Englar Alheimsins

Biz dinlediğimiz müzikleri yüzünden İzlanda ile ilgili fantastik hayaller kurarken, onlar filmleriyle gerçekleri yüzümüze vurmaya devam ediyorlar. Burası da tımarhane, farkı yok hiçbir yerden der gibiler. Bizim bir tür bilgelikle dağ tepe yürüdüğünü sandığımız insanlar belki de Páll ve Nói gibi oradan oraya koşarak içlerine yerleşen karanlıklardan kaçmaya çalışıyorlar sadece..

Páll (Ingvar E. Sigurðsson) resim yapan ve yazan bir gençtir. Aşık olur, acı çeker ve ailesinin de anlayamadığı bir hızla deliliğe sürüklenir. Şiddetli baş ağrıları beraberinde saldırganlığı da getirir. Bundan sonra Páll’ın akıl hastanesine giriş çıkış süreçleri başlar. Burda The Beatles’a şarkı sözü yazıp telepatik yolla gönderdiğine inanan Óli, kendini Hitler ile özdeşleştiren Viktor ile tanışırız. Bu hastane de bildiklerimize benzemez. Hastalar günlük giysiler içindedir, dekor ise bir ev dekoruna benzer. Bu benzerlikle ilgili Óli; “hastaneler evlere benzetiliyor, çünkü artık evler hastanelere benziyor” der. Akıl hastanesi ve dışarıdaki hayat arasında sıkça karşılaştırma yapılır hastalar tarafından, her yerin akıl hastanesi olduğu sonucuna varılır hep. Páll’ın en iyi arkadaşı Rögnvaldur da bu her yer akıl hastanesi tezini destekler intiharıyla, istediği işe ve bir aileye sahiptir, ancak kendi cehenneminden çıkamaz. Ama yine de buradan dışarı çıkışlar sürekli gerçekleşir. Páll ilaçlarını düzenli kullanıp durumunda iyileşme görüldüğünde evine gönderilir, ama çok geçmeden yine saldırganlaşıp hastaneye geri gönderilir. Bu dışarı çıkışlardan en ilginci, arkadaşları Pétur’un hastaneden kaçıp intihar etmesinden sonra onun cenazesine gitme bahanesiyle çıkıp şehrin en iyi restoranında yemek yedikleri bölümdür. Organizasyonu Viktor gerçekleştirir, yemekleri, şarabı o seçer, hesabı isteyip akıl hastanesinden hastalar olduklarını söyleyip kibarca polisi çağırmasını ister garsondan. Bu sahne hem gerilim yüklü hem de eğlencelidir. Bu yemekten kısa süre sonra Páll bir rehabilitasyon apartmanına yerleşir, bir akşam dışarıda yemek yerken parasının ve hamburgerinin çalınmasından sonra dairesine döner. Bir radyo programını arayıp olayı anlatır ve "My way" şarkısını ister dj’den. “Bununla kendi yolumla baş edeceğim” der ve kendini apartmandan aşağı bırakır. Ailesi eşyalarını almaya geldiğinde yazdıklarının yer aldığı bir defteri bulur. “Rüyalar: Dibe batınca gerçekliğin acımasız şiddetiyle yüz yüze kalırız” satırlarını okur anne, ve Páll’ın doğumunda gördüğü rüyayı hatırlar. Dört attan birinin yere düşüp acı çektiği rüyayı.

Filme kaynaklık eden romanı okumadım, ama film başarılı bir senaryoya ve görselliğe sahip. Filmin acıtıcı gerçekçiliğine rağmen hiçbir acımasız gerçek İzlanda’ya gitme isteğimi engelleyemiyor. Çünkü filmin Sigur Rós ve Hilmar Orn Hilmarsson’ın yaptığı müziklerini dinliyorum filmden sonra, hiç bu kadar karanlık ama muhteşem bir şey duymadım.

3 yorum:

  1. Adsız said,

    tepkiyle durum bildirimi arasında gelip giden bir film. bence dışardan güzel gözüken izlandanın iç yüzüdür. özlellikle hastane müdürünün yaptığı yoruma dikkat. balthasar kormakur abimizi de es geçmemek lazımdır.

    on 2 Nisan 2008 12:06


  2. uktu said,

    peki izlanda yüzünden izlanda müzikleri dinleyenlere ne demeli?

    on 16 Temmuz 2008 16:08


  3. Sevda said,

    Nói'yle tanıştıktan sonra bu filmi de izlediğimde bi tokat görevi gördü tabi ama doğrudur yazıda söylenenler. İzlanda'yı bi hayal ülkesi olmaktan çıkarıyo insanın gözünde ve yurdun dört bi yanındaki doğal güzellikleri yoksayabildiğin taktirde burası insanı delirtir imajı veriyo sanki. Tabi İzlanda'nın iki filmini izledim henüz ama şimdiden elime geçebilecek ve sonunda ölüme nispeten daha iyi bi sonla biten bi film arar oldum açıkçası.

    on 13 Mayıs 2009 21:28