The Return (Vozvrashcheniye )
Şantör (Quand j'étais chanteur )

Grbavica
Saraybosnali yonetmen Jasmila Zbanic kendisine buyuk prestij getiren filmine dair bir Turk gazeteciye ‘Grbavica bende yasiyordu’ yorumunu getirmis. Kendisi henuz 17 yasindayken bu yerlesim biriminin magdur kaldigi acilara tanik olmus. Bir gun bunlari anlatma derdine dusmesi kacinilmazdi muhakkak. Ama izledigi yolda olayin carpiciligi kadar, sanatini da konusturdugu icin kendisinde ayri bir saygi uyandiriyor.
Simdiyi anlatsa da bir savas sonrasi drami Grbavica. Dinleyenin bir daha dinlemek istemeyecegi bir agit ve bunun ruhunu bize sinirlarda yasatan atmosferiyle acilan film, 90’li yillarda hemen yani basimizda, Balkanlar’da olup bitenlere dair icli bir soyleme donusuyor nihayetinde. Savas portreleri icin kullanilan ‘guleryuzlu cocuklardan, karanlik gelecege’ tabiri, bu film icin tema degil belki, ama gunumuz Bosna-Hersek halkinin korku temeli oldugunu hissettiriyor seyirciye. Film bu tabirdeki donguye gore ilerliyor. Grbavica’da gecim sikintisi ceken, yalniz, Bosnak bir anne olan Esma’nin ilk ergenlik doneminde olan kizi Sara’yla iliskisi ve ayni travmayi paylastigi ‘yalniz anneler-kadinlar’in hikayeleri ‘karanlik gelecek’i betimliyor bizlere. Sara’nin ortamla olan savasi ve canliligi ise bu karanliktan tekrar ‘guleryuzlu cocuklar’a donusun olacagini mujdeliyor usulca. Bir sehit kizi olarak gururlanan Sara’nin annesinin gecmisini sorgulamasiyla ortaya cikan dramda, Esma’nin yuregine agirlik olan gercekleri ogreniyoruz. Ve film bize Esma’nin bu deyimin her iki tarafi oldugunu, guleryuzlu bir tip ogrencisiyken bu karanlik aciya hapsoldugunu gosteriyor.
Esma’ya hayat veren Sirp oyuncu Mirjana Karanovic rolunde o kadar samimi ki, Bosna’da yasanan vahseti film boyunca unutup filmin sonuna surpriz son misali sasirabiliyorsunuz. Film boyunca Esma’ya urkunc ve tiksintici gelen her sey bi anda buyuk bir anlama biniyor. Sizin yureginize oturuyor bu sefer o agirlik..
Gectigimiz yil Berlin’den Altin Ayi dahil 3 odulle donen “Grbavica-Esma’nin Sirri-Land of My Dreams” odul toreninde Zbanic’in savas suclularinin tutuklanip teslim edilmesi yonundeki cagrisiyla sonlanmisti. Zbanic ortaya koydugu eserle bu konuya hakim olan sagduyuyu arttirarak misyonunu yerine getiriyor. Bizi ‘huzur bulunmaya calisilan gelecege’ duyarsiz kalmamaya davet ederek..
Je m'appelle Elisabeth
Noi Albinoi
Sevmek Zamanı
“Sevmek Zamanı Erksan’ın o zamanlar sevdiği anlaşılan Antonionivari bir modernizmle Tanpınarvari bir 'huzur' duygusunun tuhaf, güzel ve belki de günü için fazla erken bir karışımıdır.”*
Sevmek Zamanı Metin Erksan’ın kült haline gelen 1965 yapımı filmi. Zamanında gösterilecek salon bulunamamış, daha sonra televizyonda gösterilerek insanlara ulaşmış, izleyemeyenler bir yolunu bulup izlemiş ve film efsane haline gelmiş. Şimdi ise dvd olarak piyasada.
Boyacı Halil (Müşfik Kenter), bir köşkte gördüğü kadın resmine aşık olur. Sürekli gidip resmi izler. Resmin aslı Meral (Sema Özcan) gelip de Halil’in aşkına karşılık vermek istediğinde Halil onu reddeder, ona kendisine değil de suretine aşık olduğunu anlatmaya çalışır. Kürk Mantolu Madonna’nın Raif’ine benzer biraz, yanına kadar gelen Maria Puder’in kendisini görmez, resmine bakmaktan. Başka bir aşk hikayesidir bu. O zamanlar bizim sinemamızda kimsenin görmeye alışık olmadığı.
Filmin garip ve dingin bir atmosferi var, gerçekten çok güzel planları da.. Göldeki sahneler ve farklı müzik kullanımıyla bambaşka bir atmosfer yaratmış yönetmen.. Müşfik Kenter’in de gösterişsiz ve iyi bir oyunculuğu var. İnsan düşünmeden edemiyor, zamanında Türk sineması için devrim sayılabilecek bir hikayeye ve görselliğe sahip bu film gösterim şansı bulup daha çok insana ulaşabilseydi farklı bir sinemanın da önünü açabilir miydi diye, ancak yönetmenin ağzından döneminde nasıl karşılandığına bakarsak; “O zaman filme şöyle bakılıyordu Türk sinemasının içinde: Yarı deli bir kız, ormanda elinde plastiğe sarılı çerçeveli bir fotoğrafla bir adam geziniyor.. O dönemin prodüktörleri, sinemacılar da böyle bakıyorlardı.” pek şansı yokmuş o zaman filmin.
Ayrıca her bir karesi fotoğraf estetiğinde olan bu filmin keşke burada kullanabileceğim daha güzel bir fotoğrafını bulabilseydim.
* Fatih Özgüven; Radikal İki, 2 Eylül 2007 Pazar
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni
Genelde burdaki yazılarda afiş kullanmayı fazla sevmem ama bu seferki o kadar manalı ki kullanmadan edemedim. Yavuz Turgul'un yazıp yönettiği ve "Muhsin Bey"'den sonra Şener Şen ile ikinci çalışması olan film aslında çok derin bir 80 ler sonu Türk sineması incelemesi ve "unutulmak" teması üzerine kurulmuş bir yapıt.
Yüzlerce film çekmiş Haşmet Asilkan aslında moda olan şeylere takıntılı olan bir yönetmendir. Seks filmleri moda olduğu dönemde takma isim kullanarak seks filmi çekmiştir, şarkıcı filmi moda olduğu dönemde şarkıcı, aşk filmi moda olduğu dönemde aşk filmi... Ve sıra sosyal içerikli filmlerdedir ve solcuların gözüne girip, sanatsal bir film yapma çabasındadır. Kendisine aşk filmi sipariş eden prodüktöre uzun uğraşlar sonucu hazırladığı senaryoyu sunar fakat prodüktör için bu filmi çekmek intihardır ve kabul etmez. Türkiye'deki o dönemdeki sinema -eğer diyebilirsek- sektörünün ne kadar kötü durumda olduğunu en iyi anlatan söz belki de Haşmet Asilkan'ın dudaklarından çıkanlardır ; "Tam altı aydır film çekmedim".
Film bunun gibi dönemin pek çok ayrıntısını gözler önüne sermektedir. Bir diğer dikkat çekici sahne de, Haşmet Asilkan prodüktörle anlaştıktan sonra kahvehanede otururken, sinema emekçilerinin yanına gelip avans istedikleri sahnedir. Sinema artık herkes için hayat mücadelesinin bir parçası, sanatsal kaygılardan çok ekmek kapma yuvası haline gelmiştir. Haşmet Asilkan içi kan ağlayarak figuranlara rol veremez fakat başrolü, unutulmuş ve yokoluşunu gözleriyle görmüş Nihat'a vermek zorunda kalır.
O film bir şekilde tamamlanır. Fakat gala gecesine Haşmet Asilkan'ın beklediği kadar ilginin olmaması, galaya gelenlerin filmle dalga geçercesine salonu terketmeleri, Haşmet Asilkan'ı intihara sürükler. Önce kaplumbağayla, sonra çocuklarıyla vedalaşır. Tam yeni setine yolculuğa çıkmak üzereyken neyse ki birileri tarafından "aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni" olduğu hatırlanacaktır.
Yavuz Turgul'un az ama öz sinemasında izlediklerim içinde en sevdiğim ve beni en gerek duygusal gerek dramatik yönden en çok etkileyen filmidir. Özellikle dönemde çekilen içi boş toplumsal filmlerini çok iyi tiye almıştır.
Acı

Acı, Yılmaz Güney’in görece az bilinen daha doğrusu pek bahsedilmeyen filmlerinden biridir. Ama bana kalırsa; yönetmenin, en karamsar ve hünerini en çok konuşturmaya çalıştığı filmlerinden biri diyebilirim.
Filmin konusundan kısaca bahsedersek; Ağasının teşviki ile Avanos Dayı’nın oğlu Yasin’ni öldüren Çiçek Ali onbeş yıl hapis yattıktan sonra cezaevinden çıkar. İlk iş olarak da kızı Zeliha ile beraber yaşayan Avanos Dayı’ya gider. Yaptılarından pişman bir halde ondan ve kızından af diler. İlk başta sert bir tepki ile karşılaşsa da, günler geçtikten sonra Avanos Dayı onu kendi oğlu gibi kabullenmeye başlar. Beraber yeni bir hayat kurup geçmişi unutmaya çalşırlar. Ama bu durumdan rahatsız olan Ağa onları rahat bırakmayacaktır.
Film, kısa diyaloglar ve uzun görüntülerden oluşuyor. Müziğin yer yer filme hakim olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Yılmaz Güney ve Fatma Girik arasındaki etkileşim çok iyi. Filmde geçmişin peşini bırakmadığı, temiz sayfa açması olanıksız Çiçek Ali’nin buruk hikayesi, tamamen karamsar bir şekilde içinde en ufak bir umut ve neşe kaynağı taşımadan anlatılıyor. Film bittikten sonra sizin de filmdeki karakterlerle birlikte içinizden bir parça kopuyor. Filmin adına çok uygun bir yapısı var. Tamamen “Acı” üzerine kurulmuş hayatlar ve biten “Acı” son. Filmi bir de keyifsiz bir anınızda seyrederseniz (benim gibi ) moralinizi iki kat daha bozabilir. Filmin anlatım tarzı aslında filmin anlattığı şeyin üstüne çıkıyor. Yılmaz Güney’in yoğun toplumsal eleştiri yaptığı diğer filmlerine nazaran bu film biraz bireye dönük. Bu haliyle de tamamen bir uslup bütünlüğüne ulaşmış oluyor film. Yönetmenin sinemasın da aşama noktalarından biri. Filmin, 1971 yılında Adana film festivalinde; en iyi 2.film, en iyi erkek oyuncu (yılmaz güney), en iyi kadın oyuncu (fatma girik), en iyi görüntü ve en iyi müzik ödüllerini aldığını da hatırlatalım.
Politiki Kouzina
Kıbrıs olaylarından sonra Yunanistan'a göçmek zorunda kalan İstanbullu bir Rum ailenin hayatını anlatan film Türkiye'de İngilizce A Touch of Spice olan adının çevirisi Bir Tutam Baharat (IMDB Baharat'ın Tadı diyor) olarak bilinmekle beraber politiki kouzina "şehir mutfağı" demekmiş. Şehir tabii ki İstanbul'lu Rumların (belki de bütün muhacirlerin) gözünde her daim özlenen, geri dönülmek istenen canım İstanbul.
İstanbul'da doğup büyüyen Fannis ailesiyle birlikte Yunanistan'a göçmek zorunda kaldığında çok sevdiği dedesi arkada kalır. Yıllarca ha geldi ha gelecek denen dede hastalanınca hem zamanında baharatçılık yapan mutfak filozofu dedesinden öğrendikleriyle mükemmel bir aşçı hem de Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi'nde konuk hoca olarak ders vermek için Türkiye'ye gelen bir gökbilimci olan Fannis Türkiye'ye gelir. Çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmış çocukluk aşkıyla tekrar karşılaşır, ve olaylar gelişir...
Georges Corraface var Fannis rolünde. Kendisini ve diğer Yunanlı oyuncuları zaten tanımıyoruz (en azından ben tanımıyorum) da Türkiye'den Başak Köklükaya ve Tamer Karadağlı var. Başak Hanım sevdiğimiz bir sima lakin pek soğuk, pek buzlar kraliçesi. Tamer Bey deseniz yersiz yerli dizilerle üzerine yapışan sevimsiz imajdan kurtulamamış, zaten pek başarılı olmayan oyunculuğundan filme bir şey katamamış.
Buna rağmen görsel olarak çok güzel bir film Politiki Kouzina. Envai çeşit yemekle dolu sofralar, sisli puslu Boğaz manzaraları, güzel insanlar, güzel mekanlar, aforizmik diyaloglar... Anlatımı da güzel filmin: iki kültürlülük, arada kalmışlık, Türkiye'de Yunanlı, Yunanistan'da Türk görülmüşlük... (Fannis'in anne babasının adı Sultan ve Savaş'tır.) Kimliklere dair çok şey söyler film şahsi/kollektif tarih ve hafıza eksenlerinin kesişimlerinde.
Lakin oryantalizmin gözünü çıkarmakta maalesef bu güzel film. Eugene Delacroix tabloları gibi maalesef genel hava. Kokular baharatlar, Avrupalı erkek, Müslüman kadın, kadının tercih ettiği subay kocası (bir Kurtuluş Savaşı mikrokozmozu kokusu gelmedi mi sizin burnunuza da), camiler minareler, her dakika ezan sesleri, bayraklar, hilaller, baharatlar, göbek dansı yapan kız çocuğu... Siyasi doğruluk açısından korkunç. Bir de filmdeki Türk karakterleri Yunanlı oyunculara oynatmışlar; askerler polisler falan. O kadar saçma sapan olmuş ki. Yunanlılar Türklerden daha iyi Türkçe konuşur olmuş.
Ama bu kadar rahatsızlığa rağmen sırf müziklerini dinlemek için bile izleyebilirsiniz filmi. Aslında çok tanıdık melodiler: Evanthia Reboutsika desem, Baharat Tarçın ve Buse desem. Evet efendim aynen öyle. Babam ve Oğlum'un müzikleri lakin bu film Babam ve Oğlum'dan eski. Yani aslında Babam ve Oğlum'dakiler Politiki Kouzina'nın müzikleri. Son dönemde bu kadar meşhur olmadan, zibidi yarışma programlarında fon müziği olarak kullanılmadan önce baştacı etmiştik biz kendilerini. Üzgünüz...
IMDB'den 7.7 alsa da, doğu/batı, kadın/erkek ikili karşıtlıklarında sinirimizi bozsa da izlemeden duramıyoruz bu filmi. Yakaladık mı nerede olsa kaçırmıyoruz, eşe dosta tavsiye ediyoruz, isteyene albümü CD yapıp yolluyoruz, iyi seyirler diliyoruz.
Fikrimin İnce Gülü - Sarı Mersedes
Bayram film boyunca bahtsız bir şekilde yoluna devam etmektedir. Bu bahtsızlıklarla beraber yaptığı oyunbozanlıklar, düzenbazlıklar birer birer su yüzüne çıkmakta. Filmin başında sempati beslenen Bayram karakteri, sonlara doğru sevilmeyen, çıkarcı bir karaktere dönüşüyor. Gerçi müstahak olmasına rağmen bahtsızlıklar Bayram'dan çok o güzelim bok sarısı namıdeğer balkız mersedes'inin başına gelmektedir ya, neyse..
"Ayı sensin bayan"
Bayram rolünde devleşen İlyas Salman, Çiçek Abbas'tan sonra bir kez daha kariyerinin zirvesine çıkmıştır. Tabir yerindeyse rolüne "cuk" oturmuştur. Oyunculuk bakımından bir diğer önemli başarı da, oyuncu listesinde "vapurdaki sarışın" olarak geçen ve şehirli çekici kadın rolündeki Valérie Lemoine'e aittir şüphesiz. Gayet gerçekçi bir şekilde çarpar kapıya, sıçar gül gibi kapının ağzına. Ayrıca ayıdır da!
Polis
Musa Rami ve diğerleri...
Açıkçası bu filmin fragmanlarını izlediğimde içimde hep bir yeni"old boy" şüphesi vardı. Belki de sırf bu şüpheden dolayı merak ettiğim bu filmi epey gecikmeli izleyebildim. Onur Ünlü'nün ilk yönetmenlik denemesi olan bu yapıt artılarıyla, eksileriyle Musa Rami'nin zihinsel çöküşü ile ilişkisini seyirciye aktarmayı başarıyor.
Musa Rami uzun süredir cinayet masasında çalışan ve şubedekilerin hocaları olarak gördüğü bir polis memurudur. Güçlü mafya ailelerinden İzmitliler'in bir ferdini öldürünce, İzmitliler Musa Rami'nin ailesini yok etmeye çalışacaktır fakat Musa Rami'nin gözü aşık olduğu kızdan başkasını görmemektedir. Basit bir hikayesi olmasına rağmen filmin en büyük handikapı aşk ile ailesini kurtarma olaylarının anlatımında bir oran olmaması. Hikaye bir yönde ilerlerken hemen başka bir dala atlıyor. Belki de bu yüzden Musa Rami'nin aşk ve zihinsel problemleri yüzünden olaylara karşı hissizleşmesi çok iyi aktarılamamış. Bir diğer olumsuz yön ise hızlı kamera tekniğinin kötü ve gereksiz kullanılması. Nerdeyse her 2-3 sahnede bir hızlı kamera tekniği kullanılmış ve filmin naif yapısıyla tezat oluşturmuş. Yine de Haluk Bilginer'in artık klasikleşmiş olağanüstü performansı pek çok şeyi unutturmaya yetiyor. Musa Rami'nin replikleri, tavırları ve soğukkanlılığı uzun süre akıllardan çıkmayacak cinsten. Filmin büyük çoğunluğu Musa Rami karakteri etrafında dönüyor ve sırtını Haluk Bilginer'e iyice dayıyor. Zaten filmin belki de "old-boy" ile tek ortak yanı tek kişilik bir şov gibi sırtını başrol oyuncusuna dayaması. Tabii filmin tek olumlu yönü Haluk Bilginer değil. Oyunculuk genel olarak çok iyi, müzikler bir muhteşem, jenerik çok şık tasarlanmış, replikler sağlam..
Onur Ünlü'nün henüz ilk sinema deneyimi olmasına rağmen avrupai yapısı, güçlü oyunculukları, müzikleri (özellikle ceza'nın sitem'i) hafif çizgi romanımsı havası ile Türk sinemasında güzel bir yer edineceğe benziyor.
Scener ur ett aktenskap
“Gerçekçi ve kusurlu bir sevgi”
Bergman’ın 1973 tarihli filmi. Bir ilişkiler başyapıtı. Hakkında ne söylense, ne kadar övgü düzülse az bir film bu.
Filmin hemen başında mutlu bir çift görürüz. Marianne (Liv Ullmann) ve Johan (Erland Josephson) bir gazetecinin sorularını cevaplayıp gülümseyerek fotoğrafçıya poz verirler. Gazeteci, kendilerinden bahsetmelerini ister. Johan kendinden emin ve memnundur. Bütün olumlu özelliklerini sıralar. Marianne ise kendi hakkında söyleyecek pek bir şey bulamaz. Kendisi hakkındaki düşünceleri net değildir. Gazetede yayımlanan bu yazıyı bir yemek sırasında arkadaşları Katarina (Bibi Andersson) ve Peter (Jan Malmsjö) ile birlikte okuyup gülerler. Yemeğin başında herkes iyidir, ancak bir süre sonra Katarina ve Peter tartışmaya başlayıp neredeyse bir kriz geçirirler ve evliliklerini noktalama kararı alarak onların yanından ayrılırlar. Onlar gittikten sonra Marianne ve Johan nasıl mutlu olduklarını, bunu nasıl başardıklarını kendilerine tekrarlayıp uyurlar.
Düzenli bir hayatları vardır, geceleri saati kurup yatar, sabahları birlikte uyanıp hazırlanırlar, evden birlikte çıkarlar. Akşamları buluşup tiyatroya giderler. Aileleriyle iyi anlaşırlar, her pazar Marianne’in ailesiyle yemek yerler. Hayatları sorumluluklar, görevler, ve engellerle doludur. Yine de mutlu olduklarını düşünürler.
Marianne hukukçudur. Boşanma davalarıyla ilgilenir. Bir gün büroya gelen kadına sorduğu sorular sanki filmin düğüm noktasını oluşturur. Kadın aşksız bir evliliğe artık dayanamadığını, kocasına söz verdiği için çocukları büyüyene kadar 15 yıl dayandığını ancak artık aşksız bir evliliği sürdürmektense yalnız kalmayı tercih ettiğini söyler. “Kendime dair bir resim var aklımda ama bu gerçekle örtüşmüyor” der. Tam bu anda Marianne’in yakın planını görürüz, korkmuştur. Bu, Marianne’i daha iyi tanımamız için film boyunca aklımızda tutmamız gereken bir sözdür.
Johan bir kadına aşık olur ve çok sancılı bir ayrılık yaşarlar. Ancak boşanmazlar. Bundan sonra her bir araya gelişlerinde boşanmaktan söz etseler de uzun süre bunu başaramazlar. Bir türlü de birbirlerinden kopamazlar. Görüşüp yemek yer ve sevişirler, en çok da tartışırlar, ancak bir türlü ayrılamaz, nefret ettiklerini söyledikleri o bağı koparıp atamazlar. Bütün bu görüşmeler sırasında görürüz ki değişirler, Johan özgüvenini kaybeder, kişiliği çözülmeye başlamıştır, artık kendinden memnun değil daha çok şikayet eden bir insan olmuştur. Marianne ise kendisine daha fazla kim olduğunu sormaya başlamış, daha huysuz, kavgacı da olsa daha canlı olmuştur, cinsel olarak da soğuk değildir artık. İkiyüzlü olduğunu düşünüp içindeki bastırdığı kişiyi anlamaya çalışmıştır. Psikiyatristinin tavsiyesine uyarak yazdığı satırların hepsini keşke alıp buraya koymanın imkanı olsa. O satırlar neden böyle olduğunu anlamaya çalışan, bahaneler uydurup kimliğine gerekçeler bulmak yerine sadece kendini tanımaya çalışan bir insanın çırpınışıdır. Şimdiye kadar ne istediğini kendisine sormamış bir insanın geç kalmış çığlığıdır onlar ve bence filmin en güzel anlarıdır. Birbirlerine karşı gerçek düşüncelerini ortaya serdikleri bir gece, ettikleri korkunç kavga sonrasında boşanma kağıtlarını imzalar Johan ve Marianne, ancak onları bir sonraki görüşümüzde birlikte olmaktan o kadar mutludurlar ki, ikisi de başkalarıyla evlidir, ancak aralarındaki bağ sanki birbirilerini ve kendilerini tanıdıkça daha da güçlenmiştir. Filmin son sahnesiyle birlikte artık hiçbir zaman ne olursa olsun o bağın kopmayacağına da inanırız. “Ben seni kendi bencil tarzımla seviyorum” der Johan “sen de beni huysuz ve kavgacı tarzınla. Gerçekçi ve kusurlu bir sevgi bu.”
Filmin üç saate yakın bir süresi var, filmi izledikten sonra insan kendini çok yıpranmış ve yorgun hissediyor. Ama iki insanı gerçekten tanımış gibi de mutlu.. Ve tabi evlilikle ilgili düşüncelerini de tekrar gözden geçiriyor..
Kohi Jiko (Café Lumière)
Rahat ve özgür bir yaşam süren Yoko’nun (Yo Hitoto) sahaf işleten Hajime (Tadanobu Asano) ile ilişkisiyle başlar film. Yoko bir aile ziyareti sırasında annesine hamile olduğunu ve çocuğunu tek başına büyütmek istediğini söyler. Annesi bundan pek hoşlanmaz. Yoko bir bestecinin gittiği “Dat” adlı kafeyi arar. Ancak filmde hikaye oldukça geri plandadır.
Oldukça durağan yapıya sahip bir film. Serbest yazar Yoko’nun hamileliğine, kitapçılık yapan arkadaşıyla konuşmalarına, tren yolculuklarına, kısacası gündelik hayatına yoğunlaşılıyor. Sabit kameralı uzun planları var filmin, çekimlerin neredeyse hayatla eşzamanlı olduğu düşünülebilir.
Yönetmen, Yoko’nun devam eden hayatına bir yerinden bakmış ve sonra çıkmıştır sadece, Yoko’nun hayatı filmden sonra da devam eder. Sabit planlar, uzun sahneler, durağanlık bazı izleyiciler için zor olsa da bana göre şiirsel bir tadı var böyle çekimlerin. Gündelik hayatın aslında çok güzel anlarla dolu olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca tren seslerini kaydeden Hajime ile yazar Yoko’nun dostluğu öyle dingin ve huzur verici anlatılmış ki film bu anlamda insanda bir rahatlama hissi uyandırıyor. Japon yönetmen Ozu’ya saygı amacıyla yapılmış bu filmin de öyle büyük hikayeler anlatmak gibi bir iddiası yok. Japonya’ya tren penceresinden Yoko ile birlikte bakan dingin bir film. Belki de sessiz dostluklara ve günlük hayata yazılmış bir şiir.
Yirmidördüncü Uluslararası İstanbul Film Festivali “Altın Lale” ödülünü de kazanmıştır film ayrıca.
La Science Des Rêves

HayalMeyal^e..
Stéphane-Stéphanie arasındaki ilginç ilişkiyi konu alan Science of Sleep yine aklımızın kontrolsüz çalışan bölgesine yapılan bir yolculuktan ibaret. İnsani ilişkilerin akıldan kalbe inişlerini anlatmakta uzman olan Gondry, Eternal Sunshine ile anılarda gezerken bu filmde rüyaların içinde seyahat etmeyi tercih ediyor.
Her şey Stéphane^ın (Gael Garcia Bernal) karşısındaki daireye Stéphanie^nin (Charlotte Gainsbourg) taşınmasıyla başlıyor, komik-nedensiz ve anlamsız bir şekilde başlayan ve ne olduğu asla belli olmayan bu ilişki yavaş yavaş gerçeklikten kopuyor ve süslü rüyalarda gezmeye başlıyor. Gerçek ile hayalleri birbirinden ayırt etme sorunu yaşayan Stéphane gözüyle biz de neyin gerçek neyin hayal olduğunu bilmeden filmi izliyoruz ve olmasını istediğimiz şeyleri oldu kabul ederek devam ediyoruz, böylece her izleyen için farklı bir film çıkıyor ortaya.
Film Stéphane^ın hayal dünyasında açıldığı için izleyici olarak oraya bakış atmakta bir sakınca görmüyoruz, çünkü ana sahnemiz zaten hayaller ve hepimiz aslında Stéphane TV izleyicileriyiz. Başından itibaren gerçek dünya ikinci planda kalıyor. Böylece karakterin samimiyetine ve oyunların sevimliliğine inanmak için çaba sarf etmemize gerek kalmıyor.
İlişkiler üzerine, özellikle de aşk üzerine bunca şey söylenmişken Gondry^nin her seferinde aklımızda olan ama ortaya çıkmamış yönleri önümüze sermesine şaşırıp kalıyorum. Onun anlattığı hikâyeler anidenliği, nedensizliği ve aslında basitliği ile herkese ait ve bir o kadar da özel olabiliyor. Hayatını filmlerle geçiren insanlar ilişkilerinde onun karakterlerini arıyorlar, Gondry^nin aktardığı karakterler onlara sevdiklerinden daha samimi ve güzel geliyor. Birçok ilişkide Clem^ler, Joel^ler veya Stéphane-Stéphanie^ler başrol oynuyor..
Science of Sleep, birçok eleştiri aldı, yönetmenin saçmalığı zorladığı söylendi, filmin samimiyeti üzerine oldukça fazla gidildi. Ancak Science of Sleep, aslında basit bir testti. Siz ne kadar çocuksunuz ve bir mutfak musluğundan akan selofandan deniz yapıp üzerinde orman taşıyan bir gemiyi yüzdürebilir misiniz? Burada hayır cevapları büyük çocuklara, evetler ise Küçük Prens^lere gidiyor..
Stéphanie^nin “neden ben” sorusuna “çünkü başka herkes çok sıkıcı” diyen Stéphane^ın bu karşılığı hayatta belki de bir insana söylenebilecek en özel sözlerden birisi ve film sadece bazı replikleri için bile övgüyü hak ediyor. Ayrıca Paralel Senkronize Rasgelelik kavramı ile düzen-rasgelelik savaşının incelenmesi de oldukça keyifli. Zaman zaman bir komedi filmi izliyormuş gibi gülüyoruz, bazen de “saçımı falan okşasan” anlarıyla kalbimizi açıyoruz.
“Bu gece size rüyaların nasıl hazırlandığını göstereceğim. Çok basit ve kolay bir işlem sanılmasına rağmen, aslında bundan biraz daha karışıktır. Gördüğünüz gibi işin sırrı karışık malzemelerin muazzam karışımlarıdır. Önce biraz gelişigüzel fikir atıyoruz. Sonra bir tutam günlük anı ekliyoruz ve bunu geçmişteki hatıralarla karıştırıyoruz. Aşk, arkadaşlık, ilişkiler ve diğer tüm ş’li şeyler, gün boyunca duyduğumuz şarkılar, gördüğümüz şeyler ve kişisel bir eşyamızla karıştırıyoruz. Tamam tamam, sanırım oldu”
Science of Sleep^in başkarakteri Stéphane^a göre bir rüya tarifi olan bu anlatım, günümüzün dahi çocuğu Michel Gondry için “Bir film nasıl yapılır” açıklamasıdır aslında ve ben onun anlattığı her şeye inanıyorum..
Eternal Sunshine of the Spotless Mind
Bu filmle ilgili her şeyi okuduk, “Eternal sunshine of the spotless mind” adının Alexander Pope’un “Eloise to Abelard” şiirinin bir dizesinden geldiğini biliyoruz, hatta buradan Eloise ve Abelard’a ulaşıp onlar hakkında da her şeyi öğrendik, Clem’in değişen saç renklerinin anlamlarını da biliyoruz, rüyaların her karesini de ezberledik, filmi ileri geri alarak Clem silinmeye başladığında önce bir ayağının yok olduğu anı bile yakaladık, artık her şeyi biliyoruz.. Bu filmle ilgili yazılacak ya da söylenecek yeni bir şey kalmadı. "Everybody s gotta learn sometime"ı duyunca geldiğini anladığımız ağlama isteği gibi bir hisle yazıyorum bu yazıyı, öyle burnum sızlayarak hissettiklerimi yazmak istiyorum sadece.
Filmi ilk izlediğimde sesim çıkmamıştı sanırım hiç, Charlie Kaufman, Spike Jonze ve Michel Gondry ne yapsa izlemiştim, nasıl dehalar olduklarını biliyordum, Kaufman’ın o hiç kimselere benzemeyen aklından, Gondry’nin oyuncaklı zekasından haberim vardı, ama bu bambaşka bir şeydi, nefesim kesildi heyecandan, aşkı tüm karmaşıklığıyla ortaya seriyordu film, tam da bu yüzden güzel belki diyordu, sonu baştan bilinse bile güzel, aynı şey tekrar tekrar yaşansa bile güzel, hep aynı yere varılsa bile yolculuk güzel.. Woody Allen’ın açtığı yoldan gidiyordu yönetmen, ama yanına rengarenk dünyasını, aşka iyimser olmasa bile biraz umutlu bakışını alarak. Üstelik insan beynini yine oyun alanına çeviriyordu Kaufman ve Gondry, oraya oynamaya gidiyorduk, orada sevdiğimiz kişiyle el ele dolaşabilir, koşabilir, belki saklanabilirdik bile -hem de kendi istediğimizi sandığımız şeylerden ve kendi irademizin buyurduklarından bile.. Hani isteriz ya hep bazı sevdiğimiz anları bir yere saklamayı, sonra çıkarıp oradan yeniden yaşamayı, istersek yaşarız diyordu sanki Kaufman ve Gondry, onlar hep orda, yeter ki bırakmayalım onları, o zaman kaybolmazlar bir yere, istesek de, hatta silsek bile..
Belki de oynamayı bilmiyorduk biz henüz, Kaufman ve Gondry elimizden tutup gösteriyordu ne yapmamız gerektiğini, onlarla birlikte kendi içimizde, aşkın içinde kayboluyorduk, ve artık “keşke sildirebilseydim seni” ekleniyordu kavga sözlerimize, ama biliyorduk da artık istesek de silinmiyormuş bazı şeyler, ne yapsak gitmiyormuş, aşkın hafızayla anılarla olan bilimsel ilişkisine inat, kulağımıza fısıldanan bir söz, kalbimize yerleşip gitmiyormuş ordan, silinen yüzlere, toparlanıp kaldırılan anılara rağmen..
Bu gerçekten çok özel bir film ve kesinlikle adı sinema var oldukça aşk filmleri listelerinin en başlarında yer alacak, benimse gönlümün başyapıtlarından biri.. Filmi izlerken hiç sesim çıkmadı, ancak film bittikten sonra ağzımdan çıkan ilk şey “hadi bir daha” oldu. O nedenle bu yazıdan sonra “hep birlikte hadi bir daha”.. Tekrar tekrar Montauk’a döner gibi bu filme dönelim yeniden..








