Le Scaphandre et le Papillon

Jean-Dominique Bauby (Mathieu Amalric), Elle dergisi editörüdür. Hareketli ve başarılı bir hayatı varken geçirdiği felç onu yatağa mahkum eder. "Locked-in syndrom" adlı bir hastalığa yakalanmıştır. Hareket edemez, yemek yiyemez ve konuşamaz. Sadece sol gözünü hareket ettirebilmektedir, bunun dışında tamamen hareketsizdir. Bedenini saran "dalgıç giysisi"nden kurtulmasının tek yolu, elindekileri, yani tek gözünü ve hayal gücünü kullanmaktır. Bu şekilde bir kitap bile yazar.

Kendi bedenine hapsedilmiş bir adam Jean-Dominique. Görebiliyor, düşünebiliyor, ama konuşamıyor, düşündüklerini aktarmasının tek yolu çalışan gözünü kullanmak. Ama onu kullanabilmek için önce onun önündeki perdeyi kaldırması gerekiyor. O perde kendine acıma, ölüm isteği ve korkuyla kaplı.. Ama o çok geçmeden hareketsizken de aslında hareket edebileceğini, istediği yere gidebileceğini, istediği kişiyle birlikte olabileceğini fark ediyor. Gözünün dışında çalışan çok önemli bir şeyi daha var çünkü; hayal gücü. Böylece kalkıyor o perde. Hırslı ve güzel terapistlerinin de yardımıyla konuşamıyor olmak artık bir engel olmuyor önünde. Harflerin kullanım sıklığına göre oluşturulan bir alfabeyle iletişim kurmaya başlıyor. Doğru harflerde gözünü kırparak aklındakileri sözcüklere dönüştürüyor. Bu şekilde bir kitap yazabileceğini söylüyor. Bu yöntemle bir kitap yazılabileceği düşüncesi bile korkutuyor biz izleyicileri. Ama Jean-Dominique “panik yapma” diyor ona kitap yazmakta yardım edecek Claude’a. Biz de rahatlıyoruz, o panik yapma diyorsa bizim yapmaya hakkımız yok. Ortaya bir kitap çıkıyor. Kitabı yayımlandıktan kısa bir süre sonra ise ölüyor Jean-Dominique.

Biyografiler genellikle oyuncunun gücüne dayalıdır. Hele de böyle ortada fiziksel sorunu olan biri varsa yönetmenler gişe kaygısından ya da kötü niyetlerinden bilinmez, durumu sonuna kadar sömürürler. Ama bu film farklı, ne biyografi anlatmanın ne de Jean-Dominique’in özel durumunun getirebileceği tuzaklara düşmüyor, bu nedenle de ortaya oyuncunun inanılmaz başarısından çok yönetmenin başarısı çıkıyor. Çünkü böyle bir hikayeden istismara hiç kaçmayan ve çok güzel görselliği olan bir film çıkarmayı başarıyor Julian Schnabel -ressamlığının da getirdiği avantajla. Filme getirilebilecek eleştiriler var tabi yine de, belki biraz hızlı ilerliyor, Jean-Dominique ölüm isteğini çok çabuk yeniyor, iletişim yöntemini de kolay kabulleniyor gibi. Ayrıca geri dönüşlerle Jean-Dominique hakkında bize çok az şey veriliyor, bu da karakterle ilgili eksiklik hissi yaratıyor. Ama yine de hikayeyi çok dozunda anlatmasıyla övgüyü hak ediyor yönetmen. Ne hayatını abartıyor Jean-Dominique’in, ne de yine bu tür filmlerde adet olduğu üzere ölümünü bir trajediye dönüştürüyor. Altını kalın kalın çizip bir azim hikayesi anlatmak yerine, onun ayrıntılara özen gösteren gözünü anlatıyor şiirsel bir üslupla. Bu yüzden filmden sonra çok güzel kareler kalıyor aklımızda, gözümüzün önünde binlerce kelebek uçuşuyor..

3 yorum:

  1. ceninq said,

    harika bi film bu.herşey öyle ağır ve o kadar hafif ki..ve lütfen filmin orjinal adı "kelebek ve dalgıç giysisi"en güzel adlı film listesinde birinci olabilecek bir film için "kelebek ve dalgıç" diyenleri vizyona bu adla sokanları kınıyorum!

    on 26 Ocak 2008 01:11


  2. _kentaur_ said,

    kanımca bu filmin en iyi taraflarından biri dalgıç giysisini kullanarak kahramanımızın hareketsizliğini ve bu hareketsizliğinin yaratıığı bunalımı betimleyebilmesi. içimdeki deniz tadında başlayan filmin kahramanıyla içimdeki denizdeki kahramana nazaran daha çok butunleşebiliyoruz. tabi bunda kameranın kullanım tekniği de yadsınamaz; felçli bir insanın goz kırpışını hissetmek oldukça iyi bir detaydı..

    on 26 Ocak 2008 22:44


  3. Burak said,

    Karakterin geçmişine fazla girmeme konusuna katılıyorum ancak kitabı okumadığım için fazla bir şey söyleyemeyeceğim bu konuda. Jean-Do belki de yaşadığı bu olaydan sonra geçmişi ile arasına bir set çekmiş olabilir, olamadığı şeylere yöneldiğinden (babalık gibi) başardıklarını geçmiş olabilir.. Bana göre çok iyi yönetilmiş bir film bu, özellikle yönetmenin filmin başında bizi Jean-Do^nun bakış açısına hapsetmesi ve o duyguyu bu şekilde yaşatması önemli bir tercih, bu sayede de sömürüden uzak kişiselliğe yakın bir film çıkmış ortaya.. Filmden sonra "Eğer Jean-do sadece göz hareketleriyle film çekmeyi başarsaydı sanırım böyle bir şey çıkardı ortaya" diye düşünmem bile yönetmenin başarısı, umarım oscar^da başarılı olur.. Yazınız da beklediğim gibi çok güzel olmuş, filme yakışmış.. Teşekkür ederim.

    on 27 Ocak 2008 18:26