Tatil Kitabı

Tatil kitabı, Nadir Öperli ve Yamaç Okur’un yapım şirketi Bulut Film’in ve Seyfi Teoman’ın ilk filmi. Bu isimleri Altyazı Dergisi’nden hatırlayanlar olacaktır. Yapım şirketi kurmaları beni Türk Sineması’nın geleceği açısından umutlandırdı.

Film Silifke’de geçiyor ve o klişe ifadeyle taşra sıkıntısını ele alıyor. Taşra deyince hemen aklımıza Nuri Bilge Ceylan sineması, Yumurta ve Beş Vakit filmleri geliyor. Ama Tatil Kitabı bunlardan farklı, illa bir benzetme yapacaksak Beş Vakit’e benzediğini söyleyebiliriz. Baba karakterine bakışı ve diğer karakterleri işleyişi nedeniyle. Ama bana kalırsa yeni bir filmi hep öncekiler üzerinden tanımlamaya çalışmak ve ona göre yerini belirlemek filme baştan yapılmış bir haksızlık. Bırakalım film kendini anlatsın.

Tatil Kitabı, okulun tatile girmesiyle başlıyor. Ali kendisine öğretmeni tarafından verilen tatil kitabını okul çıkışında bir çocuğa kaptırıyor. Amcasından borç isteyip kitabı almak istiyor yeniden ama kırtasiyede bulunmuyor, ancak şehre giderse bulabilirmiş. Hemen vazgeçip parasını amcaya geri veriyor –şehir çok uzak Ali’ye. Kendisine sorulan “karne noldu” sorusuna cevap vermiyor. Evde de aynı soru soruluyor, yine cevabını duymuyoruz. Ali’nin derslerinin iyi olduğundan nedense şüphemiz yok, çünkü öyle bir çocuğa benziyor o, sessiz, çalışkan ama sıkıntılı -onun farklı bir çocuk olduğunu filmin başında çok güzel bir planla veriyor yönetmen, onu diğer çocuklardan ayırıp bir tepeye çıkarıyor. Babası çalıştırmaya başlıyor Ali’yi, ona bir kutu sakız alıp satmasını söylüyor. Ama o öyle pek bağıra bağıra sakız satacak bir çocuk değil. Sessizce oturup bekliyor ya da evde annesine satıyor sakızlarını, zaten onları da kaptırıyor. Şimdi böyle anlatınca filmin çocuğun gözünden anlatılan bir büyüme hikayesi olduğu sonucu çıkarılabilir, ama öyle değil. Askeri okulu bırakıp üniversitede işletme okumak isteyen abiye de, kocasının bir metresi olmasından şüphelenen anneye de, Ankara’da üniversite okuyup geri dönen ve babadan kalan kasap dükkanını işleten amcaya da aynı mesafeden bakıyor film. Ali üzerinde bu kadar durmamın nedeni onun da istemediği okulda okuyacak abiye dönüşmesi, onun adına da doğru kararların başkaları tarafından alınacak olması, şimdi tatilini planlamaya çalışan okul ya da babanın yaptığı gibi hayatını birilerinin planlayacak olması. Ali de sanki biraz farkında bunun ve ondan sıkıntılı böyle. Çünkü baba hastalanıp komada da olsa varlığını hissettiriyor hep, çünkü amca, babanın arabada bıraktığını söylediği paranın ve metres sorusunun peşinden giderken ona dönüşüyor. Başlangıçta yeğenine vereceği kararda arkasında olacağını söyleyen amca, babanın rolünü üstlenmesi gerektiğini anladığında baba gibi konuşup onun gibi davranıyor. Filmin başında limon işçilerini toplayan arabayı babanın sürdüğünü görüyoruz, filmin sonundaysa aynı planda arabayı amca kullanıyor. Bu durumu Seyfi Teoman o kadar güzel anlatmış ki sözü burada ona bırakmalı; “evet işte muhafazakarlığın nasıl kendini tekrar edip, kendini yeniden kurduğunu göstermeye çalıştım. Özellikle oradaki yapıya da bir şey atfetmek istemiyorum. Sonuç olarak bir toplum var ve kendini belli bir yapıda devam ettiriyor. Nasıl yapıyor bunu? En temel şey aile. Aile nasıl devam ettiriliyor? Burada da en temel şey konformizm; konformizm üzerinden devam ettiriliyor. Herkesin çocukları için düşündüğü uygun bir meslek vardır da çocuk onu yapsın istenir ya, aynı şey işte, bu da konformizm. Ailenin, çocuklarının orduda olmasını istemesi gibi, senin de doktor olmanı istiyordur, mühendis olmanı istiyordur. Sonuç olarak konformizm kolay olanı seçmektir…” *

Filmi üzüntüyle izledim. Ali’nin önce abiye sonra babaya dönüşeceğini düşünmek, amca gibi farklı da olsa sonunun aynı olacağını hissetmek biraz boğdu beni. Çok güzel bir çocuk Ali, filmin başında ve sonunda aynı sıkıntıyla ve önüne bakarak okula gidiyorsa da belki önümüzdeki tatili başka türlü geçer. Neyse daha fazla boğulmadan oyunculuğa da değinmeli. Taner Birsel’in varlığı amca karakterini bambaşka kılıyor, Tayfun Günay da Ali’nin bütün sıkıntısını hissettiriyor, diğer karakterler aksasa da iyi, ama babayı oynayan oyuncu neyse ki çabuk ayrılıyor filmden. Film “benzerlerinden” farklı bir yerde duruyor benim için, umarım Bulut Film ve Seyfi Teoman hep böyle devam ederler.

*Altyazı Dergisi Eylül 2008

1 yorum:

  1. Kristensenn said,

    Aylar önce konuştuğumuz film nihayet gelince hemen izledim ben de. :) Harika bir açılış ve "ne yazık ki öyle" dedirten bir bitiş. Benzerlerinden farklı bir tarafı olduğu kesin. "Saltanatın babadan oğula geçmesi ritüeli" bildik bir konu olsa da bu kadar gerçekçi ve sadece buna odaklanılarak anlatılmamıştı belki. O anlamda yenilikçi bulduğumu söyleyebilirim.

    Çocuğun ölüm döşeğindeki babasına "Bütün sakızları sattım. Sen iyileşince bir kutu daha alalım." dediği sahneyle amcanın yeğene "askeri okula devam etmesi gerektiği"ni söylediği sahne üzerine saatlerce konuşabilir, yazabilir ya da ağlayabilirim sanırım.

    on 19 Eylül 2008 12:15