The Saint Of Fort Washington

Bazı filmler, sanki insanı zorla ağlamaya itmek için yer yer ajitatif öğelerle bezenmiş izlenimi uyandırır ya, bu film onlardan değil. Henüz sağ yanağımdaki gözyaşı kurumadan, tam bir "sinemadan çıkmış insan" gibi yazmam gerekirse şunu diyeyim: "Gerçek" bir film.

İnsanı ister istemez empati'ye iten, yaşadığı her ânın kıymetini bilmesi için kafasında onlarca ünlem yaratan, homeless kavramını saçındaki kepekten ayakparmağındaki şeytantırnağına dek içinize işleyen; yarım bırakılan hayatlara tepeden bir tanrı gibi bakan insanlarla, o yarım yamalak hayatlarını bir düzene oturtmak uğruna hep çalışan, hep hayâl kuranların dünyasına davet edildiğiniz filmin başrollerinde Danny Glover ve vazgeçemeyeceğim oyunculardan Matt Dillon var. Danny Glover; sağ bacağında şarapnel patlamış Vietnam gazisi Jerry'i oynamamış adeta yaşamış. Annesi tarafından terk edilmiş, tanıdıklarının alay edip kafa bulduğu, gençliğinin başlangıcında duyduğu sesler yüzünden şizofreni tanısı koyulmuş, fotoğrafçı Matthew olarak karşımızdaki Matt Dillon ile tanışmaları yine sokağın, o dışarlıklı hayatın keskin bir banliyösünde.. Factotum, Drugstore Cowboy, Rumble Fish ya da diğer filmleri ve onlardaki performansı elbette gözardı edilemez ancak, burada, "Bu sizin dünyanız, biz sadece yaşıyoruz" diyebilen bir Matthew'a, bir barınak meleğine dönüşmüş Dillon. Tapılası.

Yıl 1993. Yönetmen Tim Hunter bizi, sokak insanlarının arasına, onlardan biri olmamız için salıveriyor.

Fort Washington, erkek evsizlerin barınağıdır.. Yasalarla korunuluyormuş etiketi olan her yer gibi başıboş bırakılmış ve ister istemez kendi kanunlarını yaratmıştır. Geceleri ayakkabılarınız çalınmasın diye yatağınızın ayaklarının altına sığıştırırsınız onları; paranızı (tabii varsa) bir kuşak içinde belinize bağlar ve gecenin türlü pisliklerinin sizi bulmaması için dua edersiniz. Matthew'un pisliklerden korunabilmesi için, bir meleğe, yani Jerry'e ihtiyacı vardır ama her şey tersine dönecektir: Jerry, karısı ve iki çocuğu onu terk etmeden önce yaşadığı hayatı zaman zaman hüzünle anan ama yaşama hevesini, o karşılıksız sevgisini de asla yitirmemeye çalışan, bir yerinden hayata yapışma uğraşında bir evsizdir. Yatacak bir yerinizin olmaması ne demektir, öğretir: Trenlerin o hep huzursuz kompartımanlarında, bekçi coplarının tedirginliğiyle uyuklamak ya da tek bir bardak kahve ile 'dikkat çekmeden' bir kafede 3 saat ısınabilmek. Jerry, içimizdeki babacan yanımızdır. Umutlu ama fakir, asla gerçekten sevinememiş memur yanımız.
Matthew ise, parmaklarının dokunduğu her noktaya hayattan bir parça enjekte eden gerçek bir 'şey'. Evet bir 'şey' olacak kadar kendi seslerine, düşüncelerine, akışına kapılmış nehir gibidir. Göğüskafesimizdeki muhabbet etmeyi unutmuş kuş.

Fort Washington'un haraç kesicisi Little Leroy (Ving Rhames)'a karşı Matthew'u oğlu gibi sahiplenmiş Jerry, ona istek, heyecan aşılamak için "Belki de sesler şizofren olduğunu göstermez, belki de bir azizsindir" der her seferinde. Bulmuştur tutunabileceği dalı. Bulmuştur gelecek endişesini gelecek umuduna dönüştürecek olan "meleği". Her şey, Matthew'un Fort Washington'da yalnız geçireceği bir geceye kadardır sanki.. Her şey, oraya kadardır.. Öyle midir?

Demek isterim ki, bu vakte değin izlemediğime pişman olduğum filmler olmuştur.. ve olacağım filmler de hemen başucumdadır. Bu film size, "Hayatı bir günmüş gibi yaşayın" derken öyle gerçek ki, insan kendi yalanlarından tiksinir hâle geliyor. Ve öylesine yaşamdan ki, sonunda bir sonu var.

15 yıl önce olanlar, bugün de olmuyor mu sanki, diye sorarken bulduğunuzda kendinizi, sokakların o kadar da tekin olmadığı fikrinde kalı-kalıyorsunuz. "Neden Türkiye'de de sokak insanlarına, evsizlere sunulan barınak imkanları.." diye bir cümleye başlıyorsunuz ancak gerisi gelmiyor.

Sokaklar, melek olsun.

1 yorum:

  1. ebuzer said,

    gerçektende sinemadan çıkmış insanın üzerindeki, etkilendiği atmosferin sizinlenebileceği kadar samimi ve güzel bir yazı olmuş. izleyeceğim filmlerin arasına alıyorum bu filmi de.

    on 25 Nisan 2008 12:25