Ghost World

Çok geç kalınmış, arkadaş tavsiyesi sayesinde neyse ki daha fazla geç kalınmadan izlenmiş 2001 yapımı çizgi romandan uyarlama Terry Zwigoff filmi. Yönetmen ne yapmış etmişse hemen bulup izlemek istiyorum, diğerleri için de geç kalmadan.

Enid ve Rebecca liseden mezun olurlar. Koleje gitmeyip hemen iş bulmak ve birlikte ev tutmak gibi hayalleri vardır. Kendilerini yaşıtlarından, hatta dünyanın geri kanalından farklı görürler. Tuhaf denilebilecek insanlara yakınlık duysalar bile onlara da sivri dillerini uzatmaktan geri durmazlar. Rebecca bir kafede iş bulup çalışmaya başlar. Enid ise önce geçebilmek için yaz okulunda sanat dersleri almak zorundadır. Hemen iş ve ev hayatına atılmak için de can atmaz. Gözlem yapmaktan, insanları izlemekten hoşlanırlar. Gazetede kişisel ilanlardan buldukları Seymour’a bir randevu verip onu uzaktan izlerler, sonra evine kadar takip ederler. Bir plak sayesinde hayatına da girer Seymour, Enid’in. Seymour’ın “tuhaflığını” çekici bulmaya onun plak koleksiyonuyla ilgilenmeye başlar. Aralarında biraz garip de olsa bir arkadaşlık oluşur. Daha fazla ayrıntıya girmeyeyim, ki çok güzel detayları var filmin, bu pek kaba bir özet oldu.

Çok zekice yazılmış bir senaryosu var filmin, neredeyse her karesinde toplumsal bir eleştiri var. Ama bu senaryoya o kadar güzel yedirilmiş ki, hiçbirinin altı kalın kalın çizilmiyor. Enid’in bir fast food dükkanındaki ilk iş gününde büyük seçim olsun mu diye soramadığı, çok şişman bir kadına bol tereyağlı mısır verirken tiksindiği sahne çok eğlenceli, bu kadar yerinde bir eleştiriyi doğrudan fast food’u ele alan filmler bile yapamadı. Sanat derslerinde fincanın içine atılmış bir pedin dahiyane bulunması, bir afiş üzerinden yapılan ırkçılık eleştirisi.. O güzel detaylardan sadece birkaçı.. Ayrıca liseden mezun olmuş genç birinin önünde sadece hemen bir iş bulup gündelik hayata karışma, ya da koleje gitme seçeneklerinin olmasını da eleştiriyor film. Bir ütü masasına, bardaklara heyecanlanmaları bekleniyor onlardan, girdikleri ilk işte tutunmaları, hayatlarının geri kalanını hemen planlamaları… Hiç gelmeyecek bir otobüsü beklemek ve ona binip gitmek belki de bu seçeneklere en iyi alternatifi oluşturuyor. Neyse ki Enid de bu çok doğal bocalamalardan birini yaşayıp ne yapmak istediğini soruyor kendine ve o otobüsün çağrısına uyuyor.

Enid’in eskiden her şey daha mı iyiydi sorusuna Seymour’ın verdiği cevap filmin incelikle söylemek istediği şeyi özetliyor sanki. “Bilmiyorum, insanlar hala birbirlerinden nefret ediyorlar, ama bunu nasıl saklayabileceklerini daha iyi biliyorlar.” Biraz o saklı olana bakıyoruz sanki, insanları takip edip evlerine kadar vararak..

Oyunculuk konusunda da çok doğru seçimler yapılmış; Thora Birch ve Scarlett Johansson rollerinde çok iyiler; ama Steve Buscemi, Seymour karakteriyle inanılmaz.. Çok da güzel bir soundtrack’i var filmin, Seymour’ın plak koleksiyonundan oluşan. İzlendikten sonra kesinlikle hemen dinlenmeli.

4 yorum

Juno

“Sevimli jenerik ve gülümseten karakterler, güzel müzikler, basit ama etkili senaryo, küçük ve samimi bir film.”

Juno için yapabileceğim tanım budur, bu tanımın son dönemde ön plana çıkan bağımsız filmler için de gayet ideal olduğunu görebilirsiniz. Juno da böyle bir film.. Keyif veriyor ama bir yandan da “bu tarz filmler yapmanın dahi bir şablonu oluşmaya başladığı” düşüncesiyle ürkütüyor..

Erkek arkadaşı ile girdiği ilişkiden sonra hamile kalan 16 yaşında bir karakter.. Yaşıtlarından farklı, hatta okuldakilerin garip diye nitelendirdiği çocuklardan.. Ailesine durumu açıyor, önce kürtaj düşünse de sonra karnındaki varlığın canlı olduğu fikriyle vazgeçiyor ve çocuğunu büyütecek bir aile bulmaya karar veriyor.. Juno^nun ailesi de bu arayışa ortak oluyor ve bebeği sahiplenecek bir çift buluyorlar. Burada hikayeye o çift de dahil oluyor ve senaryo yan unsurlarla güçleniyor, ana konuyu destekliyor.. Bu ikisi arasındaki bağlantı zaman zaman güçlense de bana göre sert ve ters bir şekilde kopuyor..

Filmin özellikle senaryo dalında ödüller almasını pek anlayamıyorum, Akademi üyelerinin “bir ödül verelim, bağımsızları da yanımızda görelim” düşüncesi sanırım bu, ya da film sonunda oluşan gülümsemenin etkisi.. İyi bir film Juno, ancak karakterlerin tepkileri ve hikâyenin gidişatı biraz zorlama gibi duruyor. Filmlerde gerçekçilik aramam ancak bir babanın kızının hamile olduğunu duyduğunda gözlerinde oluşacak ifadesi önemlidir, burada kabulleniş biraz hızlı gibi.. Yine ana karakterimizin sorunlu ya da farklı olduğunu bilmeme rağmen nedenlerini anlamak isterim, film Juno^nun neden “farklı” olduğunu da anlatsın isterim, burada dayatma kabul edemem.. Bunları göremedim maalesef.

Aynı şekilde zorlama bir ilişki gibi duran ve sadece bir araçmışçasına incelenen erkek arkadaş (ya da partner diyebilirim, sonuna kadar öyle duruyor) karakteri de filmin sonunda güzel şarkılara eşlik edecek bir aşık pozisyonuna biraz hızlı geçiyor gibi, eğer bir müzik grubu ve arkadaşlık söz konusuysa senaristin bunu bize hiç anlatmadan kabul ettirmesi de garip kaçıyor.. Sanırım filmin samimi duruşu ile geldiği noktada izleyicisine her şeyi koşulsuz kabul ettirebileceklerini düşündüler, çoğu izleyici için de haksız sayılmazlar.. (ayrıca yine “bu tarz” filmlerin süresi de bellidir, fazla yayılamaz)

Ayrıca son olarak filmin verdiği mesajlara da şaşırıyorum, 16 yaşında anneliğin kürtaj düşüncesine bariz üstünlüğü var, filmde gördüğümüz en sevimsiz insanların “Şimdiki kadınlar” derneğinde olması başka bir şey anlatmıyor sanırım.. Son zamanlarda mesaj kaygısı gütmediği belli olan filmlerin bir noktada ne anlattığını şaşırması hadisesi Juno için de geçerli. Across The Universe* savaş karşıtıyken hikâyenin çıkarları gereği barışçılara bomba yaptırmıştı, Juno da “doğurun gitsin” der gibi, anlam veremiyorum bu duruma.. Bebeğin yeni annesi olacak karakterimizin de filmin en sinir bozucu varlığı olması ve bebeğe kendi istediklerine göre bir hayat dayatacağı belli olmasına rağmen “iyi anne” gibi gösterilmesini de kabullenemedim. Çocukları için her şeye karar veren ebeveynler maalesef göründükleri kadar düşünceli ve iyi değiller, sadece yaşayamadıklarını yaşatmak için bebek yetiştirirler. (evet saksıdaki çiçek gibi)

Aslında çok iyi bir Tv dizisi olabilirdi bu hikâyeden, böylece Juno^nun çocukluktan kadınlığa ve anneliğe geçişini, karnında taşıdığı varlığın etkilerini üzerinde hissetmesini biraz daha iyi anlayabilirdik. Sadece şu kullandığım resimde bulunan “hamburger telefon” anlatmak zorunda kalmazdı Juno^nun çocukluğunu..

Sözün özü, Kimya Dawson ve The Moldy Peaches^ın güzel müzikleriyle süslü, oyuncaklı bir jeneriğe sahip, Ellen Page^in iyi oyunculuğu ile renk kattığı “zaman geçiren” filmlerden birisi Juno.. Aslında üzerine düşünmeyi gerektirmeyen ve Pazar günü evde oturup izlenebilecek filmlerden birisi, siz de benim yaptığım hataya düşüp biraz düşünürseniz “küçük ve samimi” film gözünüze farklı görünecektir.. (Yazı bittiğinde anladım ki çok gerilmişim aslında filme..)

*(Across The Universe gayet mesaj veren bir film olabilirdi aslında The Beatles şarkılarıyla ama farklı bir şeydi aradıkları sanırım, başka bir yazının konusu)

2 yorum

Bana Şans Dile

Mustafa Hakkında Herşey (ayrı olmalı aslında bu) ve Babam ve Oğlum'un yanında dizi filmleriyle de adını iyice duyurmuş genç yönetmen Çağan Irmak'ın, ilk kez 14. Uluslararası Ankara Film Festivali’nde izleyicilerle buluşmuş,. ilk uzun metrajlı filmi.

Babasız büyüyen, anne sevgisini tatmamış bir şekilde yetişen, okuldaki arkadaşlarının saygı duymadığı, önemsemediği; hayatı boyunca meramı dinlenmemiş ezik bir tip olan Bahadır (Rıza Kocaoğlu)'ın, bir gün okuduğu liseye silahla gelmesi ve tüm sınıf arkadaşlarını rehin alıp, onlardan, onların en önemli sırlarını mikrofonla sınıf penceresinden haykırmalarını istemesi, medyaya, çevreye ve daha doğrusu kendilerine karşı en azından bir kez samimi olmalarını istemesi ama bunu yaparken de kesinlikle etik değerlere bağla kalmaması ekseninde incelenebilecek filmin beni tatmin etmediğini ve senaryodaki "vurucu" olması planlanmış birkaç cümlenin gerek çekim, gerek cast, gerekse filmin tüm doğası ele alındığında fazla yavan kaldığını söyleyerek açmak isterim divanı.

Film gerçekten Çağan Irmak'ın gelişimi açısından önemli ipuçları veriyor. Bana Şans Dile için "İlk denemesi de olsa, başarılı!" demek ben de isterdim ama film yönetmenin diğer ürünlerinin kıymetini bilmemiz için bizlere imkan sunuyor. Basit bir "arıza çocuk" psikozu, karakterin yansıtmasının beklendiği şiddeti siliyor bir ânda. Özgüvenden yoksun edebiyat öğretmeni rolünde gerçekten sırıtan bir Deniz Uğur; günübirlik ilişkiler yaşayan umarsız anne Nilgün Belgün; film boyunca sinirlenmemiz için arada "ben buradayım!" mesajı veren Volkan Severcan, hatta tüm kadro çok kötü. Satanizm, baba baskısı, terfi uğruna-şöhret uğruna yapılabilecekler ve cinsel kimlik arayışı gibi kavramlar kenar süsü olsun diye serpiştirilmiş ama çok eğreti durmuş. Problemli ana karakterle duygusal ânlar yaşaması için monte edilmiş Melisa Sözen'i sabit performansıyla ayrı tutarak genel bir değerlendirme (izninizle bir de tahmin) yapmam gerekirse;

Çağan Irmak ukte olarak kalmasını istemediği için hayata geçirmek istediği bir işi kotaramamış diyebilirim.
Zaten çok da uzun olmayan süresi, sıradan içeriği ile televizyon dizilerinden önce bir dem, ama yalnızca bir dem alınabilecek bir yapım benim için Bana Şans Dile.

Hepinize şans dilerim.

1 yorum

Milyang

Chang-dong Lee, İstanbul Film Festivali’nden tanıdığımız bir yönetmen. 2002 yapımı filmi Oasis’i izlediğimde kelimenin tam anlamıyla aptallaşmıştım. İki özürlü insanın aşkıyla öyle sorular soruyordu ki yönetmen, insan kendi düşüncelerinden bile emin olamıyordu. Bu iki insanın aşkını, birinin diğerini istismar etmesi olarak yorumlayan insanlardan mısınız, yoksa neden olmasın diyenlerden mi, peki bu iki insanın sevişmesine bakabilir misiniz, kendinizden utanmadan bu filmi izleyebiliyor musunuz? Sınırları zorlayan bir yönetmen olduğunu göstermişti Chang-dong Lee ve 2007 yapımı filmiyle bir kez daha gösteriyor ki sınırlarla işi yok.

Shin-ae, kocasının ölümünden sonra onun doğduğu kent olan Milyang’a oğluyla yerleşir. Bir piyano okulu açar ve yatırım için arsa bakar. Başkaları tarafından biraz tuhaf bulunduğundan onların arasına karışmak ister. Burası küçük bir şehir olduğundan da kısa zamanda bir çevre edinir. Milyang’a geldiğinden beri özellikle Jong Chan yanından hiç ayrılmaz. Ancak onun arsa bakması ve okul açması bazılarına parası olduğunu düşündürür ve fidye için çocuğu kaçırılır. Verdiği parayı yeterli bulmayan fidyeci, çocuğunu öldürüp nehre atar. Katil küçük bir yerde saklanamaz hemen yakalanır. Shin-ae bu olaydan sonra sinir krizleri geçirmeye başlar ve tam krizlerinden biri sırasındayken kiliseye girer. Tanrı’yı bulduğuna inanır sonra, tanrı’nın ona huzur verdiğine. Ama kocasının ve oğlunun kaybının yerine koyduğu tanrı da ona ihanet eder, kendisine verdiği huzurun aynısını oğlunun katiline de verir.

Bu filmde başka tehlikeli soruların peşinden gidiyor yönetmen. Shin-ae’nin oğlunu kaybetmesinden sonraki dönemde yaşadıkları aslında sadece isyan ve acıyken, tanrı’yı içinde bulduğunu sandığı dönemden sonraki hali ise neredeyse delilik.. Çünkü kendi ağzından söylediği bu soru onun canını çok fazla yakıyor, “Ben onu affetmeden tanrı hangi cüretle affeder?” Onu delirtmeye başlayan da bu soru oluyor. Önceleri sadece gördüklerine inanan biriyken sonra tanrının varlığına inanmaya başlıyor; ama bu ona daha fazla acı veriyor. Artık yaptığı her şeyde tanrıyı kızdırmaya çalışıyor. Shin-ae filmin başından sonuna kadar birçok değişiklik yaşıyor. Filmin sonunda kendi saçlarını keserken gördüğümüz kişi artık başka biri. Yaşadığı kayıpların acısının onu nereye getirdiğini o kadar iyi görüyoruz ki, filmin sonunda ona bakarken bizim de canımız acıyor. Filmi sözlerle anlatmak pek mümkün değil, bütün çığlıklara ve acıya rağmen sessiz bir film bu ve görsel olarak çok güzel..

Do-yeon Jeon, Shin-ae karakteriyle inanılmaz bir oyunculuk çıkarıyor. Shin-ae’nın çektiği acıyı ve nasıl bambaşka birine dönüştüğünü tamamen hissediyoruz.. Filmin başından sonuna kadar geçirdiği dönüşümü, yaşadıklarının etkisini yüzünde görüyoruz, gerçekten çok etkileyici bir oyunculuk.. Kang-ho Song da hiçbir şansı olmasa da Shin-ae’nın peşinden ayrılmayan Jong Chan rolünde oldukça iyi. Film 142 dakika, ama kesinlikle süresini hissettirmeyen filmlerden ve İstanbul Film Festivali’nin bu yılki programında.. Bence bu yönetmeni takip etmekte fayda var, Oasis gibi başka bir film izleme deneyimi sunuyor bu filmiyle de. Ayrıca Milyang’ın kelime anlamı “Gizli Günışığı”ymış bunu bilmek farklı okumalara da yol açabilir sanki.

1 yorum

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali


Nisan’ı yılın en güzel aylarından biri haline getiren İstanbul Film Festivali’nin programı açıklandı. “Sinemada İnsan Hakları, Uluslararası Yarışma, Ulusal Yarışma, Akbank Galaları, Yıllara Meydan Okuyanlar, Dünya Festivallerinden, Genç Ustalar, Amerikan Bağımsızları, Ntv Belgesel Kuşağı, Mayınlı Bölge, Geceyarısı Çılgınlığı, Kadının Adı Var, Canlandırma Sineması, 68 ve Mirası, Siyad 40 Yıl’ın En İyileri, Marc Caro: Hayallerde Kaybolmak, Milos Forman; Asilere Övgü, Orhan Aksoy | Michelangelo Antonioni | Ingmar Bergman | Deborah Kerr | Alain Robbe-Grillet | Michel Serrault | Edward Yang | Artun Yeres Anılarına Gösterim” gibi bölümlerle 200 film var festivalde.

Hangi filmden bahsetmeli bilmiyorum, Zabriskie Point, Easy Rider, One Flew Over the Cuckoo’s Nest filmlerini bir kez de perdede izleme şansından mı, yoksa sabırsızlıkla beklediğimiz Into The Wild ve I’m Not There’i artık izleyecek olmamızdan mı?.. Bir yandan L'Avventura, Vargtimmen ve Anayurt Oteli filmleriyle usta yönetmenleri anmanın hüznünü yaşarken, diğer yandan her zaman inanılmaz bir keşif vaat eden Mayınlı Bölge ve Genç Ustalar bölümlerindeki sürprizlerin heyecanını yaşayacak olmamızdan mı?.

Uluslararası jüri başkanlığını ünlü görüntü yönetmeni Michael Ballhaus’un yapacağı yarışmada Michel Gondry’nin son filmi Be Kind Rewind var. Semih Kaplanoğlu’nun başkanlığındaki Ulusal Yarışma’da ise Hüseyin Karabey’in filmi Gitmek ve çok merak ettiğim Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı filmleri var. Bunlar dışında Haneke’nin yeniden çektiği Funny Games, Mike Leigh’in Happy-Go-Lucky, Wes Anderson’ın The Darjeeling Limited filmleri de programda ilk gözüme çarpanlardan. Ayrıca filmlerin yanında festivalin etkinliklerinin de mutlaka takip edilmesi gerekiyor. Çünkü festival boyunca Bilsar Binası’nda devam edecek “L’Avventura’yı Yeniden Kurgulamak” sergisi filmler kadar heyecan verici. Heyecan yazıp duruyorum sürekli farkındayım, ama hissettiğim tam olarak bu. Bu kadar çok filmi bir arada görmek şimdiden elimi ayağıma dolaştırıyor bile.

Nadine Labaki’nin Sukkar Banat filmiyle 5 Nisan’da açılacak festival 20 Nisan’a kadar Beyoğlu Emek, Beyoğlu Atlas, Beyoğlu Fitaş, Beyoğlu ve Kadıköy Rexx sinemalarında, festival kitapçığı 15 Mart'tan, biletlerse 22 Mart’tan itibaren satışta.

Programla ilgili daha ayrıntılı bilgi için www.iksv.org/film/index.asp

5 yorum

Hitchcock Classics



Vanity Fair dergisi Hollywood Portfolio sayısını Hitchcock'un 11 filminden 11 sahnenin canlandırılıp fotoğraflanmasına ayırmış. Psycho, Rear Window, Marnie, North by Northwest, The Birds, Dial M For Murder, Lifeboat, Rebecca, To Catch a Thief, Strangers on a Train, Vertigo filmlerinden kareler Charlize Theron, Scarlett Johansson, Javier Bardem, Naomi Watts, Keira Knightley, Jennifer Jason Leigh, Emile Hirsch, James McAvoy, Renée Zellweger, Gwyneth Paltrow, Robert Downey Jr., Tang Wei, Josh Brolin, Casey Affleck, Eva Marie Saint, Ben Foster, Omar Metwally, Julie Christie, Jodie Foster, Seth Rogen ve Marion Cotillard ile yeniden sahnelenip fotoğraflanmış. Titizlikle gerçekleştirildiği belli olan bu çalışma sonunda ortaya gerçekten inanılmaz sonuçlar çıkmış. Fotoğrafların tam boyutlu hallerine
burdan ulaşabilirsiniz

2 yorum

Anayurt Oteli


Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından uyarlanan 1986 yapımı Ömer Kavur filmi.

Öncelikle kitaba ve filme olan hayranlığımı belirtmek istiyorum. Ömer Kavur’un filmlerini art arda kendisiyle ilgili bir belgesel* hazırlama aşamasındayken izlediğimde şaşırmış ve sarsılmıştım. Türk sinemasının en iyi yönetmenlerinden biriyle karşı karşıya kalmanın şaşkınlığı geç kalmış olmanın üzüntüsüne karışmıştı. Kendisiyle tanıştıktan sonra ise o filmleri ancak böyle sakin, mütevazı ve titiz bir insan çekebilirdi diye düşündüm, onu az da olsa tanıdığım için kendimi şanslı saydım.

Anayurt Oteli, Akrebin Yolculuğu, Gizli Yüz, Türk Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında her zaman yer alacak filmlerden, özellikle Anayurt Oteli bir romandan yapılabilecek en iyi uyarlama.. Kitabın ruhunu korumak bir yana, sanki kitaba yeni sayfalar eklemiş Ömer Kavur, karakteri ve romanı zenginleştirmiş.

Kitabın ve filmin konusu kısaca; Zebercet babasından kalan Anayurt Oteli adlı bir oteli işleten sorunlu bir karakterdir. Otelde kısa bir süre sonra kalıp geri döneceğini söyleyerek ayrılan gizemli bir kadına tutulur. Bundan sonra otelde zaman bir türlü ilerlemez Zebercet için, artık sadece o kadını bekler, temizletmeyip aynen koruduğu kadının odasında zaman geçirir ve onu beklerken gittikçe karanlığa sürüklenir. Müşteriler, az da olsa gidip gelen aynı yüzler, ilerlemeyen zaman, hiç gelmeyeceği halde beklenen kadın, psikolojik sorunlarını iyice su yüzüne çıkarır. Oteli kapatıp kendisine yardım eden bir kadınla birlikte yalnız kalır. Ara sıra dışarı çıkar, ama bu çıkışlar onun yabancılığını daha fazla arttırır.

Ömer Kavur gerçek bir yönetmenlik başarısı sergilemiş bu filmde, senaryo aşamasında Yusuf Atılgan ile olan konuşmaları belli ki Zebercet’i çok iyi anlayıp yorumlamasına yardımcı olmuş. Her filminde mekanları çok iyi kullanmasıyla bilinen yönetmen bu filmde de oteli çok iyi kullanmış -belki gençliğinde otellerde çalışmış olmasının da bir katkısı olmuştur bunda. Oteli nerdeyse Zebercet’in zihni haline getirmiş, görüntü yönetmeni Orhan Oğuz’un da yardımıyla kasvetli bir otel, gerçekle hayaller arasında gidip gelen bir karakter için en uygun görsel dili yaratmış, otelin karanlığı ve dışarının aydınlığı arasında güçlü bir tezatlık kurmuş. Dışarıdaki her bir bölümü Zebercet’in yabancılığını, yalnızlığını vurgulayan sahneler olarak tasarlamış. Ve Zebercet’i sinema tarihimizin en huzursuz, tekinsiz karakterlerinden biri haline getirmiş. Macit Koper de kapkaranlık rolünün içinde bir an bile kaybolmamış.

Tartışmasız Anayurt Oteli Türk Sinema tarihinin en iyilerinden biri, uyarlamalarla dolu tarihinin ise en iyi uyarlaması. Bunda dönemin zor şartları altında en iyisini yapmaya çalışan ekibin büyük payı var. Ömer Kavur’un oyuncu seçiminde bile Yusuf Atılgan’a danışacak kadar özenli çalışmasının, Orhan Oğuz’un ağaçlara aynalar yerleştirip yaptığı yaratıcı ışığın, karakterleri iyi anlayıp yorumlayan oyuncuların, aynı otelde kalıp özveriyle çalışan ekibin...

Filme ulaşmak nerdeyse mümkün değil. Bu nedenle önümüzdeki İstanbul Film Festivali'nde Siyad’ın 40’ıncı yıl seçkisi kapsamında yapılacak gösterimin büyük bir önemi var. Edebiyatımızın ve sinemamızın iki ustasının ortaklığından çıkmış bu muhteşem filmi izlemek kolay bulunur bir şans değil çünkü.

2005 yılında kaybettiğimiz Ömer Kavur'u anmak için de bir şans bu filmi sinema salonunda izlemek. Keşke daha fazla film çekebilseydi, ama kendisinin de söylediği nedenlerle bu ülkede fazla film çekemedi;

“Bir ülke ki sinemasına hiçbir maddi destekte bulunmuyor, bir ülke ki televizyonları sinemaya sıcak bakmıyor, bir ülke ki filminize sponsor bulmak için imkansıza yakın bir güçlük içinde yırtınıyorsunuz. O zaman nasıl film yapacaksınız?”*


*Ömer Kavur: Benim Arayışım Sinema (Belgesel), Yönetmen: Şaban Özinal

0 yorum

40. SİYAD - Türk Sineması Ödülleri


Sinema Yazarları Derneği ödüllerini 3 Mart'ta dağıttı. Neredeyse bütün ödülleri Yumurta topladı, film çok güzel, ama tüm ödülleri alacak kadar da mükemmel bir film değil, ancak adaylara baktığımızda onu zorlayabilecek pek bir film yok gibi. Belki Sis ve Gece yapabilirdi bunu, ama o da en iyi yardımcı erkek oyuncu dışında ödül alamamış -ki bence o ödül de Barda'daki oyunuyla Hakan Boyav’ın hakkıydı. Bu da bir kez daha gösteriyor ki geçtiğimiz yıl Türk Sineması için pek parlak bir yıl olmadı. İşte Siyad ödülleri;


En iyi film:
Yumurta (Yapımcı: Semih Kaplanoğlu)
En iyi yönetim: Semih Kaplanoğlu (Yumurta)
Mahmut Tali Öngören en iyi senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal (Yumurta)
Cahide Sonku en iyi kadın oyuncu performansı: Saadet Işıl Aksoy (Yumurta)
En iyi erkek oyuncu performansı: Nejat İşler (Yumurta)
En iyi yardımcı kadın oyuncu performansı: Derya Alabora (Adem'in Trenleri)
En iyi yardımcı erkek oyuncu performansı: İlyas Salman (Sis ve Gece)
En iyi görüntü: Özgür Eken (Yumurta)
En iyi müzik: Zülfü Livaneli (Mutluluk)
En iyi sanat yönetimi: Naz Erayda (Yumurta)
En iyi kurgu: Ayhan Ergürsel, Suzan Hande Güneri, Semih Kaplanoğlu (Yumurta)
Umut Veren Sanatçı: Melis Birkan
SİYAD Onur Ödülleri: Kadir İnanır, Müjde Ar, Safa Önal
SİYAD Emek Ödülü: Üstün Karabol

Kaynak siyad.org

2 yorum

la jetée


bu film çocukluk dönemine ait bir görüntüden çok etkilenmiş bir adamın öyküsüdür



film deyince hepimizin aklına dönen film sargılarının oluşturduğu görüntüler düşer; maksimum stop motion la canlanan kahramanlar ya da .Peki ya görüntünün öncesi fotoğraflar? 1962 yapımı La Jetée, tam da bu fotoğraf karelerinin beyaz perdede değil de bizim zihnimizde filmleştiği yapıtlardan biri. Terry Gilliam'ın 12 Maymun'unu sevenlerin el rehberi, 12 maymun öncesi lucid dream denemesi.

Elimizde 28 dakikalık az zamanda çok şey anlatan bir düzine fotoğraf karesi mevcut. Hani eskiden fotoromanlar olurmuş ya- biz teknoloji nesli olduğumuzdan denk gelemedik onlara- işte o fotoromanların beyaz perdeye yansıyışı. Daha öncesi var mı bilmiyorum, yönetmen Chris Marker kime öykünmüş de böyle birşey yapmış ondan da haberdar değilim ama filmi izledikçe keşke bir 28 dakika daha olsa diyenlerdenim. Fotoğrafların hayat vermeyi başardığı atmosferle ekrana takılıp kalan gozlerimizle şu sayfalarını çevirdikçe hareketlenmeye başlayan çizimleri izliyor gibiyiz.

12 Maymun'u hali hazırda izlemiş insanlar olarak hemen konuyu anlıyoruz anlamasına da keşke izlemeseymişiz aslında Gilliam'ı; orjinali kesinlikle çok daha çarpıcı.

Bu kadar siyah beyaz fotoğraf karesinden yapılanmaya başlayan hikayemiz için de ufacık, tek bir sahnelik bir gerçeklik: Uyanmaya başlayan bir kadının gözünü açışı... Başka bir filmde olsa " Bu da böyle bir sahne herhalde, geçelim bakalım devamında ne olacak." diye düşünen zihnimiz bu filmde tam da bu karede takılıp kalıyor. Filmin kamerayla çekilen tek sahnesi olması dolayısıyla da olabilir belki bu ama filmi bitirdiğimizde fotoğraflarla kurulan bir dünya ve kadının gözünü ne kadar güzel açtığı kalıyor aklımızda. Mutlaka izleyin; hele ki 12 Maymun'u sevmişseniz La Jetée'yi kesinlikle kaçırmayın.


0 yorum

Once

John Carney^in yazıp yönettiği 2006 yapımı başarılı bir film Once..

Kendi halinde şarkılar yazan ve sokaklarda söyleyen bir adam, babasıyla yaşıyor ve hayatının aşkı ile ayrılmış, bir çeşit hayat kırgınlığı yaşıyor ve yalnızlığının sözlerinden güzel şeyler çıkartıyor.. Gündüzleri herkesin bildiği şarkıları çalıyor, para kazanmaya çalışıyor, geceleri ise bastıramadığı sesinden çıkan şarkıları bağıra çağıra, içinden geldiğince söylüyor, insanların dinlemediğini biliyor ve bu rahatlıkla belki de kendini döküp boşalıyor.. Savrulup dağılmasını engelleyen şarkılarını dinleyen biri çıkıyor bir gün, kız geliyor ve gayet ısrarcı bir şekilde belki de irlanda^daki yabancılığının rahatlığıyla çocuğa neden gündüzleri çalmadığını soruyor, şarkıyı kime yazdığını ve onun ne olduğunu merak ediyor, kişiliğine iniyor.. Şarkısını paylaşan hayatını parlaşır diyor belli ki, o şarının kişiselliğinden güç alıyor ve sormaya devam ediyor, sonunda çocuğun elektrik süpürgesi temizleyen birisi olduğunu öğreniyor ve yarın süpürgesini getiriyor.. Sonrası müzik doğuyor, bir şeyler oluyor, öyle herkesin bildiği şeyler değil, birbirlerini tanımıyorlar belki, ihtiyaçları da yok, sadece devam ediyorlar..

Once, bildiğimiz romantik filmlerden çok belirgin bir şekilde ayrılıyor, aslında bir çeşit modern müzikal de diyebiliriz.. Gerçekten muhteşem olan soundtrack^inin çok değerli bir albüm olduğunu ve bu albümün kaydedilmesine neden olanlarla birlikte yapım aşamasını izliyoruz gibi.. “Çocuk kızı gördü, tanıştılar, gülümsediler, çocuk kızı öptü, aşk oldu” netliği de yok filmde, bir sevgi var, başka insanlara yöneltilmiş, onu farklı bir zaman diliminde bir diğer insan üzerinde deniyorsun gibi, başarılı olsan da filmin adı “once”..

Nedense filmi izlerken Damien Rice-Lisa Hannigan ikilisi geldi hep gözümün önüne, Damien gibi adam Glen Hansard, Lisa^nın kırılganlığı Marketa Irglova ile benzeşiyor, yalnız adamın yalnız şarkılarına bir başka gönül yalnızı eşlik ediyor.. Falling Slowly en iyi orijinal şarkı ödülünü ne kadar hakkettiğini de gösteriyor, bunun dışında çocuğun Katherine^in görüntüleri eşliğinde söylediği Lies^da muhteşem bir şarkı, zaten söylenen tüm şarkılar kusursuz, bu zamanda böylesine bir “kız-çocuk” filmi izlediğim için mutluyum, siz de izleyin, kaçırmayın derim..

1 yorum

80. Oscar Ödülleri


Ödüller bu sabah sahiplerini buldu. Ben akademinin stratejileri yüzünden ödüllerin No Country for Old Men ile There Will Be Blood arasında dengeleneceğini düşünmüştüm. Ancak Coen’ler dört dalda ödül alarak benim beklentilerimi aştılar. Hak ediyorlardı tabi ki o ayrı. Persepolis’in ödül aldığını görmek isterdim, Juno’ya ise her yerden senaryo ödülü verilmesine itirazım var. Neyse ne desek boş artık, işte ödüllerin tam listesi;

Best motion picture of the year (en iyi film)
"No Country for Old Men" Ethan Coen and Joel Coen,

Performance by an actress in a leading role (en iyi kadın oyuncu)
Marion Cotillard in "La Vie en Rose"

Performance by an actor in a leading role (en iyi erkek oyuncu)
Daniel Day-Lewis in "There Will Be Blood"

Performance by an actress in a supporting role (en iyi yardımcı kadın oyuncu)
Tilda Swinton in "Michael Clayton"

Performance by an actor in a supporting role (en iyi yardımcı erkek oyuncu)
Javier Bardem in "No Country for Old Men"

Achievement in directing (en iyi yönetmen)
"No Country for Old Men" Joel Coen and Ethan Coen

Original screenplay (en iyi orijinal senaryo)
"Juno" Written by Diablo Cody

Adapted screenplay (en iyi uyarlama senaryo)
"No Country for Old Men" Written for the screen by Joel Coen & Ethan Coen

Best foreign language film of the year (yabancı dilde en iyi film)
"The Counterfeiters" Austria

Best animated feature film of the year (en iyi animasyon)
"Ratatouille" Brad Bird

Best documentary feature (en iyi belgesel)
"Taxi to the Dark Side" Alex Gibney and Eva Orner

Achievement in cinematography (en iyi görüntü yönetimi)
"There Will Be Blood" Robert Elswit

Achievement in art direction (en iyi sanat yönetimi)
"Sweeney Todd The Demon Barber of Fleet Street" Art Direction: Dante Ferretti; Set Decoration: Francesca Lo Schiavo

Achievement in costume design (en iyi kostüm tasarımı)
"Elizabeth: The Golden Age" Alexandra Byrne

Achievement in film editing (en iyi kurgu)
"The Bourne Ultimatum" Christopher Rouse

Achievement in makeup (en iyi makyaj)
"La Vie en Rose" Didier Lavergne and Jan Archibald

Achievement in music written for motion pictures (en iyi orijinal müzik)
"Atonement" Dario Marianelli

Achievement in music written for motion pictures (en iyi orijinal şarkı)
"Falling Slowly" from "Once" Music and Lyric by Glen Hansard

Best live action short film (en iyi kısa film)
"Le Mozart des Pickpockets (The Mozart of Pickpockets)" Philippe Pollet-Villard

Best documentary short subject (en iyi kısa metraj belgesel)
"Freeheld" Cynthia Wade and Vanessa Roth

Best animated short film (en iyi kısa metraj animasyon)
"Peter & the Wolf" Suzie Templeton and Hugh Welchman

Achievement in sound editing (en iyi ses kurgusu)
"The Bourne Ultimatum" Karen Baker Landers and Per Hallberg
Ryn and Mike Hopkins

Achievement in sound mixing (en iyi ses miksajı)
"The Bourne Ultimatum" Scott Millan, David Parker and Kirk Francis

Achievement in visual effects (en iyi görsel efekt)
"The Golden Compass" Michael Fink, Bill Westenhofer, Ben Morris and Trevor Wood

4 yorum

Hokkabaz

Cem Yılmaz'ın Gora ile yakalamış olduğu büyük gişe başarısının gölgelediği 2006 yapımı filminin yönetmenliğinde kendisiyle beraber Ali Taner Baltacı ismini de görüyoruz. Aslında 'gölgelenmek' fiilini kullanmak istemezdim ama bir kere söylemiş bulundum.

İskender Tünaydın (Cem Yılmaz), on numara yol arkadaşı Maradona Orhan (Tuna Orhan) ile sihirbazlık gösterileri yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan genç bir adamdır.. İşleri asla tam anlamıyla iyi gitmemekte, ev kirasını bile denkleştirecek kazanca ulaşamamaktadır.. Maradona ile birlikte bir turne fikri canlanır kafalarında; tek ihtiyaçları ise İskender'in eniştesine ait olan karavandır ama işler biraz karışır. Eniştesi olsun, ablası olsun, İskender'in pilotluktan emekli olmuş babası Sait Tünaydın'ı (Mazhar Alanson) bir fazlalık olarak görmektedirler.. Asker olarak yaşamaya alıştığı için disiplinli, aksi ve kuralcı olan Sait, ölen karısının hayaliyle konuşan, yalnız, mutsuz ve oğlunun sihirbazlıkla uğraşmasından hoşnut olmayan bir adamdır. Kendi kendine sonunu beklemektedir belki de.. Sorun şu ki İskender'e gerekli olan o karavanda yaşamaya başlamış; ilgisizlikten oraya terk edilmiştir. Artık ölmek istemektedir ki kendi adına bir mezar taşı bile yaptırmıştır. Çanakkale Şehitliği'ne gömülmekten başka isteği yoktur hayattan.. Velhasıl, İskender ve Maradona ile o da turne için yola çıkacaktır. Öyle de olur.. Yolculuk, beklenildiği gibi Türkiye çapında olmaz.. Bir düğünde sihirbazlık gösterisi için iş alan yol adamlarımız, hayatlarının sihirbazlık gösterisini onlara yapacak olan Fatma (Özlem Tekin) ile tanışacaklardır..

Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson ikilisinin ne kadar güzel bir takım olduğunu, Ömer Vargı yönetmenliğindeki 1998 yapımı Her Şey Çok Güzel Olacak'tan hatırlayan biriyseniz, Hokkabaz'ın da en az onun kadar samimi bir çalışma olduğunu düşünüyorsunuzdur sanırım benim gibi.
"Çalıntı senaryo" lekelemeleri bile filmin bana hissettirdiklerini değiştiremedi. Elbette bir yol hikayesi, kesişen hayatlar ve baba-oğul arasındaki o şeffaf çatışmanın gelebileceği nokta.. Olayı nüvesinde ise sosyal ilişkilere etki eden en önemli faktörlerden biri olan "güven"!
Cem Yılmaz, marka olma konusundaki üstün başarısını bence oyunculukta da gösteriyor. Mazhar Alanson; sorunlu, agresif, 'dediğim dedik' baba rolü için biçilmiş kaftan. Film, bu yanlarıyla akıllara Little Miss Sunshine'ı getiriyor hemen. Minibüsün yerini karavan almış, ama o karavanın da, o minibüsün de yakıtı insanların hayalleri, gayeleri.. Rota belli. Önlerine engeller, hendekler çıkacak ve sonunda bir güzellikle düğüm atacaklar.

Dedik ya, film esas itibariyle "güven" kavramını sorguluyor.. İnsanlara hangi noktaya güvenmeniz gerektiğini, hangi noktaya kadar yaşamınıza girmelerine izin vermeniz gerektiği üzerinde duruyor. Bunu da öyle izleyicinin gözüne sokacak bir gerçeklikte değil, mizansenlerden kelli sahteliklerle, ayrıntıdaki oyalamalarla, "hokkabaz"ca beceriyor.. (Mesela, Fatma ile İskender'in düğün gecesi Fatma'nın kaçmasından önce bunu planlayıp planlamadıkları şüphesi, İskender'in can dostu Maradona'yı huzursuz ediyor ve "İskender, var mı abi böyle bir şey? diyebiliyor.)

Uzatmazsam;
yine samimi, yine gönül okşayan bir iş Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson'dan. İzlenmeyi de, sevilmeyi de hak ediyor bence.

0 yorum

There Will Be Blood


There will be blood, Paul Thomas Anderson^ın 2007 yapımı filmi, Türkiye^ de geçtiğimiz hafta gösterime girdi..

Öncelikle filmi uzun zamandır beklediğimi ve bu geçen zamanın beklentilerimi epey yükselttiğini belirtmeliyim, bir de bu arada izlediğim No Country For Old Men gibi bir şaheserden sonra Jonny Greenwood müzikleri ile hazırlandığım There Will Be Blood öntanımlı şaheserlerim arasına girecek gibiydi, ancak pek öyle olmadı, nedenlerini dökeyim ortaya;

Daniel Plainwiev (Daniel Day Lewis), kuyusunda petrol bulan ve bu sayede petrol işine giren gözünü para bürümüş bir karakterdir. İnsanların hakkını yiyerek ve bilgi vermeden üstü kapalı biçimde dolandırarak işlerini büyüten Daniel, yanına aldığı küçük oğlu H.W ile toprak sahiplerini de etkiler, zamanla işlerini büyüten ve deniz altından geçecek bir boru hattı ile taşıma masraflarını da gidererek “gerçek para” kazanmaya başlayan Daniel insanlıktan çıkar..

Konuyu daha fazla anlatırsam fazla spoiler içerir ve filmin keyfini kaçırabilir.. Filmin ortasında devreye giren kilise ve din olayları, dökülecek kan pahasına gözü paradan başkasını görmeyen insanlar için din denilen şeyin de para olduğunu anlatmaya yarıyor. Oyunculuklar konusunda Daniel Day Lewis^in kişisel bir şov yapacağını düşünmüştüm ancak saygı duyduğum bu adam oyunculuk olayını fazla abartmış gibi geldi ve maalesef bir “oyuncu” olarak gözükmekten öteye gidemedi.. Ayrıca Little Miss Sunshine çocuğu olarak bildiğimiz Paul Dano^nun oynadığı Eli Sunday karakteri de oldukça dengesiz ve akışı bozucu olmuştu.. Genel olarak yavaş olan anlatım, asıl güçlü olması gereken noktalarda sağ sola savrularak tempoyu iyice yoruyor ve amaçtan uzaklaşmamızı sağlıyor.. Olmayan bir ailenin dağılmasından tutun para uğruna dökülen kana kadar her şey çok yüzeysel ve planlanmış duruyor, içim bir türlü ısınmadı..

Abartılı oyunculuk, yeni bir şey vaad etmeyen hikaye ve işleyiş ile 158 dakikalık uzun bir film There Will Be Blood, kötü demeye dilim varmasa da izlediğim filmler arasında en iyilere girmeyecek bir yapım, yine de izlenmesi gerekir..

1 yorum

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street


Sweeney Todd, uzun zamandır beklediğim bir film. Tim Burton^ın favori oyuncuları Johnny Depp-Helena Bonham Carter ile Sweeney Todd müzikalini beyazperdeye aktaracağını duyduğumda heyecanlanmıştım, tıpkı Alice in Wonderland projesi gibi merakla beklediğim bir yapım olmuştu, geçtiğimiz hafta vizyona girdi ve merakımı giderebildim..

Sweeney Todd, Londra^nın en ünlü berberlerinden birisiyken eşine aşık olan bir yargıç nedeniyle hayatı parçalanan, suçsuz yere hapse gönderilmiş ve eşi ile çocuğundan ömür boyu ayrı kalma cezası almış bir karakter.. Film onun Londra^ya yıllar sonra dönüşü ve planladığı intikamını almak için yaptıkları ile başlıyor, önce eski malikanesine giden ve Londra^nın en kötü börekçisi Mrs. Lovett ile karşılaşan Todd kendisine yandaş buluyor.. Lovett^ın Todd^u kontrol etmesi erkenden dönebileceği hapise düşmeden intikamını almasını sağlıyor, tabi bu arada “Pislik insanların” bir çoğu da hayatını kaybediyor, önceleri Yargıç^ı hedef seçen Todd sonra tüm insanların aslında ortalıkta dolanan pislikten ibaret olduğuna karar veriyor ve dükkanına gelen herkesi öldürüyor, ustura ile canını aldığı kişiler için özel bir koltuk yapıyor ve bunları Lovett^ın fırınına yolluyor, yıllardır et yüzü görmeyen Mrs.Lovett börekleri de insan etiyle pişiyor, insana yediriliyor, böyle güzel bir ortaklık! filmin sonuna kadar gidiyor..

Johnny Depp^in çok güzel sesi varmış ve seslendirdiği parçalardaki performansı gerçekten iyi, ancak bir müzikal için müzikleri oldukça zayıf kalmış filmin, ayrıca hikâyeyi anlattıkları parçalar da muhteşem eserler değil, sanki üzerinde biraz daha çalışılarak daha iyi şeyler yazabilirlermiş gibi geldi bana film boyunca.. Bunun dışında Todd^un kızı olan karakterin ölümcül derecede berbat sesi var, sinemayı terk etme isteği uyandırdı, ayrıca işlenen yan hikâye maalesef filmin süresini uzatmaktan başka bir şeye de yaramamış.. Helena iyiydi ancak bazı yerlerde makyajda ciddi problemler yaşanmış, resmen parçalı bulutlu bir suratla karşımızda..

Genel olarak Tim Burton^dan beklentilerim çok yüksektir, şimdiye kadar yaptığı tüm filmler bana hitap eden ve kişisel sinema tarihimde önemli yerleri olan yapımlardır. Kısa filmlerinden tutun da bana göre en iyi filmi olan Big Fish^e kadar yaptığı her şeyde kullandığı hayal gücüne hayran olduğum bu adam sanırım Sweeney Todd^u da garip hikâyesinden ötürü seçmiş.. Ancak elindeki malzeme ile fazla oynamadan, sanki aradan çıksın diye yapmış gibi duruyor.. İkinci yarısı pek kanlı olan ve alışılmış “oyuncaklı filmlerden!” uzaklaşmayı başaran Sweeney Todd, kötü bir film değil, ancak müzikal sevmeyen insanların zorlanacağı bir film ve onlara müzikali sevdirebilecek bir yapısı yok.. Bu masal, uyutmak için anlatılmıyor kısaca..

1 yorum

Sicko

Michael Moore’un !f İstanbul’da gösterilen 2007 yapımı belgeseli. Amerika’nın sağlık sistemine saldırıyor Moore, bunu da o bildiğimiz üslubuyla yapıyor. “Herkes sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanabilmeli” düşüncesinin peşinden yola çıkıp Kanada’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye ve Küba’ya uğruyor. Buralarda sağlık hizmetlerinin ücretsiz olduğunu, ilaçların Amerika’ya oranla ucuz olduğunu birçok hastayla ve doktorla konuşarak gösteriyor. Hiç kimsenin hastanelerde uzun uzun beklemediğini, sigortanın tüm harcamaları karşıladığını, hastalık ayırmadığını anlatıyor. Bu arada Amerika’da yetkililerin sağlık sigortalarıyla ilgili insanları nasıl kandırdıklarını, Kanada hakkında yalanlar söylediklerini karşılaştırmalı olarak gösteriyor. Sigorta karşılamadığı için gerçekleşmeyen ameliyatlar ve nakiller nedeniyle ölen insanların aileleriyle konuşuyor. Buraya kadar eğer biraz sorgulamazsa insanın ağzını açık bırakacak farklar ortaya koyuyor. Etkileyici de oluyor. Ama bence belgeselin en büyük talihsizliği "11 Eylül" olaylarından sonra gönüllü çalışan ve kahraman ilan edilen insanları göstermesiyle başlıyor. Onların nasıl kahraman ilan edilip hemen unutulduklarını, şimdi 11 Eylül'den sonra ortaya çıkan hastalıklarıyla baş başa bırakıldıklarını anlatıyor. Ve onları bir tekneye doldurup Guantanamo üssüne götürüyor. İşte talihsizlik de burda. “Biz de kötü insanlar gibi sağlık hizmetlerinden faydalanmak istiyoruz” diyor kahramanlarımız. Amerikan yetkilileri televizyonda teröristlerin Guantanamo’da nasıl muhteşem sağlık hizmetlerinden faydalandıklarını anlatıyorlar, ve o ana kadar hiçbir söylediklerine inanmadığımız yetkililer Guantanamo hakkında doğru söylemiş oluyorlar, aslında o açıklamaları Guantanamo’yu savunmak için yaptıklarını, dünyanın en büyük işkence merkezini aklamak için uydurduklarını bilmiyormuşuz gibi. Ayrıca Guantanamo’da yıllardır suçsuz yere kalıp mahkemeye çıkarılmayan, sorgulanmayan insanlar olduğunu da bilmiyormuşuz gibi. (teşekkürler Michael Winterbottom neyse ki sen varsın) Sonra bu kahramanları Küba’ya götürüp hastaneye yatırıyor Moore, orada doktorlar yakından ilgileniyor ve Kübalı itfaiyeciler onları kahraman olarak karşılıyor.

Amerikalılar için Michael Moore’un gerekli olduğunu düşünüyorum, çünkü onlarla anlayabilecekleri dille konuşuyor, kimseyi yormuyor, zaman zaman gözyaşlarına boğup, yer yer gülümsetiyor, filmlerden seçtiği karelerle, esprili diliyle ve müzikleriyle belgeselini izlenebilir hale getiriyor. Üslubu kendi seçimi, böyle belgesel olur mu diyenlerden değilim, benim sorunum derdini anlaşılabilir hale getirirken yüzeyselleşmesinde, Amerika korkunç, bir sürü ülke günlük güneşlik karşılaştırması söyleminin inandırıcılığı zayıflatıyor. Belgeselin başardığı tek şey sağlık sigortalarında yapılan hileleri başarılı bir şekilde anlatmak, sistemin içinde çalışan doktorlarla konuşup sağlık hizmetlerini neden reddettiklerini sormak, onların reddettikleri ameliyatlar yüzünden ölenleri onlara hatırlatmak, ayrıca sigorta şirketlerinin büyümelerine değinmek ve sistemi sorgulamak, gerçekten bu kısımlar başarılı. Keşke bunlara daha fazla değinip kahramanlarla Amerikalıları duygulandırmaya çalışmasaymış..

Paralı eğitime de değiniyor Moore ve gittiği ülkelerde eğitimin parasız olduğundan da bahsediyor. “Dünyanın hiçbir yerinde parasız eğitim yok” diyen ve Amerika’ya benzemeye çalışan yeni YÖK başkanımız Yusuf Ziya Özcan’a bu belgeseli, Michael Moore’a da The Road to Guantanamo filmini izlemelerini tavsiye ederek bitiriyorum.

0 yorum