizin ortasında balıkçılar sırtından iki kurşun yemiş bir insan bulurlar, tekneye aldıkları bu cesedin aslında ceset olmadığını anlamaları birkaç dakikalarını alır.. Ölmeyen ancak hafızasını kaybeden ve sonradan gizli servis ajanı olduğunu öğrendiğimiz Jason Bourne, birkaç hafta teknede kalır ve sağlığını geri kazanır. Bu sırada derisinin altında buldukları lazer işaretleyicisinden İsviçre^deki bir bankaya ait hesap numaralarını keşfeder.. Balıkçı teknesinden indikten sonra ilk işi kim olduğunu bulmaktır ve bunun için İsviçre^ye doğru yola çıkar.. Bankaya vardığında kendisine ait içinde para, birçok pasaport ve kimliğin yanında bir de silah bulunan kasasını açar ve olaylar başlar.. Gizli servis^in bankayı izleyen temsilcisi haberi gönderir ve TreadStone projesinin başarısız olan son görevinden sonra kapatılması için Bourne^un ölmesi gerekmektedir.. Son görevinde öldürmesi gereken Wambosi^yi öldürmeyen ve hafızasını yitiren Bourne, gerçek kimliğini arama yolunda Gizli Servis ve tüm emniyet güçlerinden de uzak durmalıdır.. Sürekli bir ilerleme halinde olayın içinde dolaşan kovalamaca ve bir dakika bile nefes aldırmayan temponun arasında Marie ile yolları kesişen ve araya bir aşk hikayesi de sıkıştıran kutsal ajan Bourne, olayı tam olarak anlayamasa da film sonunda daha büyük detaylar için döneceğini müjdeler..
Gerçekten aksiyon filmlerine konsantre olmakta zorlanırım ve genelde vaat ettiklerinin aksine fena halde sıkılırım.. James Bond klişelerinin ya da Bruce Willis^in ölmeyişlerinin hastası bir insan değilim, ama bu filmle başlayan Bourne serisi kaliteli ve bağlayıcı aksiyon türünün en önemli örneklerinden birisi.. İçinde gizli servis^in bolca geçmesinden ve süper kahraman gibi yetiştirilmiş ajandan ötürü basit ve sıradan gibi görünebilir, hatta Matt Damon^dan dolayı uzak durmanızı da sağlayabilir.. Ama ne olmuşsa olmuş, bu filmlerde her şey çok düzgün olmuş ve Bourne rolü için Matt Damon^dan başkası olmaz diyebileceğimiz kadar iyi olmuş.. İlk filmi şereflendiren Clive Owen da cabası.. Vaktiniz varsa izleyin diyeceklerimden değil, vakit yaratın diye önereceklerimden..
4 LUNI, 3 SAPTAMANI, 2 ZILE (4 Ay, 3 Hafta, 2 Gun )
Control
Ian Curtis karmakarışık bir genç adam, şarkı sözleri yazıyor, arkadaşının sevgilisi Deborah’ya aşık oluyor, iş bulma kurumunda çalışıyor.. Joy Division’ı kuruyor, Deborah ile evleniyor, iç dünyasındaki karmaşa dışa taşınıyor, Joy Division iyi gidiyor, Ian her gün işe gidiyor.. Bir gün işte bir kız önünde nöbet geçiriyor, Ian büyüleniyor, o kadar çok etkileniyor ki daha sonra bu anı düşünüp “She’s Lost Control”u, o muhteşem şarkıyı yazıyor.. Ama çok geçmeden Ian da epilepsi olduğunu öğreniyor, her şey zaten kontrolden çıkmaktayken bir de ne zaman geleceği belli olmayan nöbet korkusu ekleniyor bunlara, belki bu yüzden her zamankinden fazla kontrolüne almak istiyor her şeyi, ama artık olmuyor, ilaçların yan etkileri yüzünden iş yerinde uyumaya, daha çabuk yorulmaya başlıyor, bu nedenle işi bırakıyor, hem ilaçlar fiziksel nöbetleri etkilese bile duygusal nöbetleri etkilemiyor, daha fazla içine kapanıyor, ama bir kızı oluyor Ian’ın, eş bile olmayı beceremezsek bir de baba olması gerekiyor artık, sonra Annik çıkıyor karşısına, Ian’ın istediği tek şey onun yanında oturmak sessizce, bu Deborah ile ya da kızıyla ilgili olmasın istiyor, iyi hissediyor onun yanında ve bu onun olsun istiyor.. Ama olmuyor, her şey iyice kayıyor elinin altından, “seni sevmiyorum” diyor Deborah’ya ve dünyanın en güzel şarkılarından biri çıkıyor ortaya “love will tear us apart”… Ne kadar giderse gitsin, Deborah’ya dönüyor hep, ama Annik de kaybolmuyor bir yere, çünkü başka bir şey o… Ama parçalanıyor her şey, iki dünya bir araya gelmiyor bir türlü içinde, iyi bir baba olmak istiyor, ama iyi bir baba olmayı yaptığı hiçbir şeyle birleştiremiyor, bu nedenle sürekli kaçıyor ailesinden, oysa sahnede bile düzgün görünüyor o, kumaş pantolon ve gömlek giyiyor, ama o iki dünya bir araya gelmiyor işte bir türlü, hayatının kontrolünü sağlayamıyor, huzur denilen şey onu bulmuyor, sahnede nöbet geçiriyor, artık kaldıramıyor, Deborah’ya “git beni rahat bırak döndüğünde burada olmayacağım” dedikten sonra nöbet geçiriyor, kalkıp yüzünü yıkıyor, ağrıyan başını tutarak ölüme gidiyor.. 23 yaşındayken, Joy Division Amerika turnesine çıkmak üzereyken,..
Karakterin ne kadar doğru yansıtıldığı tartışılır böyle filmlerde hep, ancak ben filmdeki, hayatının kontrolünü sağlamak isterken acı çeken, nöbet geçirir gibi şarkı söyleyen, neredeyse hiç gülümsemeyen, her şeyin anlamsızlığını görüp şaşıran, mutlu olamayan ve çok genç ölüme giden Ian Curtis’i o kadar iyi anladım ki, karmakarışık bir ruh halini elle tutulur hale getiren yönetmeni ve oyuncu Sam Riley’i tebrik ederim..
Hiç gülümsemiyor Ian Curtis, sahnedeyken de buz gibi hep, acı çeken bir insanın soğukluğuymuş ama bu, bir yeri kanayan insanın buz kesmesi gibiymiş filmden sonra anladım..
En sevdiğim şarkılarından biri olan ve bu filme çok yakışan She’s Lost Control’u burada hatırlamak gerekiyor bir kez daha ve tekrar tekrar dinlemek..
Confusion in her eyes that says it all.
She's lost control.
And she's clinging to the nearest passer by,
She's lost control.
And she gave away the secrets of her past,
And said I've lost control again,
And a voice that told her when and where to act,
She said I've lost control again.
And she turned around and took me by the hand and said,
I've lost control again.
And how I'll never know just why or understand,
She said I've lost control again.
And she screamed out kicking on her side and said,
I've lost control again.
And seized up on the floor, I thought she'd die.
She said I've lost control.
She's lost control again.
She's lost control.
She's lost control again.
She's lost control.
Well I had to 'phone her friend to state my case,
And say she's lost control again.
And she showed up all the errors and mistakes,
And said I've lost control again.
But she expressed herself in many different ways,
Until she lost control again.
And walked upon the edge of no escape,
And laughed I've lost control.
She's lost control again.
She's lost control.
She's lost control again.
She's lost control.









